UEFA Avrupa Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
UEFA Avrupa Kupası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2010 Perşembe

Ne zamana kadar Hakan?

Schuster'in deplasman maçlarına yaklaşımı bu maçta da aynıydı. Kontrolü ele alma ve oyunun temposunu ayarlama adına özellikle 2. bölgede çok fazla pas yaptılar. Hücum opsiyonlarının sınırlı olması aslında Schuster'e fazla da bir seçenek bırakmadı bu son iki maçta. Defansın uyumsuzluğu bu kontrollü oyunda dahi devam etti. Hilbert yine kendi kanadından Sofya'nın 7 numaralı oyuncusunu üç kritik pozisyonda kaçırdı. Bu hatalar öylesine kritik ki aslında sadece pozisyonlar gol ile sonuçlanmayınca halının altına itilen tozlar gibi üstünden geçilip gidiliyor bu arızaların. Manisa maçı örneğindeki gibi rakip bu açıkları değerlendirince ortaya dağınık ve bilinçsizce hücum eden bir takım çıkıyor akabinde. Bu yüzden Schuster ne kadar oynatmak istediği felsefede ısrar ederse etsin işe bu takımın takım savunmasını ve defanstaki uyumsuzluğu gidererek başlaması gerekir. İki maçtır İsmail'de ısrar ediyor pozisyon bilgisi zayıf olsa da hızı ve dinamizmi yüzünden. Ersan'ın üstüste 6. maçı oldu yanılmıyorsam. Ama öyle ya da böyle ne kadar yamanmaya çalışırsa çalışılsın bu arızalar her zaman başgösteriyor.

UEFA'da kazanması gereken bütün maçları kazandı Beşiktaş ve 2.tura çıkmayı garantiledi. Dışarda Rapid ve içerde Sofya galibiyetleri ile bu akşamki galibiyet kağıt üzerinde olması gerekenlerdi. Deplasmandaki Porto beraberliği ise piyangodan çıktı. Schuster'in grup maçlarındaki sistemi tuttu. Bundan sonraki turda tekrar gruplara gidilse idi belki Beşiktaş'ın üst turlar için şansı daha fazla olacaktı ama şimdi farklı bir kulvar ve anlayış gerektiren eleme maçlarına geçiliyor.

Bu akşam 3 oyuncu değişikliğini de sakatlıklar yüzünden kullandı Schuster. Kulübe zaten mevcut sakatlar yüzünden fazladan bir kaleci ve sakat Querasma ile takviye edilmişti. Bu kadar sakatlığı şansızlık ile açıklamakta zorlanıyorum işin gerçeği.

Hakan'ın kalecilik yetenekleri konusunda giderek karamsar bir hale bürünüyorum. Bir kaleci elbette hatalı gol yer. Haftasonu Cenk'in yediği gibi. Ama bir kaleci her zaman aynı hata ve aynı eksiği yüzünden gol yiyemez. Hakan'ın yan toplara çıkarken yaptığı zamanlama hatası yüzünden kariyerinde yediği kaçıncı gol ben sayamadım. Çalışma ile aşılabilecek bir sorunu sadece özgüven eksikliğine bağlayamam. Mutlak suretle bu eksiğini gidermesi lazım yoksa 1. kaleci başladığı sezonu 3. kaleci olarak tamamlayacak.

5 Kasım 2010 Cuma

Ersan, Nihat ve "Brezilyalı Türk" Bobo...

Beşiktaş'ın form durumu ve maçın bir "Dragao deplasmanı" olması maç öncesi beklentilerin düşük düzeyde tutulmasının sebepleriydi. Aslında dün akşam bu grupta beklenen sonuçlar (Porto ve Rapid'in CSKA önündeki galibiyetleri) göz önüne alındığında Beşiktaş için hedef maçı grubun son maçı olan İnönü'deki Rapid maçı olacaktı. Ancak dün geceki sürpriz skorlar Beşiktaş'ı iyice rahatlattı ve hedef maçın bir maç öne çekilip bir sonraki maç olan CSKA maçına kaymasına sebep oldu. Hiç şansı kalmadığı düşünülen CSKA ise artık Beşiktaş'ı yenmek için varını yoğunu ortaya koyacak şansını son maça taşımak için. Grubun şifresi çözüldü gibi aslında. Porto'nun bir kazaya uğramaması durumunda Beşiktaş'a 2 maçta alacağı 1 puan yetecek bir üst tur için.

