Fringe, Lost'un yapımcısı J.J.Abrams'ın elinden çıkma mistik olayların bilimsel temellere oturtulduğu ama acaip de uçuk fikirlerin olduğu bir dizi. Bu uçuk kurgulardan birisi de paralel bir evrenin varlığı. Yani bizim hayat çizgimizde yapmadığımız seçimleri yaptığımız bir hayatı yaşadığımız "öteki" evren...Peki ben neden yazıya böyle abuk bir başlangıç yaptım hemen açıklayayım.
Bugün Beşiktaş'ın ilk 11'i kağıt üstünde orta sahadaki fiziksel direnci arttırmak için kurulmuş ve daha defansif gözüken bir yapıda görünüyor idi maç öncesi. Sezon başına dönersek eğer, Schuster, orta saha düzeninde Ernst-Guti-Tabata(Delgado) 3'lüsünü tercih etmişti bazı maçlarda. Özellikle de UEFA ön eleme maçlarında ki bu maçlar Schuster'in takımın başındaki ilk tecrübeleri idi. Bu 3'lüden bazen Guti'yi bazen de Delgado'yu Ernst'in yanına çekmişti savunmanın önüne. Ama buradaki oyuncudan Schuster'in temelde beklentisi fiziksel bir mücadeleden ziyade oyun kurma konusunda öne çıkması ve savunma-hücum arasındaki pas bağlantısını sağlaması idi. Avrupa'da alınan (Querasma'nın da üstün formu ile) iyi neticeler orta sahadaki fiziksel zaafı bir nevi örtbas etmişti. Yine de bu zayıf takımlara verilen birçok pozisyon iyi sinyaller vermemişti ilerisi için. Zaten ne zaman lig başladı, fiziksel oyun ön plana çıktı Aurelio takviyesi yapıldı takıma. Delgado gönderildi ve Tabata ya yedek kulübesinde yerini ısıttı ya da sağ kenarda oynatıldı. Ernst-Aurelio ikilisi ise Schuster'in yeni gözdeleri oldu. Birkaç istisna maç haricinde de bu ikili ve Guti yeni kurgunun baş aktörleri oldular orta alanda. Her ne kadar Guti yine kağıt üstünde daha ofansif bir role bürünmüş gibi gözükse de, Sivok'un sakatlığı ve Aurelio'nun kısır oyunu topun yine ileri bölgeye iletilmesinde sorun yaşattı Beşiktaş'a. Bu yüzden de Guti belki Schuster'in direktifi belki kendi insiyatifi bilinmez ama sürekli geriye kadar gelip stoperin ayağından topu alan adam oldu bu kurguda. Bu maçın ilk yarısında ise başka bir kurguya sahne oldu İnönü.
Bu kez de Ernst-Necip-Aurelio idi bu 3'lünün adı. Aurelio yine her zamanki rolünde idi ama Ernst ve Necip ikisi birden daha hücuma destek verir pozisyonda idi. Guti yine hücum organizayondaki rollerine devam etse de bu kez Necip'in varlığı ile fizik olarak ilk yarı boyunca eskisi kadar yıpranmadı. Bursa'nın o bilindik sertliğine aynı sertlik ile cevap verecek kadar diri idiler bu yarıda. Rakibi çok baskı altına alamasalar da Ali'nin ilerideki hareketli oyunu bu 3'lünün direnci ile birleşince takım savunmasını ilk kez bu kadar iyi yaptıklarını gördüm ben. Takım savunması düzelince pas alışverişi ve hücum varyasyonları da iyileşti. Yani ortaya temposu yüksek, oyunu daraltan ancak hücum oyuncularının kalite konusundaki eksikliği yüzünden fazla pozisyon bulamayan ama hiç de pozisyon vermeyen bir takım çıktı.
İlk yarının sonunda Volkan Şen'in kırmızı kartı ise bana kalırsa sadece Ertuğrul Sağlam'ın değil, Schuster'in de planlarını bozdu ya da aklını karıştırdı. İkinci yarıya Necip/Tabata değişikliği yaparak başlaması bu yukarıdaki özellikli takımın yerine eski bilindik görüntülerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Tabata hücum anlamında bir artı getirmediği gibi takım savunmasını da bozdu. Mutlak galibiyet ihtiyacı Schuster'i o çok istediği gole daha hızlı ulaşmak adına böyle bir değişikliğe itti belki ama ilk yarıdaki o güzel takımın da katledilmesine sebep oldu bir yandan. Bir teknik adamın Tabata gibi "10 numara" tarzında bir oyuncudan maçı çeviren bir hamle beklentisi olması çok normaldir. Ancak Tabata böyle bir oyuncu değil maalesef. Belki gönderilen Delgado onun bu beklentilerini bir nebze karşılayabilirdi ama Tabata asla. Neticede Beşiktaş Holosko ile golü bulsa da ve yine de kalesinde Cenk'in hatası ile oluşan pozisyon dışında ciddi pozisyon vermese de ilk yarıdaki o ateşi göstermedi bu devrede.
Fringe ile bağlayalım. Demek istediğim nokta şuydu. Volkan'ın atılmadığı ve Schuster'in ikinci yarıya da aynı 11 ile devam ettiği bir paralel evrende nasıl bir oyun oynandı ve nasıl bir sonuç çıktı ortaya acaba? Bu sorunun cevabı belki de bu takım savunmasındaki problemi çözecek anahtar olabilirdi. Düşünsenize ikinci yarıda Manuel Fernandes ile takviye edilmiş Ernst-Necip'li bir orta saha ve iyileşmiş bir Quaresma...Takım savunması düzelmiş bir Beşiktaş hücum anlamında da çok daha fazla şeyler vaat edebilirdi bize. Keşke öğrenmenin bir yolu olsa idi.
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Analiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
5 Aralık 2010 Pazar
2 Aralık 2010 Perşembe
Ne zamana kadar Hakan?
Schuster'in deplasman maçlarına yaklaşımı bu maçta da aynıydı. Kontrolü ele alma ve oyunun temposunu ayarlama adına özellikle 2. bölgede çok fazla pas yaptılar. Hücum opsiyonlarının sınırlı olması aslında Schuster'e fazla da bir seçenek bırakmadı bu son iki maçta. Defansın uyumsuzluğu bu kontrollü oyunda dahi devam etti. Hilbert yine kendi kanadından Sofya'nın 7 numaralı oyuncusunu üç kritik pozisyonda kaçırdı. Bu hatalar öylesine kritik ki aslında sadece pozisyonlar gol ile sonuçlanmayınca halının altına itilen tozlar gibi üstünden geçilip gidiliyor bu arızaların. Manisa maçı örneğindeki gibi rakip bu açıkları değerlendirince ortaya dağınık ve bilinçsizce hücum eden bir takım çıkıyor akabinde. Bu yüzden Schuster ne kadar oynatmak istediği felsefede ısrar ederse etsin işe bu takımın takım savunmasını ve defanstaki uyumsuzluğu gidererek başlaması gerekir. İki maçtır İsmail'de ısrar ediyor pozisyon bilgisi zayıf olsa da hızı ve dinamizmi yüzünden. Ersan'ın üstüste 6. maçı oldu yanılmıyorsam. Ama öyle ya da böyle ne kadar yamanmaya çalışırsa çalışılsın bu arızalar her zaman başgösteriyor.
UEFA'da kazanması gereken bütün maçları kazandı Beşiktaş ve 2.tura çıkmayı garantiledi. Dışarda Rapid ve içerde Sofya galibiyetleri ile bu akşamki galibiyet kağıt üzerinde olması gerekenlerdi. Deplasmandaki Porto beraberliği ise piyangodan çıktı. Schuster'in grup maçlarındaki sistemi tuttu. Bundan sonraki turda tekrar gruplara gidilse idi belki Beşiktaş'ın üst turlar için şansı daha fazla olacaktı ama şimdi farklı bir kulvar ve anlayış gerektiren eleme maçlarına geçiliyor.
Bu akşam 3 oyuncu değişikliğini de sakatlıklar yüzünden kullandı Schuster. Kulübe zaten mevcut sakatlar yüzünden fazladan bir kaleci ve sakat Querasma ile takviye edilmişti. Bu kadar sakatlığı şansızlık ile açıklamakta zorlanıyorum işin gerçeği.
Hakan'ın kalecilik yetenekleri konusunda giderek karamsar bir hale bürünüyorum. Bir kaleci elbette hatalı gol yer. Haftasonu Cenk'in yediği gibi. Ama bir kaleci her zaman aynı hata ve aynı eksiği yüzünden gol yiyemez. Hakan'ın yan toplara çıkarken yaptığı zamanlama hatası yüzünden kariyerinde yediği kaçıncı gol ben sayamadım. Çalışma ile aşılabilecek bir sorunu sadece özgüven eksikliğine bağlayamam. Mutlak suretle bu eksiğini gidermesi lazım yoksa 1. kaleci başladığı sezonu 3. kaleci olarak tamamlayacak.
UEFA'da kazanması gereken bütün maçları kazandı Beşiktaş ve 2.tura çıkmayı garantiledi. Dışarda Rapid ve içerde Sofya galibiyetleri ile bu akşamki galibiyet kağıt üzerinde olması gerekenlerdi. Deplasmandaki Porto beraberliği ise piyangodan çıktı. Schuster'in grup maçlarındaki sistemi tuttu. Bundan sonraki turda tekrar gruplara gidilse idi belki Beşiktaş'ın üst turlar için şansı daha fazla olacaktı ama şimdi farklı bir kulvar ve anlayış gerektiren eleme maçlarına geçiliyor.
Bu akşam 3 oyuncu değişikliğini de sakatlıklar yüzünden kullandı Schuster. Kulübe zaten mevcut sakatlar yüzünden fazladan bir kaleci ve sakat Querasma ile takviye edilmişti. Bu kadar sakatlığı şansızlık ile açıklamakta zorlanıyorum işin gerçeği.
Hakan'ın kalecilik yetenekleri konusunda giderek karamsar bir hale bürünüyorum. Bir kaleci elbette hatalı gol yer. Haftasonu Cenk'in yediği gibi. Ama bir kaleci her zaman aynı hata ve aynı eksiği yüzünden gol yiyemez. Hakan'ın yan toplara çıkarken yaptığı zamanlama hatası yüzünden kariyerinde yediği kaçıncı gol ben sayamadım. Çalışma ile aşılabilecek bir sorunu sadece özgüven eksikliğine bağlayamam. Mutlak suretle bu eksiğini gidermesi lazım yoksa 1. kaleci başladığı sezonu 3. kaleci olarak tamamlayacak.
18 Kasım 2010 Perşembe
Meşale'nin anlattıkları...
İkinci yarıda sahaya atılan 5 ya da 6. meşalede tam hatırlamıyorum orta hakem Victor Kassai takım kaptanı Hamit'i çağırdı yanına ve takımının seyircilerini uyarması için kale arkası tribünlerine yolladı. O an benim hissettiğim duygu tam su katılmamış bir utançtı. Ama bu utancın sebebi sahaya meşale atılması değildi artık çünkü bunları ve daha fazlasını daha önce de gördük ve yaşadık. Benim utancımın sebebi, bu taşkınlığın sebepsiz yere, bir hazırlık karşılaşmasında yani bir puan mücadelesi veya eleme maçı olmayan bir karşılaşmada ve oyun içinde ortada kötüye giden bir hakem yönetimi, bireysel oyuncu performansı veya takım performansı yok iken yapılmasıydı. Yanlış anlaşılmasın elbette bu söylediklerim de sahaya bir şeyler atmak için asla sebep olamaz ama izlerken, konuşurken ya da yazarken beynimizin bir köşesi olayları mantık çerçevesine oturtmak için bunları kullanır. Eylemi yapanları haklı çıkarmak için değil, sadece "neden" sorusuna cevap bulurken kullanmak için...Velhasıl dün akşam yeni bir takımla, bir hazırlık karşılaşmasında, belki biz Türkler'in Brezilya'dan sonra en sevdiği "bizden" olmayan takım olan Hollanda önünde sadece 1-0 gerideyiz ve üstelik fena da oynamıyoruz ama sahaya anlamsızca meşaleler atılıyor. Saçma da olsa tribündeki bu adamları motive eden bir şeyler olmalı diye düşünüyorum ama bulamıyorum. İşte bu cevapsızlık yüzünden utanıyorum. Akılsızlığımızdan utanıyorum. Mantıksızlığımızdan utanıyorum.
Saha içinden birkaç kelam etmek gerekir ise Hiddink'in bu test maçını, yeni yüzlerin iştahı ve dinamikliği anlamında geçer not aldığı ama oynanmak istenen futbol ve felsefe anlamında vasatın üstüne çıkamadığımız bir sınav olarak değerlendirebilirim. Hücumda en etkin olduğumuz periyot ikinci yarıda yenilen golün ardından Umut'un net kafa vuruşunun Skatelenburg tarafında kurtarıldığı, akabinde bir korner ve bir serbest vuruş ile rakip kalede tehlikeli olduğumuz anlardı. Yani organize hücum ile, defansı öne çıkararak, kısa paslar ile rakip sahada birikip bulduğumuz pozisyonlar değildi bunlar. Ama bu kadar yeni isimler ile anlaşılabilecek bir durum bu. Oturtulmak istenen felsefeden ziyade yeni yüzlerin Milli Takım ortamını görmesi ve bizim de bu yeni yüzlere aşinalığımız açısından önemliydi.
Bu maç bu kadar yeni ismin aynı anda sahada olması açısından bir istisnaydı tabi. Beklenilen yeniden yapılanma sürecinde eski kadrodan isimler olacaktır ilerleyen dönemlerde ve olması da gerekir. Önemli olan bahara kadar geçilecek bu test sürecinde, süzgecin üstünde kimlerin kalabileceğidir. Dün akşamdan akılda kalan bireysel performanslara kısaca bakmak gerekir ise Serdar Kesimal'ın, Burak Yılmaz'ın ve oyunda kaldığı az sürede Engin Baytar'ın oyunları dikkat çekiciydi. Serdar'ın 21 yaşına rağmen, Almanya alt yapısının da etkisi ile disiplinli ve soğukkanlı oyun karakteri önemli. İsmail yenilen golde önemli bir hata yaptı ve akabinde oyundan koptu. Mevcut potansiyeli ve üstüne koyabilecekleri düşünülürse ısrar edilmeli. Ama umarım gelişim süreci Sabri'ninkine benzemez. Zira şu an onu çok andırıyor. Yani bundan 4-5 sene sonra elimizde yetenekli olduğunu bildiğimiz ama gelişim konusunda yavaş ve yetersiz kaldığı için ilerde "mevkisiz" olacak bir sol kanat oyuncusu olmaz umarım. Bana göre İsmail pozisyon bilgisini ve kafa yapısını geliştirebilirse iyi bir bek olacaktır. Nuri ve Selçuk ise birbirleri ile uyumlu idi ama takımın kalanı ile aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ama dediğim gibi beklemek lazım, zaman lazım...Burak Yılmaz kolektif oyuna ve pas trafiğine katılma iştahı içinde ve onun adına olumlu bir referans ilerleyen süreç adına. Engin oyunda olduğu kısıtlı zamanda iki iyi kanat organizasyonuna imza attı ve Hiddink'in kafasına kendi adına bir çentik attı. Mehmet Ekici için de şu an birşey söylemek erken olur. Ancak ilerleyen zamanlarda bu takımın önemli bir parçası olacaktır. Yalnız dün akşam sol iç gibi oynatıldı ve biraz yadırgadı gibi yerini. Son olarak Umut'a değinmek istiyorum. Bu yeni yüzler arasında oynadığı mevkideki oyuncu kısırlığı yüzünden oldukça fazla bir şansı var aslında ancak bu şansını biraz "akıl" ile birleştirmesi lazım. Bir dönemki Tuncay gibi her topa anlamsızca koşması ve boşa efor sarfetmesi belki de onun gol vuruşlarının neden zayıf olduğu konusunda kendisine ışık tutabilir. Umarım Şenol Güneş ile girdiği "Futbol 101" derslerinden daha çok şey öğrenir ve bu dersten getireceği AA sayesinde Milli Takım'ın kalıcı isimlerinden olur.
Yeni bir sürecin startı için olması gerektiği gibi bir karşılaşma oldu. Muhteşem bir performans ya da yenilecek 5 gol de fazla bir anlam taşımazdı dün akşam için. Elde bir puzzle var ve bu puzzledan anlamlı bir şekil çıkmasını istiyoruz. Sanırım bu puzzle'ın eksik parçası da bizim yurtdışı seyirci profilimiz olacak. Yıllardır "gurbetçi" sıfatı altında şirin bir maske takılmaya çalışılan bu grup umarım bizim adımıza daha fazla utanç kaynağı olmaz.
15 Kasım 2010 Pazartesi
Zincirkıran
Malum STSL'de bu sene 12 hafta sonunda ligin ilk 3 sırasını "3 büyükler" dışındaki takımlar ele geçirmiş durumda. Geçmiş yıllarda ara ara diğer takımlardan bu seviyelere sızmalar olsa da benim futbol izleyicisi olarak kariyerimde ilk kez böyle bir tablo karşıma çıkıyor. Çok mu şaşırtıcı? Asla...Çünkü futbol da kendi dinamikleri olan, değişen, değiştiren ve çok fazla parametrenin etkisi altında olan bir olgu. Dolayısı ile kağıt üstünde her şeyi doğru yaptığınızı düşünseniz dahi formsuzluk ve sakatlık gibi nispeten sizin kontrolünüz altında olmayan bazı gelişmeler de takımların gidişatını etkiler. Ya da tamamen sizin inisiyatifinizde olan sezon başı planlamalarında yapıldığı gibi bazı temel öğelerde yanlışlıklar yaptığınızı sonradan fark edersiniz. Evet belki Türkiye için şaşırtıcı bir sıralama olabilir bu ama Avrupa'nın önemli liglerine bakınca da kimisinde araya sızan bazı alt seviye takımlar, kimisinde de bizdeki gibi zirveyi tamamen ele geçirmiş lokomotif olmayan takımları görüyoruz bu sene.
Premier Lig bu seneye de Chelsea ve Manchester United fırtınası ile girdi. İlk 5'de kendine yer bulan tek sürpriz takım Bolton şu anda. Bunda elbette Liverpool'un kötü performansı da etkili ama yine de bu zincirin kırılmasının en güç olduğu lig olan Premier Lig'de Bolton gibi geçen sene diplerde olan bir takımın bu seviyede kalabilmesi dikkat çekici.
Bundesliga ise artık alıştığımız gibi her sene farklı başrol oyuncuları çıkarma alışkanlığını bu sene de devam ettiriyor. Son yıllarda Stuttgart, Wolfsburg ya da Leverkusen örneklerinde olduğu gibi bu sene de yıllar sonra başat oynayan bir takım çıktı ortaya. Genç kadrosu ile Dortmund bu sene zirveyi ele geçirdi ve de müthiş bir futbol oynuyorlar. Yine sezona 7'de 7 yaparak başlayan Mainz ve zirvenin hemen eteğinde dolaşan Hoffenhaim de Bayern Münih/Schalke/Werder Bremen zincirini kıran diğer takımlar oldu. Mainz rüya gibi bir başlangıç yapmıştı ama bu seriyi devam ettirmesi diğerlerine oranla zor gözüküyor. 2 sene önce devre arasına lider giren ama o zamanki süper golcüleri Ibisevic'i devre arasında sakatlığa kurban veren Hoffenhaim bu seviyelerin nasıl oynandığını biliyor ve şampiyonluğu yaza kadar zorlamaları sürpriz olmaz.
Serie A ise Lazio ve Napoli gibi yıllar sonra dirilen iki efsane takım ile daha güzel oldu bu sene. Son 5 yılda Juventus ve Milan'ın çeşitli sebeplerle arenadan çekilmeleri, Inter'i zorlayan tek takım olarak Roma'nın kalması tadını kaçırmıştı ligin ancak bu sene güçleri birbirine yakın 4-5 takım var üst sıralarda.
Hollanda'da Twente ve Alkmaar son birkaç yılda olduğu gibi yine zirvedeler. Van Gaal Alkmaar'da bir ekol yarattı ve takımı öyle bıraktı. Twente ise Steve McLaren ile şampiyonluk mücadelesi nedir onu öğrendi ve şimdi her ikisi de bu öğretiler ile yollarına devam ediyorlar. Yani Eredivisie'de de sadece PSV ve Ajax'ın borusu ötmüyor artık.
La Liga ise bildiğimiz gibi... Real ve Barcelona'yı mevcut koşullarda zorlayacak bir takım çıkması imkansıza yakın. Hatta diğer ligler kendi aralarında bir takım yapıp çıkarsalar bu ikisinin arasına sızabilirler mi o bile muamma. Ciddi anlamda fark açılmaya başladı bu iki takım ile kalanlar arasında. Diğer takımların Real ve Barca önündeki tek planları sertlik olmaya başladı. Örneğin dün akşam oynanan Gijon-Real karşılaşması...Gijon Real'i durdurmak için inanılmaz sert ve güce ayalı bir futbol oynadı. Neredeyse her pozisyonda, her ikili mücadelede vücut vücuda temasa girdiler rakiple. Ama kadrolar arasında öyle büyük bir fark var ki sallasalar da yıkamıyorlar bu iki devi. Sevilla ise Juande Ramos sonrası ve yıldızlarını satmasının ardından eski gücünde değil. Valencia da ekonomik sorunları yüzünden bu sene küçülmeye gitti bilindiği gibi. Zaten bir La Liga alışkanlığı olarak zirveyi zorlayan bu takımlar yıldız oyuncularını dışarıya değil, ya Real'e ya da Barca'ya satıyorlar. Alves, Keita, Ramos, Villa aklıma gelen birkaç örnek. Dolayısı ile fark her geçen gün açılıyor.
Portekiz'de de resim çok farklı değil. Porto bu sene geçen senelere oranla kadro olarak daha zayıf gözükse de farkı daha da açtı. Guimares 3'lünün arasına giren tek takım an itibari ile.
Fransa ise sezonun en sürpriz ligi. Bir bakıma bizim ikiz kardeşimiz. Yıllardır süregelen Lyon hegemonyasını kıran Marsilya ve Bordoux da bu sene Lyon gibi ilk 5'in dışında kaldılar. Lider ise sürpriz bir takım Brest. Yine Lille ve Montpellier de piyangodan çıkan diğer iki takım!
Belçika'yı ise Anderlecht ve Brugge'den ibaret biliriz değil mi? Ama şu anki lider ise Genk.
Görüldüğü gibi zincirlerini kıran tek lig bizimkisi değil. Yani ortalığı velveleye verecek kadar şaşırtıcı bir sıralama yok karşımızda. "Bu bütçelerle, bu kadrolarla..." diye başlayan cümleler altyapısı olmayan boş fikirlerden ve analizlerden öte geçmeyen cümleler oldu artık. Futbol kağıdın ve ofislerin dışına taşan bambaşka bir oyun olmaya başladı. Bu ülkedeki oyunun tek zevk kaynağı "3 büyükler" değil artık. Her ne kadar ortada oynanan aman aman bir oyun olmasa da...
İsmim "3 büyükler". Ben bir bağımlıyım...
Lig sıralamasında bu kadar hafta sonra ilk 3'te ik kez "3 büyükler" 'den biri yer almıyor klişelerinden öte ligin bu ilginç sıralaması ile ilgili göze batan ve bu farkı açıklayabilecek bir ayrıntı var. O da Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sezon başında rakiplerine kağıt üstünde fark atan kadrolarının aslında teker teker "bağımlı" kadrolar olmaları.
Rakamlara ve ayrıntıya girmeden Beşiktaş'ın Guti&Quaresma (bazen Bobo), Fenerbahçe'nin Niang&Emre ve Galatasaray'ın Arda&Baros bağımlısı olan kadroları, sezon başında bu kadroların belirlenmesinde rol oynayan yöneticileri ve ayrıca bu "bağımlılığı" sezon içinde kıramayan teknik adamları tam anlamı ile sınıfta kalmıştır. Sezon başında öve öve bitirilemeyen transferler, ligin marka değeri safsataları, 3 büyüklerin kopup gideceği yalanları ik yarının sonları yaklaşırken komik bir anı olarak hatıralarımızda yer aldı.
Aslında bu tespiti yaparken ligin ilk 3 takımına bakmak da yeterli olacaktır. Bugün Trabzon'dan hangi oyuncuyu çıkarsanız o tribünlerden "ah vah" sesleri çıkar acaba? Umut mu, Jaja mı, Selçuk mu, Colman mı? Takımın yıldız statüsündeki iki adamı (Yattara&Alanzinho) şu an ideal 11'de yerlerini Engin&Burak ikilisine vermiş durumdalar. Trabzonspor bir "bağımlı" değil. Kayserispor sezon başında en önemli kozu Cangele'yi uzun süreliğine kaybetti. Açıkçası ben onun eksikliğinin Kayseri'yi çok etkileyeceğini düşünmüştüm ama yanıldım. Çünkü Kayseri de bir "bağımlı" değil. Şota onun boşluğunu şu veya bu hamleler ile doldurdu diyemeyeceğim çünkü Kayseri'nin felsefesinde bir oyuncudan doğacak boşluk diye bir kavram yok. Bursa ise 2-3 haftada bir Avrupa sendromu yaşadığı ve ara ara Volkan&Sercan&yabancı transferler problemleri kaşındığı halde yine de bir "bağımlı" değil. Çünkü Ertuğrul Sağlam'ın felsefesi de birilerine bağımlı olmaktan uzak duran bir felsefe. Her ne kadar yaptığı transferler eleştirilse de prensip olarak doğru bir düşüncedir mevcut kadroyu derinleştirme düşüncesi. Oyuncu seçimleri eleştirilebilir ancak mantık doğrudur. Aralarında inanılmaz farklar bulunmayan derin bir kadro idi hedefi Ertuğrul Sağlam'ın. Nunez ya da Steinert, Sercan ve Volkan kadar olmadı bu takıma diye bu felsefeyi dinamitlemek zorunda değiliz. Amaç belli. "Bağımlı olmamak..."
Beşiktaş Quaresma'yı sakatlığa kurban verince hücum melekelerini kaybetti. Galatasaray Arda ve Baros olmadan "sıradan" bir takım oldu diye eleştiriliyor. Fenerbahçe'de Emre oynamayınca orta sahadan öne top gitmiyor. Elbette medyada yer alan her eleştiri yada taraftardan çıkan her sesin arkasından gidip bu yorumu yapmıyorum. Ama yukarıda saydığım 3 yargı eğer genel bir kamuoyu yargısına dönüşmüş ise bunda biraz da haklılık payı vardır. "Schuster oyunun boyunu kısaltıyor, defansı öne çıkarıyor", "Rijkaard (hala buradayken) ayağa bol pas yaptırarak hücum ettiriyor" ya da "Aykut kanatları kullandırıp hızlı oynattırıyor"...Evet bunların hepsi doğru ve gerçekten 3 büyükler (Hagi'li Galatasaray hariç) kabuk değiştirme sancıları içinde kıvranıyor. Ama sistemler değişirken, tek tek isimlere bu kadar bağımlılık vitrinde hoş durmuyor. Arda varken, Quaresma varken, Emre varken 10/10, bu isimler yokken 10/0...Bu kadar dengesizlik değişim sancıları ile açıklanamaz, açıklanmamalı. Aksi halde Şenol Güneş'e, Şota'ya ve Ertuğrul Sağlam'a büyük haksızlık yaparız.
Rakamlara ve ayrıntıya girmeden Beşiktaş'ın Guti&Quaresma (bazen Bobo), Fenerbahçe'nin Niang&Emre ve Galatasaray'ın Arda&Baros bağımlısı olan kadroları, sezon başında bu kadroların belirlenmesinde rol oynayan yöneticileri ve ayrıca bu "bağımlılığı" sezon içinde kıramayan teknik adamları tam anlamı ile sınıfta kalmıştır. Sezon başında öve öve bitirilemeyen transferler, ligin marka değeri safsataları, 3 büyüklerin kopup gideceği yalanları ik yarının sonları yaklaşırken komik bir anı olarak hatıralarımızda yer aldı.
Aslında bu tespiti yaparken ligin ilk 3 takımına bakmak da yeterli olacaktır. Bugün Trabzon'dan hangi oyuncuyu çıkarsanız o tribünlerden "ah vah" sesleri çıkar acaba? Umut mu, Jaja mı, Selçuk mu, Colman mı? Takımın yıldız statüsündeki iki adamı (Yattara&Alanzinho) şu an ideal 11'de yerlerini Engin&Burak ikilisine vermiş durumdalar. Trabzonspor bir "bağımlı" değil. Kayserispor sezon başında en önemli kozu Cangele'yi uzun süreliğine kaybetti. Açıkçası ben onun eksikliğinin Kayseri'yi çok etkileyeceğini düşünmüştüm ama yanıldım. Çünkü Kayseri de bir "bağımlı" değil. Şota onun boşluğunu şu veya bu hamleler ile doldurdu diyemeyeceğim çünkü Kayseri'nin felsefesinde bir oyuncudan doğacak boşluk diye bir kavram yok. Bursa ise 2-3 haftada bir Avrupa sendromu yaşadığı ve ara ara Volkan&Sercan&yabancı transferler problemleri kaşındığı halde yine de bir "bağımlı" değil. Çünkü Ertuğrul Sağlam'ın felsefesi de birilerine bağımlı olmaktan uzak duran bir felsefe. Her ne kadar yaptığı transferler eleştirilse de prensip olarak doğru bir düşüncedir mevcut kadroyu derinleştirme düşüncesi. Oyuncu seçimleri eleştirilebilir ancak mantık doğrudur. Aralarında inanılmaz farklar bulunmayan derin bir kadro idi hedefi Ertuğrul Sağlam'ın. Nunez ya da Steinert, Sercan ve Volkan kadar olmadı bu takıma diye bu felsefeyi dinamitlemek zorunda değiliz. Amaç belli. "Bağımlı olmamak..."
Beşiktaş Quaresma'yı sakatlığa kurban verince hücum melekelerini kaybetti. Galatasaray Arda ve Baros olmadan "sıradan" bir takım oldu diye eleştiriliyor. Fenerbahçe'de Emre oynamayınca orta sahadan öne top gitmiyor. Elbette medyada yer alan her eleştiri yada taraftardan çıkan her sesin arkasından gidip bu yorumu yapmıyorum. Ama yukarıda saydığım 3 yargı eğer genel bir kamuoyu yargısına dönüşmüş ise bunda biraz da haklılık payı vardır. "Schuster oyunun boyunu kısaltıyor, defansı öne çıkarıyor", "Rijkaard (hala buradayken) ayağa bol pas yaptırarak hücum ettiriyor" ya da "Aykut kanatları kullandırıp hızlı oynattırıyor"...Evet bunların hepsi doğru ve gerçekten 3 büyükler (Hagi'li Galatasaray hariç) kabuk değiştirme sancıları içinde kıvranıyor. Ama sistemler değişirken, tek tek isimlere bu kadar bağımlılık vitrinde hoş durmuyor. Arda varken, Quaresma varken, Emre varken 10/10, bu isimler yokken 10/0...Bu kadar dengesizlik değişim sancıları ile açıklanamaz, açıklanmamalı. Aksi halde Şenol Güneş'e, Şota'ya ve Ertuğrul Sağlam'a büyük haksızlık yaparız.
12 Kasım 2010 Cuma
Yepyeni bir "Milli" Analiz
Uzun zamandır merakla beklenen A Milli Takım'ın Hollanda ile oynayacağı hazırlık karşılaşmasının kadrosu açıklandı. Hiddink'le yeni dönemin ilk ipuçlarını da biraz öğrenmiş olduk. A Milliler ile beraber, maç yapmaksızın 3 günlük bir kamp sürecinden geçecek olan A2'ler ve İtalya ile özel bir maç yapacak olan Ümit Milliler'in kadroları da bugün açıklandı. Bu kadrodan bazı anlamlar çıkarmak da mümkün elbette. "Milli" analize en üstten başlayalım.
Hiddink'in kaleci mevkiinde aklında herhangi bir soru işareti olmamalı ki 1 (Volkan) ve 2 (Onur) numaralı kaleciler ile yola devam etmiş. Ufuk'u da Milli Takım'a ısındırmak için kadroya dahil etmiş gibi gözüküyor. Sinan Bolat'ın bu kez de kadroda olmamasını ben yadırgadım. Buradan çıkan sonuç da Sinan'ın uzun vadede düşünülmediği. Sanırım o da artık tercihini Belçika yönünde kullanacaktır.
Defans hattında Hiddink'in stoper tercihleri STSL'nin son haftalardaki formda isimleri olmuş. Serdar Kesimal, İbrahim Öztürk ve son 3 haftanın yıldızı Ersan kadrodalar. Burada 3 stoperin de seri ve hamleli isimler olması Servet'in eksilerini kapatmaya yönelik bir arayış içinde olunduğunu gösteriyor. Servet bu maç için de kadroya alınmış ise belli ki ondan vazgeçilmeyecek. O zaman yanına da Ersan'ın son maçlarda çizdiği tarzda bir stoper olması gerekecek. Ben ilk etapta hem son haftalardaki formu hem de uzun vadeli planlar için yaş olarak uygunluğu ile Ersan'ın tercih edileceğini düşünüyorum. Daha önce Uğur Meleke vasıtası ile istihbaratını aldığımız İBB'li Gökhan Süzen de sol kanat için düşünülen ve denenecek isimlerden birisi. Beni şaşırtan en önemli tercihlerden birisi ie Trabzonlu Serkan Balcı'nın kadroda yer almaması oldu. Ligin şu an belki de en iyi sağ kanat oyuncusu ve birkaç sene öncesine göre de oyununu inanılmaz geliştirdi. Buna rağmen böyle bir arayış döneminde bile düşünülmemesi şaşırtıcı.