Saha içine geçmeden maç sonuna gidip Schuster'in açıklamalarına bakalım. Nihat hakkında herkesin onun bu tür gollerini özlediğini, İspanya'daki oyun stilini bildiklerini ve onun attığı bu golün kendisine olan güvenini tekrar kazandıracağını ve bu tarz şutları denemeye devam etmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu cümlenin tamamı onun Nihat'ı neden ısrarla sahada tuttuğunu açıkça anlatıyor. Nihat bu 1.5 senelik 2.Türkiye macerasında o kadar diplerdeki aslında hepimiz onun La Liga'da rüya gibi geçen senelerini unuttuk haklı olarak. Birkaç sene öncesine kadar harika gol vuruşlarına sahip olan, uzaktan şut tehditi olan ve özgüveni yüksek, lider vasıflı bir oyuncu iken, 2010'un Nihat'ını kendine güveni kalmamış, sinirli ve beyninin ayaklarına hükmedemediği sıradan bir oyuncu olarak tanımlamak mümkün. İşte Schuster'in onu maç sonu açıklamasının başrolüne koymasının sebebi, bu takımdaki eksik olan bazı temel meziyetlerin onun İspanya'dan bildiği potansiyeline güvenerek Nihat tarafından bertaraf edilebileceğine inanması ve bu maçta da buna dair küçük emareler görmesi. Elbette Nihat'tan o yıllardaki kadar etkili, hızlı ve güçlü olmasını bekleyemeyiz. Ancak gol vuruşu, şut ve liderlik kaybolan özellikler değildir. Nihat'taki bu özgüven eksikliği bu tarz özelliklerinin hepsinin üstünü örtmüştü. Bu maçta ise bu şut tercihlerinde daha akıllı davranması, maç sonuna kadar ayakta kalabilmesi ve geçen maçların aksine "aksi" yapısını bastırabilmesi belki Schuster'in asık suratının neden düzeldiğini açıklar bize. Ancak önümüzdeki maçlar için bu tek bir maçın onun üzerinde itici bir güç olmasını beklemeli miyiz sorusunun cevabını verirken ben çok pozitif olamıyorum. Geçen sezon sonundaki birkaç maçlık kıvılcım, bu sezon başındaki kıpırdanmanın ardından istikrarlı bir Nihat izleyememiştik. Her seferinde yukarıda saydığım beyin/ayak koordinasyonu sağlamada problemler yaşadı üzerinde hissettiği baskıdan ötürü. Takımın mevcut durumunu düşündüğümüzde Nihat'ın performansı ve istikrarı da biraz takıma bağlı aslında. Önümüzdeki dönemde gelecek pozitif sonuçlar esnasında Nihat'ın (skora katkı yapmasa bile) sahada yer alması bile onun tükenen kredisini ve özgüvenini arttıracaktır. Ancak Schuster'in ondan beklentisi bu özgüven ile beraber bu takımın kısmen eksikliği olan liderlik, uzaktan şut tehdidi ve gol vuruşu gibi kimi özelliklerin onun tarafından giderilmesi.

Saha içi hakkında birkaç noktaya değinmek istiyorum. Farklı olanlardan giderek kısa bir analiz yapalım. Geri dörtlüye iki maçtır yapılan Ersan takviyesi, bilinen "önde yakalanma" problemini çözme konusunda teorik olarak fazla işe yaramasa da defansa bir dinamizm ve çabukluk getirdiği apaçık. İlk toplara basma ve birebirde kulübeye gönderdiği Zapo'dan kat kat iyi. Dün maçın sonlarında çizgiden çıkardığı o topa muhtemelen mevkidaşları hamle bile yapamazdı. Bunlar artılar...Ancak basit hata yapma konusunda 23 yaşının da verdiği etki ile Zapo'dan geri kalır yanı yok. 2 kritik top sektirdi dün...Yerleşme ve pozisyon almada da sıkıntı yaşıyor ancak bunun sorumlusu sadece onun bireysel yetersizliği değil, defansın kalan 3'lüsünün de o kadar maç beraber oynamalarına rağmen hala beraber hareket edememeleridir. Özellikle Hilbert hücuma katkı ve rakibi karşılama anlamında o mevkiyi hakkı ile doldurabiliyorken, arkadaşları ile uyum konusunda çok eksik. Buraya yapılacak takviye daha önce de değindiğim gibi kesinlikle konuşarak, hatta gerekirse bu adamların kafasına vurarak onları her daim maçta tutacak lider vasıflı bir oyuncu olmalı. Gidip bir Toraman veya bir Zapo daha alınacaksa hiç uğraşılmasın. Ya da Ersan'da ısrar edilsin ki en azından birkaç sezon sonrası için bir stoper kazanma konusunda adım atılmış olsun.