Orta sahada elbette herkesin beklediği isim Nürnberg'li Mehmet Ekici başta olmak üzere yeni isimler mevcut. Herkes gibi ben de merakla bekliyorum Mehmet'i. Nürnberg'deki üstün formu ve seneye olası bir Bayern Münih geri dönüşü bizi heyecanlandırıyor. En çok ihtiyacımız olan bölgeye bu sene Bundesliga'nın tozunu attıran Nuri ile beraber monte edilmesi oyun anlayışımızı bir basamak ileri götürecektir. Ayrıca geçen seneki performansı ile bu daveti çoktan haketmiş Yekta Kurtuluş seçimi önemli bana kalırsa. Engin Baytar ve İbrahim Akın bu senenin en formda isimleri olsalar da Hiddink'in oynatmaya çalıştığı futbola çok yatkın isimler değiller. Her iki oyuncudaki bu büyük çıkış, komutasına girdikleri teknik adamlara ait bence. Her ikisinin de en büyük eksiği olan oyun disiplinine bağlı kalmadaki problemleri, her iki teknik adamın sabır ve güven süzgecinden geçirmiş oldukları becerileri ile bu sezon için çözülmüş gözüküyor. Ama uzun vadede bu iki oyuncunun bir Milli Takım oyuncusuna dönüşme olasılıklarını zayıf görüyorum. Yine de geride kalan oyunculara mesaj göndermek adına bu dönem için yanlış seçimler diyemem. Manisa'lı Yiğit İncedemir bana göre sürpriz bir isim. Son birkaç senedir belli bir gelişim göstermişse de topsuz oyunu kadar topla münasebetinde bir iyileşme göremedim ben. A2 kadrosundan yer alan Kayserili Abdullah ve hiç çağrılmayan yine Kayserili Furkan bu bölge için tercih edilebilecek diğer oyuncular olabilirdi. Hiddink'in çıplak göz ile de izlediği Furkan'ın, eğer herhangi bir sorunu yoksa Ümit Milli'ler için dahi tercih edilmemesi beni şaşırttı.
Hücum hattında ise Umut ve Burak'ın kadroya alınmaları bekleniyordu. Trabzon'da sezon başındaki sürpriz formuna rağmen zamanla Teofio/Umut değişikliğini bekliyordum. Umut'un dönüşü de beklenenden iyi oldu. Gol vuruşları her zaman soru işareti olsa da ileri ucumuzun statikliğini giderebilecek bir isim. Disiplinli, çalışkan, inatçı ve oyundan kopmayan bir yapısı var. Trabzon tribünlerinin o kadar tepkisine rağmen yıllardır da 10-15 gol sığdırmıştır sezon başına. Batuhan ve Kazım gibi potansiyelli ama bulanık isimler kadroda var iken Umut'u ödüllendirmemek hata olurdu.
İsimler üzerinden kısa bir özet yapmak gerekir ise:
Olumlu (uzun vadede): Serdar Kesimal, Ersan, Mehmet Ekici, Yekta, Umut
Olumlu (kısa vadede): Burak Yılmaz, İbrahim Öztürk
Neden varlar?: Kazım, Sabri
Olması gerekenler: Serkan Balcı, Furkan, Necip, Ceyhun Gülselam
Kadroda göze çarpan (bence olması gereken isimler Serkan ve Ceyhun'u da sayıyorum) Trabzon'un yakalamış olduğu rüzgardan faydalanma amacının varoluşudur. Bu isimlerin yeni dönem Milli Takım'ına düşünülmesinde Şenol Güneş etkisini azımsamamak lazım. Zira Umut, Engin ve Burak Türk futbolunda tedavülden kalkmak üzere iken Şenol Hoca'nın ellerinden tutması ile ayağa kalktılar. Nitekim kadroda olmayan Serkan ve oyununu iki üç gömlek yukarıya çeken Selçuk İnan da buraya dahil edilebilirler. 2002'den sonra gittiği sürgünden tamamen yenilenmiş ve olgunlaşmış bir teknik adam olarak geri dönen Güneş, şimdi de Türk futbolundaki "recycling" işlevini layıkı ile yerine getiriyor. Eğer biz bundan sonra bir şekilde Selçuk, Burak, Umut ve Engin'i konuşacaksak bu tamamen onun eseri olacaktır.
Abdullah Avcı, Şenol Güneş ve Ertuğrul Sağlam destekli ve Hiddink'in liderlik ettiği bu yeni sürecin ilk adımlarını büyük atarız umarım Hollanda önünde 17 Kasım akşamı.
Hiddink'in kaleci mevkiinde aklında herhangi bir soru işareti olmamalı ki 1 (Volkan) ve 2 (Onur) numaralı kaleciler ile yola devam etmiş. Ufuk'u da Milli Takım'a ısındırmak için kadroya dahil etmiş gibi gözüküyor. Sinan Bolat'ın bu kez de kadroda olmamasını ben yadırgadım. Buradan çıkan sonuç da Sinan'ın uzun vadede düşünülmediği. Sanırım o da artık tercihini Belçika yönünde kullanacaktır.
Defans hattında Hiddink'in stoper tercihleri STSL'nin son haftalardaki formda isimleri olmuş. Serdar Kesimal, İbrahim Öztürk ve son 3 haftanın yıldızı Ersan kadrodalar. Burada 3 stoperin de seri ve hamleli isimler olması Servet'in eksilerini kapatmaya yönelik bir arayış içinde olunduğunu gösteriyor. Servet bu maç için de kadroya alınmış ise belli ki ondan vazgeçilmeyecek. O zaman yanına da Ersan'ın son maçlarda çizdiği tarzda bir stoper olması gerekecek. Ben ilk etapta hem son haftalardaki formu hem de uzun vadeli planlar için yaş olarak uygunluğu ile Ersan'ın tercih edileceğini düşünüyorum. Daha önce Uğur Meleke vasıtası ile istihbaratını aldığımız İBB'li Gökhan Süzen de sol kanat için düşünülen ve denenecek isimlerden birisi. Beni şaşırtan en önemli tercihlerden birisi ie Trabzonlu Serkan Balcı'nın kadroda yer almaması oldu. Ligin şu an belki de en iyi sağ kanat oyuncusu ve birkaç sene öncesine göre de oyununu inanılmaz geliştirdi. Buna rağmen böyle bir arayış döneminde bile düşünülmemesi şaşırtıcı.
Orta sahada elbette herkesin beklediği isim Nürnberg'li Mehmet Ekici başta olmak üzere yeni isimler mevcut. Herkes gibi ben de merakla bekliyorum Mehmet'i. Nürnberg'deki üstün formu ve seneye olası bir Bayern Münih geri dönüşü bizi heyecanlandırıyor. En çok ihtiyacımız olan bölgeye bu sene Bundesliga'nın tozunu attıran Nuri ile beraber monte edilmesi oyun anlayışımızı bir basamak ileri götürecektir. Ayrıca geçen seneki performansı ile bu daveti çoktan haketmiş Yekta Kurtuluş seçimi önemli bana kalırsa. Engin Baytar ve İbrahim Akın bu senenin en formda isimleri olsalar da Hiddink'in oynatmaya çalıştığı futbola çok yatkın isimler değiller. Her iki oyuncudaki bu büyük çıkış, komutasına girdikleri teknik adamlara ait bence. Her ikisinin de en büyük eksiği olan oyun disiplinine bağlı kalmadaki problemleri, her iki teknik adamın sabır ve güven süzgecinden geçirmiş oldukları becerileri ile bu sezon için çözülmüş gözüküyor. Ama uzun vadede bu iki oyuncunun bir Milli Takım oyuncusuna dönüşme olasılıklarını zayıf görüyorum. Yine de geride kalan oyunculara mesaj göndermek adına bu dönem için yanlış seçimler diyemem. Manisa'lı Yiğit İncedemir bana göre sürpriz bir isim. Son birkaç senedir belli bir gelişim göstermişse de topsuz oyunu kadar topla münasebetinde bir iyileşme göremedim ben. A2 kadrosundan yer alan Kayserili Abdullah ve hiç çağrılmayan yine Kayserili Furkan bu bölge için tercih edilebilecek diğer oyuncular olabilirdi. Hiddink'in çıplak göz ile de izlediği Furkan'ın, eğer herhangi bir sorunu yoksa Ümit Milli'ler için dahi tercih edilmemesi beni şaşırttı.
Hücum hattında ise Umut ve Burak'ın kadroya alınmaları bekleniyordu. Trabzon'da sezon başındaki sürpriz formuna rağmen zamanla Teofio/Umut değişikliğini bekliyordum. Umut'un dönüşü de beklenenden iyi oldu. Gol vuruşları her zaman soru işareti olsa da ileri ucumuzun statikliğini giderebilecek bir isim. Disiplinli, çalışkan, inatçı ve oyundan kopmayan bir yapısı var. Trabzon tribünlerinin o kadar tepkisine rağmen yıllardır da 10-15 gol sığdırmıştır sezon başına. Batuhan ve Kazım gibi potansiyelli ama bulanık isimler kadroda var iken Umut'u ödüllendirmemek hata olurdu.
İsimler üzerinden kısa bir özet yapmak gerekir ise:
Olumlu (uzun vadede): Serdar Kesimal, Ersan, Mehmet Ekici, Yekta, Umut
Olumlu (kısa vadede): Burak Yılmaz, İbrahim Öztürk
Neden varlar?: Kazım, Sabri
Olması gerekenler: Serkan Balcı, Furkan, Necip, Ceyhun Gülselam
Kadroda göze çarpan (bence olması gereken isimler Serkan ve Ceyhun'u da sayıyorum) Trabzon'un yakalamış olduğu rüzgardan faydalanma amacının varoluşudur. Bu isimlerin yeni dönem Milli Takım'ına düşünülmesinde Şenol Güneş etkisini azımsamamak lazım. Zira Umut, Engin ve Burak Türk futbolunda tedavülden kalkmak üzere iken Şenol Hoca'nın ellerinden tutması ile ayağa kalktılar. Nitekim kadroda olmayan Serkan ve oyununu iki üç gömlek yukarıya çeken Selçuk İnan da buraya dahil edilebilirler. 2002'den sonra gittiği sürgünden tamamen yenilenmiş ve olgunlaşmış bir teknik adam olarak geri dönen Güneş, şimdi de Türk futbolundaki "recycling" işlevini layıkı ile yerine getiriyor. Eğer biz bundan sonra bir şekilde Selçuk, Burak, Umut ve Engin'i konuşacaksak bu tamamen onun eseri olacaktır.
Abdullah Avcı, Şenol Güneş ve Ertuğrul Sağlam destekli ve Hiddink'in liderlik ettiği bu yeni sürecin ilk adımlarını büyük atarız umarım Hollanda önünde 17 Kasım akşamı.
11 Kasım 2010 Perşembe
5N 1K
Nerede: NTV Maslak stüdyoları, %100 Futbol
Ne zaman: 03.09.2010
Ne (demiş): "Geçen Nisan ayında Rijkaard'a 2 senelik sözleşme uzatma teklif ettim. Bana "aldığım parayı hak etmem gerekiyor. Önce bunu yapmalıyım" dedi. Sezon sonuna kadar Rijkaard ne olursa olsun takımın başında kalacak ve isterse sözleşmesini uzatacağız."
Neden: Alınan sonuçlar üzerine Rijkaard'ın geleceği hakkında sorulan sorulara cevap vermek için...
Nasıl: Gayet kendinden emin bir dil ile...
Kim: Adnan Polat
SONUÇ: 20.10.2010 tarihinde Rijkaard kovuldu.
-----------------------------------------------------------------
Nerede: NTV Maslak stüdyoları, %100 Futbol
Ne zaman: 15.10.2010
Ne (demiş): "En büyük hatam olarak her zaman Del Bosque’yi söylerim keşke göndermeseydim diye. O zamanlar yeniydik.........Mühim olan aynı hataları tekrar yapmamak."
Neden: Ben değiştim mesajını camiaya verebilmek için...
Nasıl: Hatalarından pişman olduğunu gösteren bir dil ile...
Kim: Yıldırım Demirören
SONUÇ: ???
Yukarıdaki iki olay arasında basit bir korelasyon kurarsak Schuster'in ipinin de 3 Aralık'ta çekileceğini söyleyebiliriz. Ya da kaba bir tahminle Aralık'ın ilk haftası diyelim. 28 Kasım'da da Beşiktaş Ali Sami Yen deplasmanına gidiyor. İronik değil mi?
Türkiye siyasette, sporda, sanatta, medyada ve hatta sokakta "ben değiştim" diyen insanlar ile dolu olan bir ülke...Bazı sonuçlara varmak ya da bazı olayları önceden kestirmek çok da zor olmuyor bu yüzden.
NOT: Beşiktaş'ı yenmek isteyen takım isminin sonuna "Belediye" eklesin, 3 puan garanti...
9 Kasım 2010 Salı
"İsyan" sadece tribündeydi!
Dün akşam saha içinden çok tribünler ile ilgiliydik aslında maç başlamadan önce. "Allen Iverson gala" 'sı için İnönü Stadı'nı seçmişti Beşiktaş yönetimi ve çok da iyi etmişti işin gerçeği. Avrupa'ya yapılan gelmiş geçmiş en büyük transfere, Avrupa'nın tanıdığı bir mekanda hoşgeldin demek doğru bir PR'dı bana kalırsa. Beşiktaş taraftarı hayatla sorunu olan adamlara, isyan eden adamlara ve hiç bir zaman pes etmeyen adamlara tapar. Allen Iverson da bu tanıma tıpa tıp uyan bir isim. Çok sorunludur, çok sorumsuzdur şeklindeki basketbol dışı yanları satırlarca devam eder ama inadı, isyanı ve hırsı onun yetenekleri kadar karakterinin de konuşulmasına, efsaneleşmesine sebep olmuştur. Şimdi bu isim İstanbul'da ve herkesin gözü onun üzerinde. Bakalım neler verecek Türk sporuna Iverson.
Kısa bir Iverson girizgahının ardından maça gelmek gerekir ise işte tribünlerdeki o isyanın adından ufacık bir zerre kadar yoktu sahadakilerin kafasında. Denizli dönemi de dahil olmak üzere açık ara en kötü, isteksiz ve bitkin oyununu sergiledi Beşiktaş dün akşam. "UEFA yorgunu" klişelerine hiç girmek istemiyorum çünkü fazlaca kabak tadı vermeye başladı Avrupa maçları öncesi ve sonrası ile ilintili istatistikler. Yanlışlığından mı? Hayır tam aksine doğruluğundan...Bu bütçeler ve hedefler ile kurulmuş bir takımın Avrupa dönüşü lig maçlarında tam 13 puan kaybetmesi, takımın mental olarak da fizik olarak da bu tempoyu kaldıramadığını gösterir. Schuster sezon başından beri eleştirildiği halde vazgeçmediği ve bana göre de doğru olanı yaptığı rotasyonu bu maçta öyle yerlere uyguladı ki hani hakemler için kullanılan "ince ince doğradı" terimini bu kez kendi takımı için yaptı Alman. Eğer fiziken ve mental olarak bu tempoyu kaldıramayacak adamlar varsa bunları geride değil ileri bölgede aramalı Schuster. Hilbert fizik olarak sezon başından beri iyi. İbrahim Üzülmez ise hep bildiğiniz gibi. Ki Beşiktaş'ın oyununda bekler de inanılmaz tempo yapan bekler değil. Kaptanı yaşlı diye dinlendirirsin onu anlarım da "bek" kavramının yanından bile geçmeyen Erhan Güven ile maça başlamasının hiç bir anlamı yoktu ve zaten de bu yanlış seçim yüzünden ikinci yarıda en kritik zamanda son oyuncu değişikliği hakkını bu mevkide kullanmak zorunda kaldı. Geride olan ya da golü arayan bir takım bekini bek ile değiştirmez. Ama Erhan o kadar kötüydü ki takım o kanattan hiç gelmedi maç boyunca. Bundan önceki değişiklikte ise orta sahası yavaş yavaş düşen takıma bir de Holosko/Tabata değişikliği resmen darbe gibi geldi. Guti iyice geriye çekildi ve koca orta saha sadece Ernst'e kaldı. İşin özeti yanlış yanlışı doğurdu ve İsmail'in attığı şans golü de olmasa son 5 dakika hala ve ısrarla uyutan ve bezdiren futboluna devam edecekti Beşiktaş.
Bir takım fizik olarak bitebilir, verilen taktikleri uygulayamaz ya da ne bileyim saçma tercihler yapar ancak lig sıralamasında önünde 7-8 takımın olduğu ve hedefini şampiyonluk koyan bir takımın oyuncuları nasıl isyan etmez saha içindeki bu bezginliğe. En azından bir iki tanesi nasıl başkaldırmaz bunu anlamak mümkün değil. Rakip takıma birkaç hafta önce Fenerbahçe 6, Trabzon 7 atmış ve mental olarak da dağılmış bir vaziyetteler. Hafta içi Dragao'da moral bulmuş bir takımın oyuncuları, dengelerin bu kadar lehlerine olduğu bir ortamda nasıl kabullenirler bu teslimiyetçi oyunu çözmek mümkün değil.
Beşiktaş'ın sorunu saha içinden saha dışına taşmaya başladı yavaş yavaş. Takımı bekleyen en büyük tehlike de bu. Bu dengesizlik ve istikrarsızlık sinir bozukluğunu da beraberinde getirir. Schuster'in yola mental olarak sağlam oyuncular ile devam etmesi gerekir böyle dönemlerde. İbrahim Üzülmez, Hilbert hatta Fink bile sahada olmalılar. Takım biraz sertleşmeli...Tabata, Holosko, Erhan gibi isimler o gereken zihinsel dayanıklılığı gösteremezler.
Akatlar'a asi bir adam geldi. Yenilgiyi hiç bir zaman kabul etmeyen bir adam...Belki de Iverson'ın arada Ümraniye'ye uğrayıp futbol takımına psikolojik destek vermesi gerekir. Delinin halinden deli anlarmış derler ya!
NOT: Q7 nihayet geri döndü. Ama her halinden hazır olmadığı belli. 45 dakikalık kondisyonu yoktu bana kalırsa ama Schuster mecburiyetten erken sürdü onu oyuna. Portekizli takım iyi iken ve herşey yolunda gider iken iyiydi. Bakalım işler sarpa sararken ne verebilecek. Bünyesinde pek barındırmadığını bildiğimiz liderlik vasıfları İnönü'de ortaya çıkar mı yoksa kendine ve tribünlere mi oynar göreceğiz.
Kısa bir Iverson girizgahının ardından maça gelmek gerekir ise işte tribünlerdeki o isyanın adından ufacık bir zerre kadar yoktu sahadakilerin kafasında. Denizli dönemi de dahil olmak üzere açık ara en kötü, isteksiz ve bitkin oyununu sergiledi Beşiktaş dün akşam. "UEFA yorgunu" klişelerine hiç girmek istemiyorum çünkü fazlaca kabak tadı vermeye başladı Avrupa maçları öncesi ve sonrası ile ilintili istatistikler. Yanlışlığından mı? Hayır tam aksine doğruluğundan...Bu bütçeler ve hedefler ile kurulmuş bir takımın Avrupa dönüşü lig maçlarında tam 13 puan kaybetmesi, takımın mental olarak da fizik olarak da bu tempoyu kaldıramadığını gösterir. Schuster sezon başından beri eleştirildiği halde vazgeçmediği ve bana göre de doğru olanı yaptığı rotasyonu bu maçta öyle yerlere uyguladı ki hani hakemler için kullanılan "ince ince doğradı" terimini bu kez kendi takımı için yaptı Alman. Eğer fiziken ve mental olarak bu tempoyu kaldıramayacak adamlar varsa bunları geride değil ileri bölgede aramalı Schuster. Hilbert fizik olarak sezon başından beri iyi. İbrahim Üzülmez ise hep bildiğiniz gibi. Ki Beşiktaş'ın oyununda bekler de inanılmaz tempo yapan bekler değil. Kaptanı yaşlı diye dinlendirirsin onu anlarım da "bek" kavramının yanından bile geçmeyen Erhan Güven ile maça başlamasının hiç bir anlamı yoktu ve zaten de bu yanlış seçim yüzünden ikinci yarıda en kritik zamanda son oyuncu değişikliği hakkını bu mevkide kullanmak zorunda kaldı. Geride olan ya da golü arayan bir takım bekini bek ile değiştirmez. Ama Erhan o kadar kötüydü ki takım o kanattan hiç gelmedi maç boyunca. Bundan önceki değişiklikte ise orta sahası yavaş yavaş düşen takıma bir de Holosko/Tabata değişikliği resmen darbe gibi geldi. Guti iyice geriye çekildi ve koca orta saha sadece Ernst'e kaldı. İşin özeti yanlış yanlışı doğurdu ve İsmail'in attığı şans golü de olmasa son 5 dakika hala ve ısrarla uyutan ve bezdiren futboluna devam edecekti Beşiktaş.
Bir takım fizik olarak bitebilir, verilen taktikleri uygulayamaz ya da ne bileyim saçma tercihler yapar ancak lig sıralamasında önünde 7-8 takımın olduğu ve hedefini şampiyonluk koyan bir takımın oyuncuları nasıl isyan etmez saha içindeki bu bezginliğe. En azından bir iki tanesi nasıl başkaldırmaz bunu anlamak mümkün değil. Rakip takıma birkaç hafta önce Fenerbahçe 6, Trabzon 7 atmış ve mental olarak da dağılmış bir vaziyetteler. Hafta içi Dragao'da moral bulmuş bir takımın oyuncuları, dengelerin bu kadar lehlerine olduğu bir ortamda nasıl kabullenirler bu teslimiyetçi oyunu çözmek mümkün değil.
Beşiktaş'ın sorunu saha içinden saha dışına taşmaya başladı yavaş yavaş. Takımı bekleyen en büyük tehlike de bu. Bu dengesizlik ve istikrarsızlık sinir bozukluğunu da beraberinde getirir. Schuster'in yola mental olarak sağlam oyuncular ile devam etmesi gerekir böyle dönemlerde. İbrahim Üzülmez, Hilbert hatta Fink bile sahada olmalılar. Takım biraz sertleşmeli...Tabata, Holosko, Erhan gibi isimler o gereken zihinsel dayanıklılığı gösteremezler.
Akatlar'a asi bir adam geldi. Yenilgiyi hiç bir zaman kabul etmeyen bir adam...Belki de Iverson'ın arada Ümraniye'ye uğrayıp futbol takımına psikolojik destek vermesi gerekir. Delinin halinden deli anlarmış derler ya!
NOT: Q7 nihayet geri döndü. Ama her halinden hazır olmadığı belli. 45 dakikalık kondisyonu yoktu bana kalırsa ama Schuster mecburiyetten erken sürdü onu oyuna. Portekizli takım iyi iken ve herşey yolunda gider iken iyiydi. Bakalım işler sarpa sararken ne verebilecek. Bünyesinde pek barındırmadığını bildiğimiz liderlik vasıfları İnönü'de ortaya çıkar mı yoksa kendine ve tribünlere mi oynar göreceğiz.
6 Kasım 2010 Cumartesi
Saraçoğlu'nda hava durumu...
Sisli İstanbul gecesinde tempolu ve zevk veren bir karşılaşma oldu Fenerbahçe-Eskişehir maçı. Fenerbahçe'nin futbolu akıcı oynama isteği ve bol gol vaadi kendi seyircilerini de diğer izleyicileri de cezbeden taraflar. Bu akşam her ne kadar Pele'nin "akıl tutulması" yaşadığı bir anda yaptırdığı penaltı ile öne geçseler de bir an olsun oyunu tutmaya ya da arkada beklemeye çalışmadılar. Sezon başından beri hücumda kanatları çok ve verimli kullanma yolunda bugün daha da iyidiler. Ama savunma için aynı şeyi söyleyemem. Gökhan Gönül tartışmasız Türkiye'nin en iyi kanat adamı. Birkaç hafta önce anlamsız bir yüklenme vardı ona karşı formsuz olduğuna dair ancak ben onun bu formayı üzerine geçirdiğinden beri "rezalet" bir maçını hatırlamıyorum daha. Bu kadar tempolu ve "Maicon" stili top oynayan bir adam bırakın da arada devir düşürsün. Maicon'u bile şu son iki haftada dağıttılar (bkz. Bale vakası). Özetle Gökhan bugün sahanın en iyisiydi. Bu yaptığı gol vuruşu onun eksik olan bir tarafının da düzelme yolunda olduğunu gösterdi bence. Devamlılık, oyun zekası, hız falan herşey yerli yerinde. Sıkıştığında solda da kullanabileceğin gayet komple bir kanat oyuncusu Gökhan. Bek değil, kanat oyuncusu...
Gökhan'ın performansı Emre çıkıncaya kadar önünde oynayan Topuz'u da itti. Ardından Emre'nin sakatlığı ile Topuz'un ortaya geçmesi de Fenerbahçe ve Aykut Kocaman adına bu kadronun esnekliğinin onlar için ne büyük bir avantaj olduğunu gösterdi. Stoch, Dia, Topuz, Emre, Niang ve Semih (hatta Kazım) hepsi de ileri 4'lünün her tarafında oynayabilirler. Maç içinde işlerin yolunda gitmediği durumlarda bu tarz takımlar maçı çevirecek potansiyele sahiplerdir. Orta göbeğe iki yönlü bir oyuncu takviyesi daha ön tarafı daha da sağlamlaştıracaktır. Hele ki Emre'de yine bu tarz adale problemleri sıkça başgösterecekse bu takviye acilen lazım demektir.
Aynı şeyleri savunma için söylemek zor. Hücumdaki akıcılıkları ve goller aynen sisin geceyi örtmesi gibi defanstaki aksaklıkların üzerini örtüyor. Caner ne kadar geçen seneye göre gelişme göstermiş gibi dursa da kademe hataları yapıyor. Yobo dışında diğer iki savunmacı da devre arası koridorda kırmızı kart görecek kadar tehlikeli adamlar. Bilica artık tek hatasında ıslıklanacak kadar prestij kaybetmiştir seyircinin gözünde. Lugano da bence bu ligden silinmesi gereken bir adam. Bu iki oyuncunun alternatiflerini (İlhan ve Bekir) ise bu geride kalan 11 haftada göremedik bile. Aykut Kocaman'ın "temiz eller" operasyonunda Bilica/Lugano ile yollar ayrılıp Yobo gibi problemsiz görev adamları alınırsa değişim adına önemli bir hamle yapılmış olur.
Eskişehir ise herşey bir yana herkesin gözünde sempatik bir camia olmuştur daima. Ama bu Bülent Uygun hamlesi onları oyun ve imaj anlamında geriye götürmüş gibi. Bence Rıza Çalımbay veya Uygun gibi isimlerden daha aklı başında ve temiz adamları hakediyorlar. Eskişehir hep pozitif oynamaya çalışır, Eskişehir taraftarı olay çıkarmaz, daima takımını destekler, Eskişehir'e iyi oyuncular gelir, Eskişehir'in adı bulanık konuların içinde geçmez gibi kafalardaki pozitif kavramları bu Bülent Uygun hamlesi ile kaybetmezler umarım. Çok değerli oyuncular var ellerinde ama yeterli oranda yararlanamıyorlar. Bir kere Tello gibi bir adam neden kenarda? Pele neden bu kadar sorumsuz oynuyor? Batuhan son Eskişehir macerasına göre geriye gitmiş. Adem Sarı gibi bir yeteneğe hala ikinci yarıların golcüsü muamelesi yapılıyor. Doğa Kaya da bence A planı içerisinde düşünülmesi gereken bir adam. Özet, Eskişehir kenardan daha iyi yönetilmeyi hakediyor. Kentin ismine yakışan isimler ile yönetilmeyi hakediyor. Kayseri'yi örnek alıp biraz daha cesur ve radikal olmaları lazım teknik adam seçiminde.
Son söz Fenerbahçe'de hücum planlarında işler yolunda. Ama defansta hava sisli. Sisi dağıtmak da bir iki hamle ile Kocaman'ın görevi. Eskişehir'de ise hava buz gibi ve yaklaşan bir fırtınayı görmemek için kör olmak lazım.
Gökhan'ın performansı Emre çıkıncaya kadar önünde oynayan Topuz'u da itti. Ardından Emre'nin sakatlığı ile Topuz'un ortaya geçmesi de Fenerbahçe ve Aykut Kocaman adına bu kadronun esnekliğinin onlar için ne büyük bir avantaj olduğunu gösterdi. Stoch, Dia, Topuz, Emre, Niang ve Semih (hatta Kazım) hepsi de ileri 4'lünün her tarafında oynayabilirler. Maç içinde işlerin yolunda gitmediği durumlarda bu tarz takımlar maçı çevirecek potansiyele sahiplerdir. Orta göbeğe iki yönlü bir oyuncu takviyesi daha ön tarafı daha da sağlamlaştıracaktır. Hele ki Emre'de yine bu tarz adale problemleri sıkça başgösterecekse bu takviye acilen lazım demektir.
Aynı şeyleri savunma için söylemek zor. Hücumdaki akıcılıkları ve goller aynen sisin geceyi örtmesi gibi defanstaki aksaklıkların üzerini örtüyor. Caner ne kadar geçen seneye göre gelişme göstermiş gibi dursa da kademe hataları yapıyor. Yobo dışında diğer iki savunmacı da devre arası koridorda kırmızı kart görecek kadar tehlikeli adamlar. Bilica artık tek hatasında ıslıklanacak kadar prestij kaybetmiştir seyircinin gözünde. Lugano da bence bu ligden silinmesi gereken bir adam. Bu iki oyuncunun alternatiflerini (İlhan ve Bekir) ise bu geride kalan 11 haftada göremedik bile. Aykut Kocaman'ın "temiz eller" operasyonunda Bilica/Lugano ile yollar ayrılıp Yobo gibi problemsiz görev adamları alınırsa değişim adına önemli bir hamle yapılmış olur.
Eskişehir ise herşey bir yana herkesin gözünde sempatik bir camia olmuştur daima. Ama bu Bülent Uygun hamlesi onları oyun ve imaj anlamında geriye götürmüş gibi. Bence Rıza Çalımbay veya Uygun gibi isimlerden daha aklı başında ve temiz adamları hakediyorlar. Eskişehir hep pozitif oynamaya çalışır, Eskişehir taraftarı olay çıkarmaz, daima takımını destekler, Eskişehir'e iyi oyuncular gelir, Eskişehir'in adı bulanık konuların içinde geçmez gibi kafalardaki pozitif kavramları bu Bülent Uygun hamlesi ile kaybetmezler umarım. Çok değerli oyuncular var ellerinde ama yeterli oranda yararlanamıyorlar. Bir kere Tello gibi bir adam neden kenarda? Pele neden bu kadar sorumsuz oynuyor? Batuhan son Eskişehir macerasına göre geriye gitmiş. Adem Sarı gibi bir yeteneğe hala ikinci yarıların golcüsü muamelesi yapılıyor. Doğa Kaya da bence A planı içerisinde düşünülmesi gereken bir adam. Özet, Eskişehir kenardan daha iyi yönetilmeyi hakediyor. Kentin ismine yakışan isimler ile yönetilmeyi hakediyor. Kayseri'yi örnek alıp biraz daha cesur ve radikal olmaları lazım teknik adam seçiminde.
Son söz Fenerbahçe'de hücum planlarında işler yolunda. Ama defansta hava sisli. Sisi dağıtmak da bir iki hamle ile Kocaman'ın görevi. Eskişehir'de ise hava buz gibi ve yaklaşan bir fırtınayı görmemek için kör olmak lazım.
5 Kasım 2010 Cuma
Ersan, Nihat ve "Brezilyalı Türk" Bobo...
Beşiktaş'ın form durumu ve maçın bir "Dragao deplasmanı" olması maç öncesi beklentilerin düşük düzeyde tutulmasının sebepleriydi. Aslında dün akşam bu grupta beklenen sonuçlar (Porto ve Rapid'in CSKA önündeki galibiyetleri) göz önüne alındığında Beşiktaş için hedef maçı grubun son maçı olan İnönü'deki Rapid maçı olacaktı. Ancak dün geceki sürpriz skorlar Beşiktaş'ı iyice rahatlattı ve hedef maçın bir maç öne çekilip bir sonraki maç olan CSKA maçına kaymasına sebep oldu. Hiç şansı kalmadığı düşünülen CSKA ise artık Beşiktaş'ı yenmek için varını yoğunu ortaya koyacak şansını son maça taşımak için. Grubun şifresi çözüldü gibi aslında. Porto'nun bir kazaya uğramaması durumunda Beşiktaş'a 2 maçta alacağı 1 puan yetecek bir üst tur için.