Aurelio'nun varlığı orta sahaya zeka ve alan paylaşma konusunda pozitif katkılar getirdi. Sezon başından beri ısrarla sol önde denenen Holosko nihayet yarım devre de olsa bu maçta sağ taraftaydı ve bu yarım devrelik performansı bile bence şu ana kadar gösterdiklerinden fazla idi. O bölgenin adamı Tabata değil, Nihat hiç olmadı ve hücum opsiyonlarının eksikliği yüzünden Hilbert zaten olamaz. Holosko biraz istikrar yakalarsa orada devam eder. Son bir çift laf da Bobo'ya gelsin. Hakikaten ayakları biraz daha çabuk olabilse çok üst düzey bir golcü olabilirmiş. İkinci yarıda soldan Üzülmez'in, sağdan Hilbert'in altıpasa yaptığı iki güzel orta onun yavaşlığı yüzünden iyi pozisyon alamaması ile heba oldu. Ama topla münasebeti, gücü, ayakları yavaş olsa da vücudunu kullanarak dengeli bir yapıya sahip olması onu gol vuruşlarının ötesinde iyi bir hücum oyuncusu yapıyor. Özellikle bu sene...2 sene öncesine kadar 23 yaşında, Brezilya Milli takımı için adı geçen ve ŞL'de birkaç maç da olsa kendini göstermiş gelecek vaad eden bir oyuncu idi. Bazı Rus takımları ve Bordoux, Saint Etienne gibi takımlar onun için 10 milyon Euro seviyelerine çıkmıştı bonservisini alma adına. Şimdi her ne kadar o günlerinden daha da iyi olsa, geride kalan her sene onun değerini düşürecektir. Bu yüzden Beşiktaş'ın Bobo ile olan uzun süreli beraberliği için bu sene kritik sene. Avrupa vitrini sayesinde iyi paralara elden çıkarılabilir sezon sonunda. Olmaz ise elde tutulmalı çünkü bu fiyatlara bu kadar gelişim gösteren bir oyuncuyu bulmak çok kolay olmaz Beşiktaş adına. Hatta son zamanlardaki dedikodular doğru ise Nobre elden çıkarılıp "Brezilyalı Türk" kontejyanı Bobo ile kullanılmalı.

Beşiktaş'a artılar katan bir maç oldu. Kötü gidişin üstüne iyi oyun ile sonuç alabileceklerini ve Porto gibi bir takımı zorlayabildiklerini ördüler. Kaybetmeye alışmanın köşesinden döndüler ve şimdi taze bir Querasma katkısı ile sezon başındaki görüntülerine dönebilirler.

NOT: Maç sonu Beşiktaş'ın her iki bek mevkiinde de kullanabileceği bir oyuncu bulma konusundaki arayışının cevabını Porto'da bulabileceğini düşündüm. Uruguaylı Fucile Güney Afrika'da dikkatimi çekmişti. Milli Takımında sol bekte görev yaparken dün Dragao'da sağ kanatta idi ve oldukça başarılı bir oyun ortaya koydu. Hızlı, kuvvetli ve en önemlisi defansta nerde durması gerektiğini bilecek kadar zeki...Sporx.com'da bugün Fucile'nin menajeri ile görüşüldüğü hakkından bir haber vardı sanki yönetim bir gece önce aklımdan geçenleri okumuş gibi. Bu haber doğru ise yöneticiler çok doğru bir adresteler bence...

Steven Gerrard

Carragher maç sonrası onun için "Liverpool tarihinin en iyisi" gibi iddialı bir nitelendirme yaptı. Carragher'ın kendisi de şimdiden kulübün efsane isimleri arasına adını yazdırmış durumda ancak Kenny Daglish, Kevin Keegan, Ian Rush ve Robbie Fowler gibi efsaneleri bünyesinden çıkaran Liverpool'da bu tarz bir benzetmenin yapıldığı bir futbolcunun hakikaten sıradışı bir futbolcu olması lazım ki bunu haketsin. Steven Gerrard ise belki yetenek olarak yukarıdaki bazı isimlerin gerisinde olabilir ama Fowler sonrası üzerine ölü toprağı serpilmiş bu takımı ayağa kaldıran adamdır. Bu takımın ruhudur, isyanıdır ve tarihe kazınmış duruşunun simgesidir. Tıpkı onu "en iyi" yapan Carragher gibi...