Saha içine geçmeden maç sonuna gidip Schuster'in açıklamalarına bakalım. Nihat hakkında herkesin onun bu tür gollerini özlediğini, İspanya'daki oyun stilini bildiklerini ve onun attığı bu golün kendisine olan güvenini tekrar kazandıracağını ve bu tarz şutları denemeye devam etmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu cümlenin tamamı onun Nihat'ı neden ısrarla sahada tuttuğunu açıkça anlatıyor. Nihat bu 1.5 senelik 2.Türkiye macerasında o kadar diplerdeki aslında hepimiz onun La Liga'da rüya gibi geçen senelerini unuttuk haklı olarak. Birkaç sene öncesine kadar harika gol vuruşlarına sahip olan, uzaktan şut tehditi olan ve özgüveni yüksek, lider vasıflı bir oyuncu iken, 2010'un Nihat'ını kendine güveni kalmamış, sinirli ve beyninin ayaklarına hükmedemediği sıradan bir oyuncu olarak tanımlamak mümkün. İşte Schuster'in onu maç sonu açıklamasının başrolüne koymasının sebebi, bu takımdaki eksik olan bazı temel meziyetlerin onun İspanya'dan bildiği potansiyeline güvenerek Nihat tarafından bertaraf edilebileceğine inanması ve bu maçta da buna dair küçük emareler görmesi. Elbette Nihat'tan o yıllardaki kadar etkili, hızlı ve güçlü olmasını bekleyemeyiz. Ancak gol vuruşu, şut ve liderlik kaybolan özellikler değildir. Nihat'taki bu özgüven eksikliği bu tarz özelliklerinin hepsinin üstünü örtmüştü. Bu maçta ise bu şut tercihlerinde daha akıllı davranması, maç sonuna kadar ayakta kalabilmesi ve geçen maçların aksine "aksi" yapısını bastırabilmesi belki Schuster'in asık suratının neden düzeldiğini açıklar bize. Ancak önümüzdeki maçlar için bu tek bir maçın onun üzerinde itici bir güç olmasını beklemeli miyiz sorusunun cevabını verirken ben çok pozitif olamıyorum. Geçen sezon sonundaki birkaç maçlık kıvılcım, bu sezon başındaki kıpırdanmanın ardından istikrarlı bir Nihat izleyememiştik. Her seferinde yukarıda saydığım beyin/ayak koordinasyonu sağlamada problemler yaşadı üzerinde hissettiği baskıdan ötürü. Takımın mevcut durumunu düşündüğümüzde Nihat'ın performansı ve istikrarı da biraz takıma bağlı aslında. Önümüzdeki dönemde gelecek pozitif sonuçlar esnasında Nihat'ın (skora katkı yapmasa bile) sahada yer alması bile onun tükenen kredisini ve özgüvenini arttıracaktır. Ancak Schuster'in ondan beklentisi bu özgüven ile beraber bu takımın kısmen eksikliği olan liderlik, uzaktan şut tehdidi ve gol vuruşu gibi kimi özelliklerin onun tarafından giderilmesi.
Saha içi hakkında birkaç noktaya değinmek istiyorum. Farklı olanlardan giderek kısa bir analiz yapalım. Geri dörtlüye iki maçtır yapılan Ersan takviyesi, bilinen "önde yakalanma" problemini çözme konusunda teorik olarak fazla işe yaramasa da defansa bir dinamizm ve çabukluk getirdiği apaçık. İlk toplara basma ve birebirde kulübeye gönderdiği Zapo'dan kat kat iyi. Dün maçın sonlarında çizgiden çıkardığı o topa muhtemelen mevkidaşları hamle bile yapamazdı. Bunlar artılar...Ancak basit hata yapma konusunda 23 yaşının da verdiği etki ile Zapo'dan geri kalır yanı yok. 2 kritik top sektirdi dün...Yerleşme ve pozisyon almada da sıkıntı yaşıyor ancak bunun sorumlusu sadece onun bireysel yetersizliği değil, defansın kalan 3'lüsünün de o kadar maç beraber oynamalarına rağmen hala beraber hareket edememeleridir. Özellikle Hilbert hücuma katkı ve rakibi karşılama anlamında o mevkiyi hakkı ile doldurabiliyorken, arkadaşları ile uyum konusunda çok eksik. Buraya yapılacak takviye daha önce de değindiğim gibi kesinlikle konuşarak, hatta gerekirse bu adamların kafasına vurarak onları her daim maçta tutacak lider vasıflı bir oyuncu olmalı. Gidip bir Toraman veya bir Zapo daha alınacaksa hiç uğraşılmasın. Ya da Ersan'da ısrar edilsin ki en azından birkaç sezon sonrası için bir stoper kazanma konusunda adım atılmış olsun.
Aurelio'nun varlığı orta sahaya zeka ve alan paylaşma konusunda pozitif katkılar getirdi. Sezon başından beri ısrarla sol önde denenen Holosko nihayet yarım devre de olsa bu maçta sağ taraftaydı ve bu yarım devrelik performansı bile bence şu ana kadar gösterdiklerinden fazla idi. O bölgenin adamı Tabata değil, Nihat hiç olmadı ve hücum opsiyonlarının eksikliği yüzünden Hilbert zaten olamaz. Holosko biraz istikrar yakalarsa orada devam eder. Son bir çift laf da Bobo'ya gelsin. Hakikaten ayakları biraz daha çabuk olabilse çok üst düzey bir golcü olabilirmiş. İkinci yarıda soldan Üzülmez'in, sağdan Hilbert'in altıpasa yaptığı iki güzel orta onun yavaşlığı yüzünden iyi pozisyon alamaması ile heba oldu. Ama topla münasebeti, gücü, ayakları yavaş olsa da vücudunu kullanarak dengeli bir yapıya sahip olması onu gol vuruşlarının ötesinde iyi bir hücum oyuncusu yapıyor. Özellikle bu sene...2 sene öncesine kadar 23 yaşında, Brezilya Milli takımı için adı geçen ve ŞL'de birkaç maç da olsa kendini göstermiş gelecek vaad eden bir oyuncu idi. Bazı Rus takımları ve Bordoux, Saint Etienne gibi takımlar onun için 10 milyon Euro seviyelerine çıkmıştı bonservisini alma adına. Şimdi her ne kadar o günlerinden daha da iyi olsa, geride kalan her sene onun değerini düşürecektir. Bu yüzden Beşiktaş'ın Bobo ile olan uzun süreli beraberliği için bu sene kritik sene. Avrupa vitrini sayesinde iyi paralara elden çıkarılabilir sezon sonunda. Olmaz ise elde tutulmalı çünkü bu fiyatlara bu kadar gelişim gösteren bir oyuncuyu bulmak çok kolay olmaz Beşiktaş adına. Hatta son zamanlardaki dedikodular doğru ise Nobre elden çıkarılıp "Brezilyalı Türk" kontejyanı Bobo ile kullanılmalı.
Beşiktaş'a artılar katan bir maç oldu. Kötü gidişin üstüne iyi oyun ile sonuç alabileceklerini ve Porto gibi bir takımı zorlayabildiklerini ördüler. Kaybetmeye alışmanın köşesinden döndüler ve şimdi taze bir Querasma katkısı ile sezon başındaki görüntülerine dönebilirler.
NOT: Maç sonu Beşiktaş'ın her iki bek mevkiinde de kullanabileceği bir oyuncu bulma konusundaki arayışının cevabını Porto'da bulabileceğini düşündüm. Uruguaylı Fucile Güney Afrika'da dikkatimi çekmişti. Milli Takımında sol bekte görev yaparken dün Dragao'da sağ kanatta idi ve oldukça başarılı bir oyun ortaya koydu. Hızlı, kuvvetli ve en önemlisi defansta nerde durması gerektiğini bilecek kadar zeki...Sporx.com'da bugün Fucile'nin menajeri ile görüşüldüğü hakkından bir haber vardı sanki yönetim bir gece önce aklımdan geçenleri okumuş gibi. Bu haber doğru ise yöneticiler çok doğru bir adresteler bence...
Saha içine geçmeden maç sonuna gidip Schuster'in açıklamalarına bakalım. Nihat hakkında herkesin onun bu tür gollerini özlediğini, İspanya'daki oyun stilini bildiklerini ve onun attığı bu golün kendisine olan güvenini tekrar kazandıracağını ve bu tarz şutları denemeye devam etmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu cümlenin tamamı onun Nihat'ı neden ısrarla sahada tuttuğunu açıkça anlatıyor. Nihat bu 1.5 senelik 2.Türkiye macerasında o kadar diplerdeki aslında hepimiz onun La Liga'da rüya gibi geçen senelerini unuttuk haklı olarak. Birkaç sene öncesine kadar harika gol vuruşlarına sahip olan, uzaktan şut tehditi olan ve özgüveni yüksek, lider vasıflı bir oyuncu iken, 2010'un Nihat'ını kendine güveni kalmamış, sinirli ve beyninin ayaklarına hükmedemediği sıradan bir oyuncu olarak tanımlamak mümkün. İşte Schuster'in onu maç sonu açıklamasının başrolüne koymasının sebebi, bu takımdaki eksik olan bazı temel meziyetlerin onun İspanya'dan bildiği potansiyeline güvenerek Nihat tarafından bertaraf edilebileceğine inanması ve bu maçta da buna dair küçük emareler görmesi. Elbette Nihat'tan o yıllardaki kadar etkili, hızlı ve güçlü olmasını bekleyemeyiz. Ancak gol vuruşu, şut ve liderlik kaybolan özellikler değildir. Nihat'taki bu özgüven eksikliği bu tarz özelliklerinin hepsinin üstünü örtmüştü. Bu maçta ise bu şut tercihlerinde daha akıllı davranması, maç sonuna kadar ayakta kalabilmesi ve geçen maçların aksine "aksi" yapısını bastırabilmesi belki Schuster'in asık suratının neden düzeldiğini açıklar bize. Ancak önümüzdeki maçlar için bu tek bir maçın onun üzerinde itici bir güç olmasını beklemeli miyiz sorusunun cevabını verirken ben çok pozitif olamıyorum. Geçen sezon sonundaki birkaç maçlık kıvılcım, bu sezon başındaki kıpırdanmanın ardından istikrarlı bir Nihat izleyememiştik. Her seferinde yukarıda saydığım beyin/ayak koordinasyonu sağlamada problemler yaşadı üzerinde hissettiği baskıdan ötürü. Takımın mevcut durumunu düşündüğümüzde Nihat'ın performansı ve istikrarı da biraz takıma bağlı aslında. Önümüzdeki dönemde gelecek pozitif sonuçlar esnasında Nihat'ın (skora katkı yapmasa bile) sahada yer alması bile onun tükenen kredisini ve özgüvenini arttıracaktır. Ancak Schuster'in ondan beklentisi bu özgüven ile beraber bu takımın kısmen eksikliği olan liderlik, uzaktan şut tehdidi ve gol vuruşu gibi kimi özelliklerin onun tarafından giderilmesi.
Saha içi hakkında birkaç noktaya değinmek istiyorum. Farklı olanlardan giderek kısa bir analiz yapalım. Geri dörtlüye iki maçtır yapılan Ersan takviyesi, bilinen "önde yakalanma" problemini çözme konusunda teorik olarak fazla işe yaramasa da defansa bir dinamizm ve çabukluk getirdiği apaçık. İlk toplara basma ve birebirde kulübeye gönderdiği Zapo'dan kat kat iyi. Dün maçın sonlarında çizgiden çıkardığı o topa muhtemelen mevkidaşları hamle bile yapamazdı. Bunlar artılar...Ancak basit hata yapma konusunda 23 yaşının da verdiği etki ile Zapo'dan geri kalır yanı yok. 2 kritik top sektirdi dün...Yerleşme ve pozisyon almada da sıkıntı yaşıyor ancak bunun sorumlusu sadece onun bireysel yetersizliği değil, defansın kalan 3'lüsünün de o kadar maç beraber oynamalarına rağmen hala beraber hareket edememeleridir. Özellikle Hilbert hücuma katkı ve rakibi karşılama anlamında o mevkiyi hakkı ile doldurabiliyorken, arkadaşları ile uyum konusunda çok eksik. Buraya yapılacak takviye daha önce de değindiğim gibi kesinlikle konuşarak, hatta gerekirse bu adamların kafasına vurarak onları her daim maçta tutacak lider vasıflı bir oyuncu olmalı. Gidip bir Toraman veya bir Zapo daha alınacaksa hiç uğraşılmasın. Ya da Ersan'da ısrar edilsin ki en azından birkaç sezon sonrası için bir stoper kazanma konusunda adım atılmış olsun.
Aurelio'nun varlığı orta sahaya zeka ve alan paylaşma konusunda pozitif katkılar getirdi. Sezon başından beri ısrarla sol önde denenen Holosko nihayet yarım devre de olsa bu maçta sağ taraftaydı ve bu yarım devrelik performansı bile bence şu ana kadar gösterdiklerinden fazla idi. O bölgenin adamı Tabata değil, Nihat hiç olmadı ve hücum opsiyonlarının eksikliği yüzünden Hilbert zaten olamaz. Holosko biraz istikrar yakalarsa orada devam eder. Son bir çift laf da Bobo'ya gelsin. Hakikaten ayakları biraz daha çabuk olabilse çok üst düzey bir golcü olabilirmiş. İkinci yarıda soldan Üzülmez'in, sağdan Hilbert'in altıpasa yaptığı iki güzel orta onun yavaşlığı yüzünden iyi pozisyon alamaması ile heba oldu. Ama topla münasebeti, gücü, ayakları yavaş olsa da vücudunu kullanarak dengeli bir yapıya sahip olması onu gol vuruşlarının ötesinde iyi bir hücum oyuncusu yapıyor. Özellikle bu sene...2 sene öncesine kadar 23 yaşında, Brezilya Milli takımı için adı geçen ve ŞL'de birkaç maç da olsa kendini göstermiş gelecek vaad eden bir oyuncu idi. Bazı Rus takımları ve Bordoux, Saint Etienne gibi takımlar onun için 10 milyon Euro seviyelerine çıkmıştı bonservisini alma adına. Şimdi her ne kadar o günlerinden daha da iyi olsa, geride kalan her sene onun değerini düşürecektir. Bu yüzden Beşiktaş'ın Bobo ile olan uzun süreli beraberliği için bu sene kritik sene. Avrupa vitrini sayesinde iyi paralara elden çıkarılabilir sezon sonunda. Olmaz ise elde tutulmalı çünkü bu fiyatlara bu kadar gelişim gösteren bir oyuncuyu bulmak çok kolay olmaz Beşiktaş adına. Hatta son zamanlardaki dedikodular doğru ise Nobre elden çıkarılıp "Brezilyalı Türk" kontejyanı Bobo ile kullanılmalı.
Beşiktaş'a artılar katan bir maç oldu. Kötü gidişin üstüne iyi oyun ile sonuç alabileceklerini ve Porto gibi bir takımı zorlayabildiklerini ördüler. Kaybetmeye alışmanın köşesinden döndüler ve şimdi taze bir Querasma katkısı ile sezon başındaki görüntülerine dönebilirler.
NOT: Maç sonu Beşiktaş'ın her iki bek mevkiinde de kullanabileceği bir oyuncu bulma konusundaki arayışının cevabını Porto'da bulabileceğini düşündüm. Uruguaylı Fucile Güney Afrika'da dikkatimi çekmişti. Milli Takımında sol bekte görev yaparken dün Dragao'da sağ kanatta idi ve oldukça başarılı bir oyun ortaya koydu. Hızlı, kuvvetli ve en önemlisi defansta nerde durması gerektiğini bilecek kadar zeki...Sporx.com'da bugün Fucile'nin menajeri ile görüşüldüğü hakkından bir haber vardı sanki yönetim bir gece önce aklımdan geçenleri okumuş gibi. Bu haber doğru ise yöneticiler çok doğru bir adresteler bence...
31 Ekim 2010 Pazar
Beşiktaş:2 - Sivasspor:1...Maç sonu analizi
Hafta içi kupadaki Mersin İdman Yurdu maçında çok zorlamasına rağmen skoru uzatma dakikalarında bulmuştu Beşiktaş. Rakibin güçsüzlüğü ve Guti'nin varlığı maçı rakip alana yıkmalarının temel sebepleri idi. Bu maç da aşağı yukarı bunun benzeri sebeplerin etkisi ile ilk yarıda Beşiktaş'ın domine ettiği bir oyun oldu. Gol erken geldi, rakibin direnci kırıldı derken ilk yarı bitti. İkinci yarı ise tam tersi bir tabloya sahne oldu İnönü. Sivas'ın MİY'den farkı teknik adam değiştirmiş ve ara gaz almış bir takım ve daha tecrübeli oyunculara sahip olmasıydı. Dolayısı ile maç içinde yakalayabilecekleri bir kıvılcım tekrar ayağa kalkmalarına sebep olabilirdi. Ve bu kıvılcımı da çok temel bir hata yapan Necip onlar için yakmış oldu. Kalenize çok yakın yerde yan pasları ne kadar çok yaparsanız kalenizde tehlike yaşama olasılığınızı da o kadar arttırırsınız. Beşiktaş'ın yaptığı da bu...Büyük tecrübesine rağmen Guti bile bunu 5-6 kere yaptı sezon başından beri. Beşiktaş'ın orta saha ve defanstaki oyuncularının ayaklarının iyi olduğunu söylemek zor. Dolayısı ile oyunu o bölgede değil ileride oynamaları lazım ve Schuster'in sistemi de aslında bunu tetikleyen ve isteyen bir sistem. Buna rağmen geride ısrarla tekrarlanan bu paslar eninde sonunda hataya ve maçın zora girmesine neden oldu. Hata olacaktır elbette. Bu pas hatalarını Guti yaparken Necip'e çok yüklenmek doğru değil. Ancak hataların sebebini iyi değerlendirmeleri lazım oyuncuların.