Dün gece de Carragher'a bu cümleleri söyletecek kadar büyük bir etki yaptı takımının ve oyunun gidişatına Gerrard. Napoli için işler onun oyuna girişine kadar yolunda gidiyordu. Bu sene kaptan ve Torres dışında iyice sıradanlaşan takımın dün akşam sahada olan oyuncuları bu maçı çevirmekten çok çok uzaktılar. Gerrard ise bu takımın asıl sahibi benim dercesine kenarda bile kaptanlık pazubantını kolunda tutuyordu ve oyuna da bu şekilde girdi. Attığı ilk gol onun hiç bir zaman pes etmeyen inatçı karakterini, ikinci gol en zor anlardaki soğukkanlılığını ve sorumluluk alışını, son gol ise ne kadar zeki bir oyuncu olduğunun ispatı gibiydi.

Gerrard için belki "en iyi" sıfatını kullanmak biraz iddialı olabilir şahsi fikrime göre ama kulüp tarihinin en etkili ve lider oyuncularından biri olduğunu sanırım herkes kabul edecektir.

22 Ekim 2010 Cuma

Dolmabahçe'den bir "Yeşil Dev" geçti!


Dün akşam İnönü Stadı maç sonunda, tıpkı 3 sene öncesinde olduğu gibi bir başka Portoluyu alkışlıyordu. İsmi-cismi farklı oyunculara bayılır Beşiktaş taraftarı tıpkı Q7'de olduğu gibi. Hulk da isminin dışında, oyunu ile sadece Beşiktaş taraftarının değil, 2-3 senedir Avrupa'nın da gündeminde olan bir oyuncu.

86 doğumlu Givanildo Vieira de Souza, nam-ı diğer Hulk, bilekleri yumuşak, tipik bir "inceci" Brezilyalıya benzemiyor. Stil olarak ilk bakışta hafiften bir Ailton'u andırma durumu var ama onun topla münasebetini gördüğümüzde vatandaşından kat kat fazla meziyetleri olduğunu anlıyoruz. Lakabını ve formasındaki ismini aldığı çizgi roman karakteri kadar güçlü bir kere. Dün akşam da ikili mücadelelerde fiziğini ne kadar etkili kullandığına şahit olduk. Ama bu iri cüssesine rağmen müthiş bir hıza ve ivmelenmeye sahip. İkinci yarıda Falcao'nun çıkışının ardından tek santrafor olarak oynadı ve Zapo&Toraman'ı neredeyse topla her buluştuğunda zora soktu. Uzaktan şutları çok etkili ve ileride çok hareketli, sürekli yer değiştiren bir oyun karakterine sahip. Gücü ve sırtı dönük oyunu sayesinde hedef santrafor oynayabildiği gibi, hızı ve tekniği sayesinde kanatlarda da görev yapabiliyor.

Brezilyalı devin Porto'ya gelişi ise 3 sene öncesine tekabül eder. Yani Quaresma'nın Inter'e satıldığı seneye. Bu meziyetlere sahip bir oyuncuyu acaba Porto, Brezilya'nın hangi sahillerinde keşfetti diye sorabilirsiniz ama cevap Brezilya'da değil Uzakdoğu'da saklı. Çünkü Hulk Porto'ya gelmeden evvel Japonya'da oynayan en yetenekli ve popüler futbolculardan biri idi. Uzakdoğu futbolu bize uluslararası turnuvalar dışında çok yabancı olduğundan haliyle böyle bir yetenekten bir çok kişinin haberi yoktu. 4 senesini geçirdiği Japonya'da hem 1. hem de 2.ligde oynadı. İki sezon 38 maçta 25 gol ve 42 maçta 37 gol istatistikleri yakalayınca Porto'nun, doktorasını "yetenekli Brezilyalı futbolcu bulma" üstüne yaptığı izleme komitesinin radarına takıldı. Bu komitenin keşiflerinden bazılarının Manchester United'lı Anderson, Wolfsburg'lu Diego, eski Barca'lı Deco olduğunu söylersek Porto ekolünün nasıl yaratıldığı hakkında da ufak bir fikir sahibi olabiliriz. 2008-2009 sezonunda da son keşif Hulk ekibe katıldı. Hem de sadece 5.5 milyon Euro gibi bir rakama. Mükemmel bir optimizasyon çalışması...Maksimum fayda, minimum maliyet! Ama tıpkı yukarıda saydığım isimleri satarken kazandıkları inanılmaz paralar düşünüldüğünde Hulk'ta da aynı ışığı görmüş olacaklar ki kontratına serbest kalma ücreti olarak 40 milyon Euro gibi bir rakam iliştirmişler. Yani Hulk Beşiktaş'a en azından bir kaç sezon gelemez!

İlk sezonunda Lisandro Lopez ve Cristian Rodriguez'in arkasında 3. forvet iken, mükemmel performansı ile bu yıldızlardan daha fazla konuşuldu. UEFA tarafından da "en iyi çıkış yapan ilk 10 oyuncu" olarak çevirebileceğimiz "Top 10 Rising Stars" listesine alındı. Ertesi sezon Lisandro'nun Lyon'a gidişi ile de bu takımın şu anda Falcao ile birlikte en önemli oyuncusu konumunda.

Bu sezona da mükemmel bir başlangıç yaptı Brezilyalı oyuncu. 12 maçta 11 gol! Bu performansı ile muhtemelen bir veya iki sene içinde Avrupa'nın lokomotif kulüplerinden birine transfer olacaktır. Beşiktaş taraftarı da beklentilerini bir süre ertelemek zorunda kalacak maalesef.

21 Ekim 2010 Perşembe

Porto'yu kıskanıyorum...


Futbolun bütün doğrularını yapmak için çaba gösterseniz ve kimi zaman bunu başarabilseniz dahi bazen iki kere iki dört etmiyor. Bugün iki kritik zamanda yapılan iki çok basit hata, Beşiktaş'ın eksik kadrosuna rağmen doğru taktik ve rakibe özel iştahı ile başabaş götürebileceği bir maçı kaybetmesine sebep oldu.

Hakan ve Zapo'nun yaptıkları hataların üstüne fazla konuşmaya lüzum yok. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki iki oyuncunun da maalesef kariyerleri boyunca hep eksik olan bazı zaaflarından yenildi bu iki gol. Hakan'ın kendini geliştiremediği en büyük eksiği yan toplardır yıllardan beri. Elbette her kalecinin zor zamanları olur. Ancak Hakan özgüvenini kaybettikçe daha da geriye giden bir yapıya sahip. Bir süre için dinlendirilmesi hem onun kendini toparlaması açısından hem de sezona mükemmel giren Cenk'in formayı hakettiği zaman alabileceğini görmesi açısından faydalı olacaktır. Zapo'ya gelirsek bugün Hulk'un attığı 2. goldeki zamanlama hatasının aynısını iki sene evvel Saraçoğlu'nda yapmıştı ve Guiza mükemmel bir aşırtma golü atmıştı onun sayesinde. Elbette sadece bu iki hata değil, özellikle birebirlerde ayaklarının yavaşlığının da etkisi ile ya çalım yiyor ya da müdahalelerde zamanlama hatası yapıyor. Schuster'in bu sisteminde tolere edilemeyecek bir zaaf bu. Bu sisteme en uygun adam sezon başında bağlarını koparınca eldeki 4 stoperden zorlasanız da sisteme uygun 1 stoper çıkmıyor. Devre arası ya Sivok'un dönmesi için dua edilecek ya da Zapo&Ferrari'den biri ile yollar ayrılıp Inter'deki Ivan Cordoba ya da Liverpool'lu Carragher tarzı sert, çabuk, kademelere hızlı girebilen bu defansı yönetebilecek bir adam alınacak.