Takımda işlemeyen diğer bir nokta ise sağ ve sol önde Quaresma dışında orada hala 2 maç üstüste verim alınan bir oyuncu bulunamaması. Holosko, Tabata, Nihat, Hilbert, Ekrem gibi o bölgede kağıt üstünde bir sürü alternatif olsa da bu oyuncuların hiçbiri o bölgenin gerektirdiği teknik özelliklere tam anlamı ile sahip değil. Bu oyuncuları hepsi tek tönlü oyuncular. Top önlerinde iken iş yapabilecek adamlar ama sırtı dönük top aldıklarında ya da topla içeri katetmeleri gerektiğinde veyahut verkaça girdiklerinde inanılmaz verimsizler. Form durumları bir yana oyun karakterleri buna müsait değil. Hal böyle olunca iş sadece Guti'nin bu adamların önüne atacağı ince paslara kalıyor ki bazen bunlar bile işe yaramıyor. Schuster'in bugünkü tercihi ise solda Holosko, sağda Tabata şeklindeydi. Eldeki malzeme bu olsa da en azından Holosko'nun diğer kanatta kullanılması gibi bir tercih yapılabilir burada çünkü ters kanatta Holosko'nun topla münasebetinin iyi olmaması yüzünden önüne atılan topları bile almakta zorlanıyor. Tabata ise çabalamasına rağmen yukarıda saydığım meziyetleri barındırmaması yüzünden verimli olamıyor bu bölgede. Querasma'nın dönüşü, en azından bir kanadı ve hatta o sahadayken Schuster'in sık sık başvurduğu bu iki kanattaki adamın yer değiştirmesi sebebiyle zaman zaman iki kanadı da işler hale getirecektir. Dikkat edilirse o yokken bu değişikliklere fazla başvurmuyor Alman teknik adam.
Necip bugün yaptığı hataya rağmen sahanın en iyilerindendi. Maça aslında yine iki kritik pas hatası ile başlamıştı ama attığı gol onu ayağa kaldırdı. Sezon başındaki gibi öne doğru oynama iştahı yerine geldi. İkinci yarıda iki kere topla çıkışı ve pozisyon yaratması ondan beklenilen ve potansiyelinin olduğunu bildiğimiz hareketler. İyi başlayıp kötü bitirdiği bu maçın sonunun, moralini bozmasına izin vermemeli Necip. Attığı gol aklını kullanmasını bilen bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Günden güne de tecrübe kazanıyor. Şimdi artık yavaş yavaş olgunlaşıp bu iniş çıkışların onun oyun karakterini etkilemesine izin vermeyecek Necip. O beni gözümde Lampard...Hep de onun gibi oynamaya çalışmalı. Hatalar yapsa bile...Ama Aurelio sonrası olduğu gibi silik, hata yapmaktan korkan ve özgüvensiz oyun karakterine bürünürse o zaman sıradanlaşır. Bu maç onun dönüşünü müjdelemiştir umarım.
Son olarak Schuster'in beni hayal kırıklığına uğrattığı iki nokta ile bitirmek istiyorum. İlki maç sonunu Yusuf, Fatih ve Nihat gibi fizik olarak iyi durumda olmayan adamlar ile oynadı ve Sivas'tan inanılmaz bir baskı yedi. Oysa oyuncu değişikliklerinin ardından sahadaki 11'in fizik olarak daha iyi duruma gelmesi lazımdı girenlerin yardımı ile. Ama 3'ünü aynı anda sahaya koyunca Sivas'ın baskısına cevap veremediler. Diğeri ise, Schuster'in Onur Bayramoğlu ve Ali Kuçik'e güveni umarım bir iki maçlık değildir. Porto ve Kayseri önünde onlara güvenip formayı veriyorsan Sivas'ta bu güvenin sürekliliğini göstermek zorundasın. Her ikisi de ilk 18'de bile yoktu maalesef.
30 Ekim 2010 Cumartesi
Mehmet Ekici'nin tercihi neden önemli?
Hiddink'in Milli Takım'daki ikinci dönemi diye adlandırabileceğimiz "post-Azerbaycan" döneminin ilk somut adımı bugün Almanya'dan gelen bir haber ile atılmış oldu. Bayern Münih altyapısından yetişen ve bu sezon başında kiralandığı Nürnberg'de düzenli olarak forma şansı bulan 90 doğumlu Mehmet Ekici Milli Takım tercihini Türkiye'den yana kullandı.
Bilindiği üzere Hiddink'in bu ilk 4 eleme maçında tercih ettiği oyuncular, sistem ve çalışma yöntemi özellikle Almanya ve Azerbaycan maçlarının ardından şiddetle eleştirilmişti. Bu eleştirilerin düzeyi şayet skorlar bu şekilde olmasaydı, bu kadar sert ve acımasız olmayacaktı. Ancak kadro seçiminde çıkan homurtular bu son iki maç sonrası Hiddink'in teknik adamlığının sorgulanmasına kadar varmıştı. Özellikle Terim döneminde neden sesi çıkmıyor diye eleştirilen Oğuz Çetin, Hiddink döneminde ise kadroyu bizzat kendisi kurmakla suçlandı. Sezon öncesi Amerika kampı için oyuncu seçimindeki esneklik ve yenilenme sinyalleri bu 4 maç ile acaba eskiye mi dönüyoruz sorularını getirmişti herkesin aklına. Aslında Hiddink bu 4 maçı bilinen oyuncular ile kadroyu fazla kurcalamadan oynayacağını satır aralarında söylemişti. Belki o da bu kadar büyük bir tepkiyi beklemiyordu gelen mağlubiyetler sonrası. Ve belki de o yüzden yenilenme sürecine bu kadar atak ve medya odaklı başladı. Maç izlemiyor diye eleştirilir iken Anadolu kulüplerinin maçlarına gitmeye başladı (örneğin geçen haftaki Trabzon-Gençler maçı). A2 maçlarını izleyerek gençlere yeni dönemde önem vereceğini gösterdi. Yurtdışında, özellikle Almanya'daki oyuncuları bu takımın içinde düşündüğünü gösterircesine, maçları yerinde takip ediyor . Son olarak Almanya'da göz önündeki en ciddi isim Münih'li Mehmet Ekici ile bizzat görüşmesi ve oyuncunun Türkiye tercihi bu çalışmaların ilk meyvesini vermesi açısından önemli. Peki başka neler getirecek bu tercih?
En önemlisi Mehmet potansiyelli bir oyuncu ve bizim en "kurak" pozisyonumuz olan orta sahadaki iki yönlü oyuncu ihtiyacımızı giderebilecek bir isim. Bu gölgede Necip dışında başka öne çıkan bir isim de olmadığı için, gittikçe yaşlanan orta sahamızı gençleştirecek ve geliştirecektir Mehmet. Almanya'da ve özellikle Münih disiplini ile yetişmesi ve genç Milli Takım'larda çok şans bulması bizim adımıza büyük bir artı. Disiplin ve devamlılık konusunda umarım takımın önünde ve diğer genç oyunculara örnek olabilecek bir oyuncuya sahip olmuşuzdur. Sezon başında Van Gaal'in onu bırakmak istememesi ancak Mehmet'in sahada olmak adına tercihini ayrılmak yönünde kullanması onun potansiyeli hakkında bize ipucu veriyor. Amacında da başarıya ulaşmış gözüküyor çünkü bu sene 9 karşılaşmanın 8'inde ilk 11'de başladı Nürnberg'de ve bunların 3'ünde 90 dakikayı tamamladı. Bundesliga için ciddi süreler bunlar. Ayrıca gelecek sezon için Münih'te oynaması adına umutlu olabiliriz. Bayern'in Kroos üzerinde geçen sene izlediği politikayı ve bu sene ondan azami ölçüde yararlandığını görünce Mehmet de gelecek sene orada formayı sonuna kadar zorlayacaktır.
Bu tercihin Türkiye için bir diğer önemi ise son yıllarda Almanya'daki oyuncular üzerinde kaybettiğimiz etkinin tekrar kazanılması açısından ciddi bir adım olması. Mesut Özil'in de başarısı ile beraber oyuncuların Almanya için oynama isteklerinin artması beklenebilir bir durum. Ancak Mehmet bu rüzgarı ters çevirebilecek ve İlkay Gündoğan, Ömer Toprak ve Taner Yalçın gibi isimler için de referans noktası olabilecek bir duruma geldi. İşin doğrusu bu Sinan Bolat olayında prestij kaybına uğradık. Yıldıray'ın da son dönemde kaybedilmesi bir başka problemli nokta idi bizim adımıza. Şimdi Bundesliga'da yükselen bir değer bizi tercih etti ve biz de bunu hem sportif alanda hem de masa başında kullanabilmeliyiz. Alman Milli Takım'ında da yeniden yapılanma sürecinde taşların yerine oturması, tercihleri bu sürece yeni başlayan bize doğru kaydıracak bir başka sebep olabilir.
Bu rüzgarı iyi değerlendirmeli ve Mehmet'ten azami ölçüde yararlanmalıyız. Onu Bayern'in A takımına çıkartan isim Jürgen Klinsmann idi ve umarım dünya piyasasına sunan isim de Hiddink olur.
27 Ekim 2010 Çarşamba
Penaltılar tekrarlanmasın!
Penaltı tekrarı, futbolun modifiye edilmesi gereken kurallarından biri bana göre. İki neden ötürü...İlki, aynen kalecinin topu kontrolü altına aldıktan sonra elinde 5-6 saniyeden (yanılmıyorsam kitapta da bu " 5-6 saniye" tabiri geçiyor ki bu da suistimale açık, net olmayan bir kural) fazla bekletmesi sonucu cezalandırılması gibi fazla subjektif bir kural olması. Özellikle ceza sahasına giren oyuncular sebebi ile penaltı tekrarı kararı fazla ağır. Zaten atış esnasında o bölge ana baba günü gibi oluyor ve kimin ne zaman girdiğini orta hakem süzemeyebiliyor. Şu ana kadar da hiçbir maçta yan hakemlerin orta hakeme bu konuda yardımcı olduğunu görmedim. Demek ki sadece tek bir çift göz aynı anda eylemin kendisini, kalecinin çizgi üzerindeki hareketini ve ceza sahası çizgisini kontrol etmek zorunda ki ne kadar zor bir iş olduğunu söylemeye lüzum yok. Mevcut kurallarda, penaltı atışı sonucu avantajı (ya da skoru) elde eden takımdan birisi ceza sahasına girerse atış tekrarlanır. Örneklendireyim...
1-) A takımı penaltı attı ve gol oldu. Ancak hakem ceza sahasına atıştan önce A takımından bir oyuncunun girdiğini gördü. Karar: Penaltı tekrarı...
2-) A takımı penaltı attı ve kaçırdı. Ancak hakem ceza sahasına atıştan önce rakip B takımından bir oyuncunun girdiğini gördü. Karar: Penaltı tekrarı...
3-) A takımı penaltı attı ve gol oldu. Ancak hakem ceza sahasına her iki takımdan oyuncuların girdiğini gördü. Karar: Yine penaltı tekrarı
Bana kalırsa gol olduktan sonra ceza sahasına birileri girmiş girmemiş çok da önemi kalmıyor. Çünkü penaltıyı atan ile kaleci arasındaki reaksiyon alanına bir etkisi yok bu giren oyuncuların. Kaçırması durumunda tabi ki tekrar ettirilir yukarıda yazdığım 2. kurala göre. Yani 1. ve 3.kurallar şahsi fikrime göre gereksiz ve hücum eden yani penaltıyı atan takımın aleyhine işleyen kurallar. Rakibin konsantrasyonunu bozmak adına defans yapan takımın suistimal edebileceği bir kural.
Bu haftasonu Nuri Şahin'in Hoffenheim karşısında kaçırdığı penaltı bir kez daha sorgulattı bana bu kuralı. Nuri mükemmel bir ilk penaltı kullandı ancak hakem Barrios'un (Dortmund'lu) ceza alanına erken girmesi yüzünden tekrarlattı atışı ve 2. atışı da kaçırdı maalesef milli oyuncumuz. Olayın Nuri özelinde yaşanması, bu sene Dortmund sempatizanı olan bu satırların yazarını belki biraz fazla etkiledi ancak objektif düşündüğümde de, değişmesi fırtınalar yaratmayacak ve hatta oyunu hücum eden takımın avantajına çevirecek bir kuraldır bu.
26 Ekim 2010 Salı
Azap Yolu
Geçen sezonun bitişi ile Beşiktaş hem sportif hem de yönetimsel anlamda başka bir yol tercih etti ve bu yolda yürümeye başladı. Mustafa Denizli'nin 2 sezona yakındır oynattığı defansif ve skora yönelik futbol anlayışının yerine, seyir zevki yüksek, yıldızların üstüne kurulu ve hücum yapmanın takımın temel felsefesini oluşturduğu bir sistem..."Fevri ve tek adam" Demirören'in yerine de "bütünleştirici ve sağduyulu" 2010 model Demirören yönetimi...
Bu yolun seçilmesi ile de futbol felsefesi bu sistem ile uyuşan Schuster ve onun, sistemini üzerine kuracağı 2 yıldız Guti ve Querasma alındı. Kadroya takviyeler yapılsa da geçen seneye göre inanılmaz bir değişim yaşanmadı. Özellikle Denizli'nin kendi döneminde bu takıma başarı ile oynattığı sistemin yıldızları olan Toraman, Sivok, Ferrari ve Ekrem kadroda tutuldu. Hatta Zapo da sene sonu "başarılı karne" getirmesi sebebi ile Bursa'dan geri çağrıldı. Ve ilerisi için Ersan takviyesi yapıldı. Yani takımın defansif omurgası fazla kurcalanmadı. Belki de sezon başında alınan başarılı skorlar ile göze fazla çarpmayan bu yeni sistemin arızalı tarafının temelleri de bu tercih ile atılmış oldu. Yani farklı bir anlayış ile sahada olacak yeni Beşiktaş'ın defansı, bu sistemin doğasına aykırı ama kağıt üstünde 2 senedir gayet başarılı olan isimler ile oluşturuldu. Toraman ve Sivok Denizli'nin takımının temel direkleriydi. İlk senesinde şampiyonluğu bu adamlar ile kazanmıştı. Ardından geçen sene gelen Ferrari yine Beşiktaş'ın kısır sezonunun en önemli isimlerinden biri idi ki İnönü'deki Bursa maçında sakatlanıp çıkması ve ardından Beşiktaş'ın 2-1 önde götürdüğü karşılaşmayı 3-2 kaybetmesi ile onun uzun süren sakatlığı Beşiktaş'ın ligden kopmasının sebebi olarak gösterilir. Düşünün Beşiktaş'ın şampiyonluğu bir stoperin olmaması ile sekteye uğruyor ki bunda haklılık payı da vardı. Çünkü geçen senenin sistemi Ferrari'yi yıldızlaştırıyordu. Ve yine geçen senenin, defansif prensipler üzerine kurulu sistemi ile şampiyon olan takımının stoperi Zapotocny. Elde olan 4 stoperin 3 tanesi (Toraman'ı ve Sivok'u belli özelliklerinden dolayı yarımşardan sayarsak) Schuster'in sisteminde kulübede dahi oturamayacak nitelikte başka bir sistemin adamlarıydı. Kayseri maçı da gösterdi ki açıktan bozma sağ bek Hilbert ile iki stoper Toraman ve Zapo yerleşme, alan paylaşma ve birbirlerini yönetme konusunda çok acizler. İbrahim Üzülmez ise o kadar yorgun ve yalnız ki diğerlerine ayak uydurmak zorunda kalıyor. Oyunun boyunu kısaltırken beklerin ve stoperlerin birbirlerinin dilinden çok iyi anlıyor olması lazım ki, nasıl İstanbul ve Türkiye diyince akla kebap ve rakı geliyorsa Beşiktaş diyince akıllara defansının arkası "Konya Ovası" gibi olan bir takım gelmesin. Ama maalesef bu oyuncular ile bu arızanın giderilmesi imkansız gibi. Ve bu yüzden de Kayseri gibi, Manisa gibi, Belediye gibi hızlı adamları olan ve biraz kafası çalışan teknik adamlara sahip takımlar Beşiktaş karşısında şov yaptılar. Yani özet olarak her ne kadar "hücum, ayağa pas, kısa boylu oyun" gibi modern prensipler üzerine kurulu bir anlayış benimsense ve buna göre hücum oyuncuları alınıp (Guti&Q7), eldekilerin bazıları (Ernst&Bobo) da sisteme uydurma adına başarılı olarak modifiye edilse de arka tarafa gerekli özenin gösterilmemesi 4 ay gibi kısa sürede sistemi çökme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı.