Maça dönersek, Schuster oyuna defansif bir 4-3-3 kurgusu ile başladı. Diziliş Manisa maçını andırsa da, Ernst defansın hemen önünde, Necip ve Tabata bu orta 3'lüde alanı daraltmaya çalışan bir anlayış ile sahadaydılar. Takım savunmaya geçtiğinde Nobre de bu 3'lüye ortadan destek verdi. Hakan'ın hatasından yenilen gole kadar da Porto'yu gayet iyi durdurmayı başarmışlardı. Hücumda ise haliyle Quaresma ve Guti'nin eksikliği hissedildi. Ernst de daha defansif bir anlayış ile sahada olunca topu ileri taşıyan oyuncu bulmada problem yaşadılar. Beşiktaş'ı burada dizginleyen en önemli etken de Porto'nun ön alanda yaptığı müthiş baskı idi. Bu baskıyı açmak için lazım olan İspanyol sakat olunca toplar hep şişirildi. Buna rağmen sağ kanatta Hilbert ve Ernst organizasyonuna zaman zaman Nihat da katılınca bu kanatta 3 net pozisyon buldu Beşiktaş. Nihat İspanya'da edindiği golü koklama ve çerçeveyi bulma melekelerini yitirmemiş olsa bu pozisyonlardan 2 tanesi gol ile sonuçlanabilirdi. Olmadı...

İlk yarının sonlarında oyunu Beşiktaş lehine çeviren pozisyon yaşandı. Porto 10 kişi kaldı. 33 yaşındaki, Portekiz'in yeni Mourinho'su olması beklenen teknik direktör Andre Villas Boas defans kurgusunu düzenlemek için ikinci yarıya sakatlanan Falcao'yu oyundan alarak çıktı ve dengeler tamamen Beşiktaş'a döndü. Özellikle sağ taraftan Ernst&Hilbert işbirliği o kadar verimliydi ki her an golü bulabilirdi Beşiktaş. Soldan, sağdan ve ortadan rakibi zorladılar ancak bu baskının zirve yaptığı anda bu kez de Zapo'nun hatası ile 2. golü yediler. Bu kadar eforun üstüne böyle basit bir gol yenilince direnci de kırıldı Beşiktaş'ın ve oyunun kalanında o iştahlarını da kaybettiler. Hikayenin kalanını anlatmaya gerek yok. Tüm ibrelerin Beşiktaş'a döndüğü iki kritik anda yenilen iki gol, fizik olarak tamam ama psikolojik olarak zor ayakta duran takımın kafasına sıkılan iki kurşun gibiydi adeta.

Beşiktaş'ta son 15 dakikada Necip, Ali Küçik ve İsmail sahadaydı. Schuster'in Ali ve Onur Bayramoğlu'nu (Manisa maçının sonlarında sahadaydı) merak etmesini takdir ediyorum. Beşiktaş adına önemli bir kazançtır Schuster'in bu hamleleri. Bu takım büyük beklentiler ve paralar ile kurulmuş olsa da teknik kadronun bu gençlere uzun vadede ihtiyaçları olduğunun farkında olması güzel. Ben Schuster'in genç oyuncu deneylerini göz boyamak için yaptığını düşünmüyorum. Manisa maçında ve bugünkü maçta Onur ve Ali sahaya girdiğinde maç kopmuş değildi henüz. Yani kritik anlarda sahada olmanın ne demek olduğunu anlamaları ve yaşamaları açısından önemlidir bu iki maç onlar adına. İkisinden gelen sinyaller de olumlu. Devam...

Son olarak Villas Boas ile bitirelim. Resimdeki fenomenin hemen solundaki genç adam Portekiz futbolunun gelmiş geçmiş en genç teknik adamı Boas ve henüz 33'ünde Avrupa'nın da en önemli ekol takımlarının birinin başında. Bobby Robson okulunda yetişmiş, Mourinho'nun yanında Porto, Chelsea ve Inter'de tecrübe ve kazanma alışkanlığı edinmiş bir teknik adam. Sezona Portekiz Süper Kupası'nı kazanarak başlamıştı ve üstüne koyarak devam ediyor.  Porto ekolüne hayran olmamak elde değil. Bu kadar oturmuş bir sistem, kendi özkaynaklarını bu kadar verimli kullanabilme, son derece titiz ve başarılı transfer politikası...Ve sürekli başarı...Model alınması gereken bir yapı...Kıskanılacak kadar iyi...

NOT: Porto bu stada son geldiğinde "Quaresma&Beşiktaş taraftarı" aşkı başlamıştı. Bugün de Hulk böyle bir aşkı hakedecek kadar iyi oynadı. Nitekim taraftar onu da çağırdı tribünlere maç sonunda. 3 sene sonra bu forma altında görür müyüz onu? Zor...Ben Avrupa'nın iyi takımlarının onu yakın zamanda kapacağını düşünüyorum açıkçası.