Bu haftalar Beşiktaş adına çok kritik haftalar. Üstüste 4 mağlubiyet sınırları zorlayan bir istatistik olsa da bu gibi durumlarda camianın sağ duyulu ve soğukkanlı olması lazım. Gelecek adına...Ki şu an da bunu başarıyor Beşiktaş camiası. Elde, sezon başında oynanan iyi futbol ve geriye dönecek bir Quaresma ile daha hazır hale gelecek Guti var. Hatta Fatih Tekke'nin varlığı bile, iyi zamanlarının hatırlanması ve o zamanlardan esintileri bugüne taşıyabilmesi umudu ile camiayı ayakta tutuyor. Schuster ise "Nihat ısrarı" dışında falso vermeyerek ve Onur, Necip, Ali gibi gençleri oynatmaktaki cesareti ile reyting kaybetmedi. Ama elbette "burası Türkiye" ve rüzgar bir anda yön değiştirebiliyor. Hani ben şahsen Beşiktaş 2-3 maç daha kaybetse neler olur sorusunun cevabını vermekte zorlanıyorum. İşte tam bu yüzden de bu haftalar çok kritik. İyi futbol ya da iyi futbol işaretleri ile tolere edilen bu 4 mağlubiyet, skorun bir kaç maç daha gelmemesi ile Schuster'in başına bela olabilir. Camianın tolerans bandının daralacağı an her an patlak verebilir. Bu yüzden önümüzdeki maçlarda mutlak suretle kazanmalı Beşiktaş.
Peki biraz da geleceğe bakalım. Teşhisi yaptık, senaryoyu da biraz ileri götürelim ve Schuster'in ilk yarıyı Q7'nin de dönüşü ile kör topal tamamladığını ve kredisini yitirmediğini farzedelim. Her ne kadar Necip, Ali, Onur şu ana kadar bize pembe tablolar çizdirmese de bu oyuncuların da bir miktar maç tecrübesi edinmesi ile kıpırdandıklarını varsayalım. Devre arası elbette, bu takımın yaratılma aşamasında üvey evlat muamelesi yapılan defansına "adam gibi" takviyeler yapılmalı (çoğul ekine dikkat!). Guti'nin bir sene daha yaşlanacağı gelecek seneye hazırlık anlamında onu yedeklemek için şimdiden oyuncular izlenmeye başlanmalı. Bu esnada mutlak suretle eldeki bu gençleri bir kenara itmeden Türkiye Kupası maçları ile onları seneye hazırlamalı.
Schuster'in avantajı kredisinden halen birşey kaybetmemiş olması. Bu bir kaç haftayı kazasız atlatırsa önünü daha iyi görecektir. Ama mutlak suretle bugünü planlarken gelecek sene için de bazı adımlar atması lazım. Şu bir gerçek ki bu kadro geleceğin Beşiktaş'ı olsun diye bir arada değil. Bu grubun futbolcuları kısa vadede başarı için burada iken, teknik kadrosu ise uzun vadede başarı için burada. Geçişin titiz bir biçimde ve fazla vakit kaybetmeden yapılması lazım. Yoksa Schuster etrafındaki kalabalığın yavaş yavaş azaldığını görecektir.
Rijkaard'ın son zamanlarında taraftarın bir kesimi dışında özellikle medyada ona karşı büyük bir cephe oluşmuştu. Bu tarz teknik adamların Türkiye'de başarılı olamayacağını, bizim onlara göre, onların da bize göre olmadığını savunan bir cephe...Kara cahil bir köye gelen genç bir öğretmen muamelesi yapılıyor bu adamlara. Evet bu köyün ahalisinin pek de modern zamanların çocukları olduğu söylenemez ama Rijkaard gibi, Schuster gibi genç öğretmenlere yeterli zaman ve sabır tanınmaz ise de başımızdan imamlar eksik olmayacak. Onların ki yürünmesi gereken bir "azap yolu". Bazen kendilerine bazen de bize azap çektirdikleri ama sonunda ışığın olduğuna inandığımız bir yol...Rijkaard yolun yarısına gelemeden pes ettirildi ama umarım Schuster aynısını yaşamaz.
24 Ekim 2010 Pazar
Sağlam'ın rotasyon tercihi
Ertuğrul Sağlam bu sezon ligde rotasyona en sık başvuran teknik adamlardan birisi. Şampiyonlar Ligi'ndeki başarısız sonuçlar bir kesim tarafından homurdanma ile karşılansa da ligde hala kaybetmediler. Sezon başında yaptığı açıklamada, transferleri ilk 11 için değil varolan oyuncuları yedeklemek için yaptıklarını söylemişti. Bu söylemine de en başından beri sadık kaldı.
Sağlam'ın rotasyon tercihini daha çok ön tarafta kullandığını görüyoruz. Arka dörtlüde Stepanov'u uluslararası tecrübesi sebebi ile özellikle ŞL'de denemesine rağmen İbrahim Öztürk'den daha çok verim alıyor. Nitekim hafta arası da Manchester maçında ilk devrenin ardından Öztürk ile devam etti maça. Bugün kazandıkları Ankaragücü maçı da dahil olmak üzere 9 maçta sadece son iki hafta üstüste aynı ikili ile başladı ileri bölgede Sağlam. Bu ikili de geçen haftaki Karabük maçı yazısında belirttiğim gibi, bana göre en verimli ikili olan Turgay/Batalla idi. Nunez'i sene başında takıma monte etmeye çalışsa da istediğini alamadı Arjantinli'den ve son 3 maç ona hiç şans vermedi. Turgay/Batalla ikilisi bugün de o bölgedeki uyumlarını gösteren güzel bir gole imza attılar birlikte.
Sağlam'ın bu sezon Sercan'ı kullanma biçimi de ilginç ve zekice. Geçen senelerde Sercan için yapılan en büyük eleştiri güçsüzlüğü ve devamlılık problemi idi. Bunun için ekstra çalışmalar yapıyor mu bilinmez ama bu sezon lig ve ŞL'de tüm maçlarda dakika aldı Sercan ve Ertuğrul Sağlam da onu hiç bir zaman iki maç üstüste kullanmadı ilk 11'de (Eskişehir ve yarıda kalan Antep maçları hariç). Sercan'ı neden sürekli ilk 11'de oynatmadığı şeklinde de eleştiriler var ona ama son iki sezona oranla Sercan'ın tüm maçlarda sahada olması da bu eleştirilere yanıt olan bir cevaptır.
Geçen haftaki Karabük ve bugünkü Ankaragücü maçlarında ise Bursa kariyerinde hiç denemediği bir sisteme başvuruyor teknik adam. Hep sağlam tuttuğu orta göbeği Insua ile bozuyor 2 maçtır. Karabük maçının ikinci yarısında başını ağrıtmıştı bu deney ancak bugünkü maçta, biraz da Ankaragücü orta sahasının yumuşaklığı yüzünden hücum anlamında çok verimli bir gün geçirmelerine neden oldu. Ben yine de uzun vadede bu yola çok sık başvuracağını düşünmüyorum.
Sonuç olarak futbolda bazen de dene-gör politikası ile takımınızı ve sisteminizi şekillendirirsiniz. Ertuğrul Sağlam'ın da yaptığı bu. Bu sayede ikinci yarıda Nunez ve Steinert ikilisi ile yollar ayrılabilir ve as oyuncularını yedekleme konusunda daha istikrarlı ve yararlı isimler ile devam edilebilir.
Kaka, Özil'i kesebilir mi?
Bu sorunun cevabını Aralık ayı içinde öğreneceğiz. Ancak gözüken o ki Ronaldo-Mesut-Di Maria üçlüsü bu formlarını ve uyumlarını sürdürdükçe, Kaka'nın bu zinciri kırıp takım içinde yer bulması çok da kolay değil. Bu akşam Santander maçındaki 6 golün hepsinde bu 3'lüden en az ikisinin imzası vardı. Özellikle Ronaldo-Mesut arasındaki uyum her geçen gün artıyor. Mesut'un geçen hafta Malaga maçında Ronaldo'ya attırdığı gol ve bu akşam yine ona verdiği 2. gol pası aralarında futbol ve karakter anlamında ciddi bir uyumun olduğunu gösteriyor. Mesut'un oynadığı oyun ve sahadaki duruşu o kadar olgun ki Real Madrid'in karmaşık yapısının içinde tutunamayan onlarca oyuncuyu hatırladığımızda başardığı işin büyüklüğünü daha da kolay anlarız. 2 sene önce Schalke'nin gözden çıkardığı bir adam iken şimdi Ronaldo-Kaka-Higuain'in takımına gelip ve Mourinho'nun komutasına girip burada da kendini 4-5 hafta gibi kısa bir süre içinde kabul ettirmesi hakikaten kolay bir iş değil. Ronaldo, ondan aldığı her gol pasının ardından Mesut'a doğru koşup ona hakettiği saygınlığı veriyor. Sezon başında Mourinho'nun Mesut ve Khedira için dil problemi yüzünden takıma uyum sağlamakta zorluk çekiyorlar tespiti artık aşılmış gözüküyor. Bu kısa sürede İspanyolca öğrenememiş olsalar bile takımın kalanı ile aynı futbol dilinden konuşabildikleri kesin ki her hafta sahadalar ve her geçen gün daha da iyi oynuyorlar.
Mesut'un bu olgun oyun karakteri, Mourinho'nun sezon başında onu neden ısrarla istediğini gösteriyor aslında. Oyuncu seçiminde ve yönetmede dünyanın bir numarası olan Portekizli kendi takımını oluşturmuş gözüküyor Madrid'de. Artık her hafta aşağı yukarı hangi 11'le sahaya çıkacağını tahmin edebiliyoruz Real'in. Önde Higuain-Ronaldo-Mesut-Di Maria iyice oturdu ve Mourinho'nun oynatmak istediği futbola mükemmel bir reaksiyon verdiler. Bu 4'lüyü Benzema, Canales ve arada Pedro Leon ile destekliyor. Mourinho'nun takımlarında süreklilik önemlidir ve hiç bir zaman da ardarda gelen sakatlıklar yaşanmaz onun olduğu yerde. Dolayısı ile devamlılığı ve uyumu yakaladığı bu kadroyu Kaka ile sabote etmeyecektir Portekizli.
Ara transferde Kaka'yı City forması altında görürsek şaşırmayalım bence. Çünkü Madrid'de artık Özil'in borusu ötüyor!
21 Ekim 2010 Perşembe
Porto'yu kıskanıyorum...
Futbolun bütün doğrularını yapmak için çaba gösterseniz ve kimi zaman bunu başarabilseniz dahi bazen iki kere iki dört etmiyor. Bugün iki kritik zamanda yapılan iki çok basit hata, Beşiktaş'ın eksik kadrosuna rağmen doğru taktik ve rakibe özel iştahı ile başabaş götürebileceği bir maçı kaybetmesine sebep oldu.
Hakan ve Zapo'nun yaptıkları hataların üstüne fazla konuşmaya lüzum yok. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki iki oyuncunun da maalesef kariyerleri boyunca hep eksik olan bazı zaaflarından yenildi bu iki gol. Hakan'ın kendini geliştiremediği en büyük eksiği yan toplardır yıllardan beri. Elbette her kalecinin zor zamanları olur. Ancak Hakan özgüvenini kaybettikçe daha da geriye giden bir yapıya sahip. Bir süre için dinlendirilmesi hem onun kendini toparlaması açısından hem de sezona mükemmel giren Cenk'in formayı hakettiği zaman alabileceğini görmesi açısından faydalı olacaktır. Zapo'ya gelirsek bugün Hulk'un attığı 2. goldeki zamanlama hatasının aynısını iki sene evvel Saraçoğlu'nda yapmıştı ve Guiza mükemmel bir aşırtma golü atmıştı onun sayesinde. Elbette sadece bu iki hata değil, özellikle birebirlerde ayaklarının yavaşlığının da etkisi ile ya çalım yiyor ya da müdahalelerde zamanlama hatası yapıyor. Schuster'in bu sisteminde tolere edilemeyecek bir zaaf bu. Bu sisteme en uygun adam sezon başında bağlarını koparınca eldeki 4 stoperden zorlasanız da sisteme uygun 1 stoper çıkmıyor. Devre arası ya Sivok'un dönmesi için dua edilecek ya da Zapo&Ferrari'den biri ile yollar ayrılıp Inter'deki Ivan Cordoba ya da Liverpool'lu Carragher tarzı sert, çabuk, kademelere hızlı girebilen bu defansı yönetebilecek bir adam alınacak.
Maça dönersek, Schuster oyuna defansif bir 4-3-3 kurgusu ile başladı. Diziliş Manisa maçını andırsa da, Ernst defansın hemen önünde, Necip ve Tabata bu orta 3'lüde alanı daraltmaya çalışan bir anlayış ile sahadaydılar. Takım savunmaya geçtiğinde Nobre de bu 3'lüye ortadan destek verdi. Hakan'ın hatasından yenilen gole kadar da Porto'yu gayet iyi durdurmayı başarmışlardı. Hücumda ise haliyle Quaresma ve Guti'nin eksikliği hissedildi. Ernst de daha defansif bir anlayış ile sahada olunca topu ileri taşıyan oyuncu bulmada problem yaşadılar. Beşiktaş'ı burada dizginleyen en önemli etken de Porto'nun ön alanda yaptığı müthiş baskı idi. Bu baskıyı açmak için lazım olan İspanyol sakat olunca toplar hep şişirildi. Buna rağmen sağ kanatta Hilbert ve Ernst organizasyonuna zaman zaman Nihat da katılınca bu kanatta 3 net pozisyon buldu Beşiktaş. Nihat İspanya'da edindiği golü koklama ve çerçeveyi bulma melekelerini yitirmemiş olsa bu pozisyonlardan 2 tanesi gol ile sonuçlanabilirdi. Olmadı...
İlk yarının sonlarında oyunu Beşiktaş lehine çeviren pozisyon yaşandı. Porto 10 kişi kaldı. 33 yaşındaki, Portekiz'in yeni Mourinho'su olması beklenen teknik direktör Andre Villas Boas defans kurgusunu düzenlemek için ikinci yarıya sakatlanan Falcao'yu oyundan alarak çıktı ve dengeler tamamen Beşiktaş'a döndü. Özellikle sağ taraftan Ernst&Hilbert işbirliği o kadar verimliydi ki her an golü bulabilirdi Beşiktaş. Soldan, sağdan ve ortadan rakibi zorladılar ancak bu baskının zirve yaptığı anda bu kez de Zapo'nun hatası ile 2. golü yediler. Bu kadar eforun üstüne böyle basit bir gol yenilince direnci de kırıldı Beşiktaş'ın ve oyunun kalanında o iştahlarını da kaybettiler. Hikayenin kalanını anlatmaya gerek yok. Tüm ibrelerin Beşiktaş'a döndüğü iki kritik anda yenilen iki gol, fizik olarak tamam ama psikolojik olarak zor ayakta duran takımın kafasına sıkılan iki kurşun gibiydi adeta.
Beşiktaş'ta son 15 dakikada Necip, Ali Küçik ve İsmail sahadaydı. Schuster'in Ali ve Onur Bayramoğlu'nu (Manisa maçının sonlarında sahadaydı) merak etmesini takdir ediyorum. Beşiktaş adına önemli bir kazançtır Schuster'in bu hamleleri. Bu takım büyük beklentiler ve paralar ile kurulmuş olsa da teknik kadronun bu gençlere uzun vadede ihtiyaçları olduğunun farkında olması güzel. Ben Schuster'in genç oyuncu deneylerini göz boyamak için yaptığını düşünmüyorum. Manisa maçında ve bugünkü maçta Onur ve Ali sahaya girdiğinde maç kopmuş değildi henüz. Yani kritik anlarda sahada olmanın ne demek olduğunu anlamaları ve yaşamaları açısından önemlidir bu iki maç onlar adına. İkisinden gelen sinyaller de olumlu. Devam...
Son olarak Villas Boas ile bitirelim. Resimdeki fenomenin hemen solundaki genç adam Portekiz futbolunun gelmiş geçmiş en genç teknik adamı Boas ve henüz 33'ünde Avrupa'nın da en önemli ekol takımlarının birinin başında. Bobby Robson okulunda yetişmiş, Mourinho'nun yanında Porto, Chelsea ve Inter'de tecrübe ve kazanma alışkanlığı edinmiş bir teknik adam. Sezona Portekiz Süper Kupası'nı kazanarak başlamıştı ve üstüne koyarak devam ediyor. Porto ekolüne hayran olmamak elde değil. Bu kadar oturmuş bir sistem, kendi özkaynaklarını bu kadar verimli kullanabilme, son derece titiz ve başarılı transfer politikası...Ve sürekli başarı...Model alınması gereken bir yapı...Kıskanılacak kadar iyi...
NOT: Porto bu stada son geldiğinde "Quaresma&Beşiktaş taraftarı" aşkı başlamıştı. Bugün de Hulk böyle bir aşkı hakedecek kadar iyi oynadı. Nitekim taraftar onu da çağırdı tribünlere maç sonunda. 3 sene sonra bu forma altında görür müyüz onu? Zor...Ben Avrupa'nın iyi takımlarının onu yakın zamanda kapacağını düşünüyorum açıkçası.
20 Ekim 2010 Çarşamba
Doll, Rijkaard ve "Bizim Oğlancılık" felsefesi

Geçen sene ligimizde 34 haftada 18 teknik adamdan sadece 7 tanesi görevlerinden alındı ya da istifa etti. Bu oran, bir önceki sene daha ilk 9 haftada 10 teknik adamın işini kaybetmesine kıyasla gayet mantıklı bir orandı. Bugüne gelirsek eğer, bu haftakilerle beraber ilk 8 haftada 5 teknik direktör istifa etti ya da ettirildi. Yakın zamanda Yılmaz Vural cephesinden de bir istifa haberi duyarsak şaşırmayalım. Böylece biraz zorlama ile 08-09 sezonundaki istatistiği yaklaşacağız.
Bülent Uygun'un Buca'dan Eskişehir'e geçişi dışında diğer işini kaybeden teknik direktörler herhangi bir takım ile anlaşmadı. Muhtemel bir Rıza Çalımbay/Gençlerbirliği anlaşması da izleyebiliriz yakında. Kimbilir belki Rijkaard/Liverpool bile olabilir.
Bu hafta ise benim açımdan biraz hüzünlü ayrılıkların yaşandığı bir hafta. Bu topraklarda çalışması taraflı tarafsız herkes tarafından sevinçle karşılanan Rijkaard ve benim fikrime göre iyi işler yapmakta olan Thomas Doll görevlerinden alındı. Üstelik hiç haketmedikleri bir üslup yanlışlığı ile...
Thomas Doll olayına bir önceki yazıda değindim. Rijkaard hakkında bir kaç cümle etmem gerekir ise Galatasaray yönetiminin kendi ipini çektiği haftadır bu hafta. Futbolun dünü yok lafı çok klişedir ve bazen maalesef doğrudur. Ancak dünden kastımız da daha bir kaç ay öncesi olmamalıdır. Bu bir kaç ay öncesi de Adnan Polat'ın "her ne olursa olsun" Rijkaard ile yola devam edeceklerini biraz da popülist bir dille açıklama yaptığı tarihlere tekabül eder. Sözüm ona Rijkaard'a 2 yıl daha uzatma teklif etmişler ama Hollandalı bu teklifi "önce aldığı parayı haketme" sebebi ile geri çevirmiş. Bir kere Avrupalı ve bu kadar profosyonel insanlar bu tarz olaylara bizdeki gibi bakmazlar. Rijkaard'ın gözünde o sözleşmeye imza attığı gün o parayı haketmiştir zaten. Öyledir de zaten...Siz sözleşmeleri yaparken boşuna oraya tazminat ya da prim gibi ayrıntıları koymuyorsunuz. Birisini işten kovarsanız ona tazminat ödemek zorundasınız onu mağdur etmenizden ötürü. Prim ise adamın kazandığı başarı sonucu hakettiği, sizin onun işin yapmanın ötesine geçme durumuna ve başarısına biçtiğiniz değerdir. Yaptığınız mukavele, yani bu çalışanın maaşı, sigortası vs.vs. ise onun hakettiği paradır. Yani Rijkaard, Adnan Polat'a "dur başkan ben şunu bi hakedeyim, sonra helalleşiriz" diye birşey dememiştir. Düşüncesi bile komik!
Şimdi yönetimi sopalamaya devam etmeden evvel bir konuda da haklarını vereyim. Bu ayrılış şeklinin üslubu kötü olsa da en azından tazminat konusunda işin suyunu çıkarmadan (bildiğim kadarı ile pazarlıksız, Rijkaard ve yardımcılarına toplamda 6 milyon Euro'ya yakın bir para vererek) bu işi bitirdiler. FIFA'da 5 insan boyuna ulaşmış vukuat dosyalarımıza bir yenisi eklenmeyecek, buna sevinebiliriz. Velhasıl işin geri kalan kısmı hem Galatasaray adına hem de Rijkaard adına hoş olmadı.
Sportif başarı elbette önemli. Hele bizde hayati derecede önemli. Galatasaray'ın bu sene içinde bulunduğu durum da tam anlamı ile bir "başarısızlık". Türlü türlü sebepleri var. Rijkaard da bu sebeplerden biridir mutlaka. Ama tek suçlu değildir. Hele bu yönetimin olduğu yerde hiç değildir. Pazar akşamı malum Manisa maçının ardından statta toplantı yapan bir yönetim kurulunun verdiği manzaradan belliydi Rijkaard'ın gönderileceği. Hatta o akşam bir çok programda Rijkaard'ı gönderip, Karaman'ı getirip, onun takımı nasıl oynatacağına dair tartışmalar bile vardı. Neyse, işin şık olmayan tarafı, gönderileceği belli bir teknik adam, hele beğenirsiniz beğenmezsiniz Rijkaard (ve Neeskens) kariyerinde iki teknik adamı hafta ortasına kadar bekletmek&oyalamak kısmıdır. Çok bariz ki Galatasaray yönetimi, dağılan camiayı toparlama ve kendilerini aklama adına "biz dağıttık, bizim oğlan toplasın" mantığı ile camiadan birini getirecekti takımın başına. Bu tarz hamleler, yönetimlerin "kendini temize çıkarma" hamlelerinden başka bir şey değildir. Misal Tigana sonrası Rıza, misal Daum sonrası Aykut...Elbette ki Fatih Terim düşünüldü öncelikle. Konuşuldu, edildi ve belli ki Terim de önce Rijkaard'ın gitmesini şart koştu kendisinin gelmesi için (Milli Takım'a ikinci gelişinde de önce Ersun Yanal'ı gönderin demişti). Ama planlar bugün öğlen ters tepti. Araya belki bizim de bilmediğimiz hesaplar ve egolar girdi ve bu iş olmadı.
Şimdi ne olacak? Muhtemelen ihale Tugay'a kalacak gibi gözüküyor. En azından bu haftasonu oynanacak Fenerbahçe maçı için. Yönetim bombayı satacak birini bulamayınca en uygun aday o bence. Fener maçında alınacak olası iyi bir sonuç ile de "bakın biz seçtik mi böyle adam seçeriz" diyip onunla yola devam edilir. Hakan Şükür'lü, Hagi'li bir senaryo da olabilir. İşin gerçeği, seçim ne olursa olsun camianın içinden birini bu karmaşadan çıkmak için maşa olarak kullanacaklar. Fatih Terim blöfü gördü ve yemedi bana kalırsa. Benim yanacağım kısım ise Tugay'ın bu karmaşada harcanma olasılığıdır. Yıllarca Premier Lig'de oyuncu olarak ve ardından kısa da olsa antrenör olarak yaptığı saygın kariyeri umarım bu toz duman ortamda heba etmez. Bana kalırsa Ada'dan Türkiye'ye dönmesi de tamamen hataydı ama oldu.
Toparlamak gerekirse Doll ve Rijkaard özelinde kulüplerimizin yönetim anlayışı yine göçük altında kalmıştır. Görüldüğü üzere İstanbul veya Anadolu farketmiyor. Küçük hesapların peşinde koşan yöneticiler ve kendi pisliklerini başkalarına temizletme adına her daim sarıldıkları "bizim oğlancılık" zihniyeti. Olan da bu ateşten gömleği giymeyi kariyerlerinin fırsatı olarak gören ve kariyerlerini başlamadan bitiren teknik adam adaylarına oluyor.
NOT: Galatasaray taraftarları arasında güzel bir oluşum başlamış. Ben de diğer bloglardan gördüm. Yönetime tepki olayı değil, Rijkaard'ı hakettiği gibi uğurlama amaçları...Link altta...Umarım yeterince toplanabilirler ve ezerek, döverek, sevgi manyağı ederek karşıladığımız bu yıldızlardan birini bu sefer yanında sadece menajeri ya da tercümanı olmadan, binlerle ve yine tezahüratlarla uğurlarlar. Böylece Türkiye'de daha önce hiç görmediği bir resmi görmüş olur hayatında...
http://www.footballove.com/2010/10/20/rijkaardimizi-ugurluyoruz/
Masumiyetin Ziyan Oldu!
Son yıllarda ligimize daha önce hayal bile edemeyeceğimiz kariyerde teknik adamlar gelmeye başladı. Çok değil, 10 yıl öncesine kadar belki, ismini cismini duymadığımız oyuncular ve teknik adamlar ülkemizin futbol gündeminden gelip geçerken, yakın zamanda Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırmış Del Bosque, kısa da olsa Inter kariyerine sahip Lucescu, Lazio ve Dortmund efsanelerinin yaratıcıları Zeman ve Scala, önemli bir Real Madrid kariyeri olan Toshack ve son olarak yine bir Şampiyonlar Ligi kupası sahibi Rijkaard...Bu isimler ligimizin lokomotifi olan "3 Büyükler" de çalışmış isimler. Ancak geçen sene Ankaragücü ve Gençlerbirliği de Roger Lemerre ve Thomas Doll isimleri ile hem herkesi şaşırttı, hem de bu tarz kariyerli teknik adamların ciddi çalışmalar sonucunda, Türkiye'de "diğer" takımlarda da görev alabileceğini herkese gösterdi.
Aslına bakarsanız bu isimler arasında ben uzun vadede en çok Gençlerbirliği&Thomas Doll evliliğinden bir verim elde edilebileceğini düşünmüştüm. Geldiği kulüp her ne kadar "tek adam" mantığında yönetilse de, tesisleşmede ve ekonomik anlamda iyi durumda olması sayesinde Alman hoca ile uzun vadeli bir çalışma sonucunda belirli başarılar kazanabileceklerini düşünmüştüm. Thomas Doll'un kısa teknik adamlık kariyerindeki en büyük çıkışı, Hamburg'da genç bir takımla 05-06 sezonunda elde ettiği Bundesliga 3.lüğü ve Inter-Toto şampiyonluğu olsa da, oynattığı futbol ve vizyonu ile sıfırdan başlanan bir projenin lideri ve imajı olabilir diye umut etmiştim. Thomas Doll tarafından olmasa da İlhan Cavcav tarafından, zaten beklediğim hayal kırıklığına bugün itibari ile uğratılmış durumdayım. Her zamanki gibi tazminat mevzuları ile işin cılkını çıkarıp nahoş bir şekilde kulüp ile ilişkisi kesildi Doll'un.
Şahsi fikrime göre çok da başarısız bir sezon geçirmedi Doll geçen sezon. Genç oyuncular ile çalışma konusunda zaten istekli ve başarılı olan bu iyi niyetli teknik adama, bana kalırsa son yılların en zayıf Gençlerbirliği kadrosu teslim edildi geçen sene. Ahmed Hassan'lı, Ali Tandoğan'lı, Skoko'lu kadrolardan sonra genç ve yurtdışı kökenli oyuncular ile sözleşmeler yapıldı ve Doll ile Avrupa fundementaline sahip, belli aralıklarla takviye yapılıp güçlendirilebilecek, temeli sağlam bir kadro üzerinde başlanacak bir projenin ışığını vermişlerdi bana. Yine de bu tecrübesiz ve isimsiz kadronun içinde Mustafa Pektemek başta olmak üzere, Hurşut ve Aykut Demir gibi gelecek için umut veren isimler parladı. İzlediğim bazı maçlarda ise bu takımın elbette takviye edilerek ligin ilk 5 sırası için savaşabilecek bir kaliteye ulaşabileceğine ikna olmuştum.
Bu sezon başında da prensiplerine bağlı kalarak Billy Mehmet ve Ermin Zec gibi dışarıdan potansiyelli isimler alındı. Altyapıdan Samet Aybaba zamanında takıma kazandırılan ve çok şeyler beklenen Soner Aydoğdu'dan daha çok yararlanılmaya başlandı. Geçen sene altyapısı oluşturulan takımın üstüne belli eklerle projeye devam edildi. Her ne kadar çok parlak sonuçlar alınmasa da biraz daha sabır ile başarının gelebileceğine Cavcav ve yönetim inanmadı ve Doll gitti. Üstelik bu projenin saygınlığının gerektirdiği bir şekilde değil. Önce Cavcav haftasonu açıkladı Doll'un gideceğini. Ardından tazminat mevzuları yüzünden anlamsız bir şekilde takım ile antremanlara çıktı Alman hoca ve bugün bu sefer resmi olarak açıklandı evliliğin sona erdiği.
Şimdi ne olacak ben size söyleyeyim. Yine ligimizin gezgin teknik adamlarından biri ile (muhtemelen Rıza Çalımbay, Giray Bulak, Güvenç Kurtar) anlaşılacak. Ne varsa "bizim çocuk" larda var denilecek ve takıma yine gezgin "abi" ler katılacak ve tabiri caizse bu kadronun masumiyeti bozulacak. Sonra ne olacak peki? Şampiyon mu olacak Gençlerbirliği? Tabii ki hayır...Bir kaç maç bu taze kan zırvaları ile kazanılmış maç ve ardından yine aynı hikaye. Olan da Doll ile başlanan ve pırıl pırıl isimlerle kurulan bu "kirlenmemiş" takıma olacak...
Açıklamaları, dobralığı, farklı duruşu, ismi ve hatta giyim tarzı ile bu kısır lige benim adıma çok renk katan Doll'un gidişine üzüldüm. Gençlerbirliği'nin bundan sonraki düşeceği hallere ise inanın hiç üzülmeyeceğim. Hakediyorlar çünkü...
18 Ekim 2010 Pazartesi
İçimizdeki "Arda" aşkı!
Bizim Türk futbolunun 80'lerde ve 90'ların ilk yarısında neden "kaybedenler kulübü" nün en daimi üyelerinden biri olduğunu aslında eski futbolcuların açıklamalarından kolayca anlayabiliriz. Sergen ve Mustafa Doğan'ın geçen hafta Volkan Şen'in çok konuşulan olayını normalleştirmeye çalıştığını ağzım açık dinlemiştim. Bugün de Tanju'nun açıklamalarını okurken aynı şaşkınlığı yaşadım. Açıklama şu:
"Arda'nın Türk futboluna ve Galatasaray'a ne verdiğini tartışmak gerekir. Bu kadar çabuk yıldız demek doğru değil. Yıldız futbolcu dediğin takımı 2-0 yenikken 3 gol atıp maç kazandıran oyuncudur. Arda nerede ne yapmış? Galatasaray'ı tek başına şampiyon mu yapmış? Skoru değiştirme özelliği yoki hava topu özelliği yok, şut atamıyor, golcü değil. Medya Arda'yı yıldız yaptı. Benim için yıldız Baros'tur, Guti'dir, Alex'tir"
Arda malum son günlerin en popüler ismi. Bir kere Arda üzerinden bu kadar çok insanın yorum yapıp, şu malum sakatlık konusunun sakız gibi uzatılmasının tek bir sebebi var o da aslında herkesin ucundan
kenarından azıcık da olsa Arda olmak istemesi. 20'li yaşların başında, inanılmaz paralar kazanan, futbol gibi size her kapıyı açan bir sektörün bu ülkedeki en gözde ve sempatik ismi olan ve bir de üstüne Türkiye'nin en güzel kadınlarından (kamouyu fikri, beni bağlamaz) biri ile beraber olan, yani Türkiye şartlarında bir nevi "Beckhamvari" bir yaşam süren genç bir adam Arda. Haliyle gencinden yaşlısına herkesin içinde olan bir uktedir bu hayatın tadına bakabilmek. Erman Toroğlu ve Tanju da bu uktelerin dile gelmiş halleridir ekranda. Hele Tanju'nun kendi futbol hayatını nasıl yaşadığını düşündüğümüzde şu açıklamayı yapma hakkını kendinde görmesi ne ironik değil mi?
Arda ile ilgili söyledikleri çok da önemsenecek şeyler değil işin gerçeği. Çünkü bu genç adam öyle ya da böyle günümüzün Türkiyesi'ndeki bu topraklardan çıkma tek yıldızdır. Ötesini tartışmaya bile lüzum yok. Ancak onun yıldız futbolcu tanımı hakikaten o dönemde futbolun nasıl algılandığına iyi bir örnek. Bugün Messi Barcelona'da iken, Ronaldo da Manchester ya da Real'in içinde iken, yani bir takımın içinde yıldız statüsü almışken artık futbolda 3 gol atan, 5 çalım atıp 4 ters takla atan adamlara uzun vadede yer olmadığını hepimiz biliyoruz. Çünkü bu futbol bize gösterdi ki Lampard'lar, Gerard'lar, Milito'lar, Puyol'lar ve Arda'lar da birer yıldız. Hem de en parlayanından...O yüzden Tanju tanımlamalarını bir daha gözden geçirmen gerekir. Ya da geçirmeyip her nerde isen orda kalman ve bizim seni Neuchatel maçındaki efsane performansın ile hatırlamamız daha iyi olur. Çünkü sen yukarıdaki fotoğrafı verdiğin gün kaybettin bu açıklamayı yapma hakkını!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















.jpg)