30 Eylül 2010 Perşembe

Schuster için 2. sınav zamanı!


Beşiktaş adına maçın en heyecanlı ve gerilimli anı Quaresma'nın sağ arka baldırını tutarak kendini yere bıraktığı andı sanırım. Portekizli'nin takım içinde öyle büyük bir etkisi var ki takım arkadaşları ve hatta kenar bile fazlasıyla panik yaptı sakatlık sonrası. Öyle ki yedek kulübesinde bir süre tedavisi devam etti. Kötü haber de maçın ardından geldi. En az 3 hafta yok Q7! 

Onun varlığı elbette çok önemli ama bu sakatlık sonrası sahadaki ve kenerdaki görüntü Querasma'ya bağlı değil adeta bağımlı bir tabloyu gösterdi bize. O, saha içinde olduğunda ve takım ileri çıkamadığında ister istemez onun üstüne yıkılıyor oyun. Eskiden sıkışınca Hakan Şükür'e şişirmek diye bir kavram vardı Türk futbolunda. Biraz da abartarak ama gerçekçi bir şekilde Beşiktaş ve Quaresma için de bunu söyleyebiliriz. Q7'siz Beşiktaş o ilk yarının son 15 dakikası ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi.

İkinci yarıda ise kendine gelmiş, sakin, ayağa pas yapan ve Querasma'sız nasıl oynaması gerektiğini çözmüş bir Beşiktaş vardı sahada. Tehlike durumunda basacakları bir buton olmayınca daha derli toplu oynamaya başladılar belki de ister istemez. Oyun anlamında herşey yolunda giderken sağ kanattaki alan paylaşma hatasına, Toraman'ın hamle zamanlamasındaki yanlışı da eklenince Veli Kavlak Rapid'i öne geçirdi. Toraman buna benzer bir hata daha yaptı maç içinde. Daha önce yazmıştım Beşiktaş'ın stoperlerinin sürekli oyun içinde kalması gerektiğini. Özellikle Ferrari dikkati çabuk dağılan bir stoper ve bu zaman zaman Beşiktaş'a pahalıya patlıyor. Her ne kadar birisi sakat olsa da bonservis toplamları yaklaşık 20 milyon Euro olan bu 4 stoperin bu kadar çok hata yapması şu anda işleyen sistemin en büyük zaafı gözüküyor. Beşiktaş'ın beraberlik golünü bulmasının ardından, Rapid'in ileri çıkan defansı da bu dakikadan sonra arka arkaya bulunan pozisyonların tetikçisiydi. Holosko kafasını kaldırmayı becerebilse son 10 dakikaya girerken maçı koparabilirdi Beşiktaş. Rapid adına da karşınızda Guti gibi bir adam varken o defansı bu kadar şuursuzca öne çıkarmaları maçı kaybetmelerine neden oldu diyebiliriz.

Hilbert'in sağ bekteki ikinci maçı da onun adına olumlu, bizim adımıza da ikna ediciydi. Defans ile nispeten daha uyumlu, ileri çıkışları da daha istikrarlıydı. Erhan Güven'in de yaklaşık 1.5 ay olmaması ve Ekrem'in sakatlığı onu şu an tek opsiyon yapmış durumda bu kanatta. Schuster'in 6 yabancılı planı bir daha gözden geçirip ona bu takımda yer açması gerekecek.

Tabata'nın biraz daha sorumluluk alması, biraz fazla top kaybı yapmasına rağmen Guti'ye biraz daha yardımcı olması bu sistemin işleyişi açısından olumlu bir gelişme. Ernst'in de yeri geldiğinde bu role soyunabilmesi maç içinde Guti'ye biraz soluklanma şansı veriyor. Bu orta saha yapısı eğer biraz daha direnç kazanabilirse,  o istenilen ayağa pas yapan, tempoyu ayarlayan "aklını kullanan" bir orta saha olmaya doğru adım adım ilerliyor.

Son söz olarak da Beşiktaş'ın saha içindeki özgüveni ve Guti&Quaresma'nın varlığı bu son 4 maçta son dakikada alınan ya da geriden gelip kazanılan maçların şifresidir. Şimdi önlerinde Quaresma'sız oynamaları gereken bir ay var. Bu süreçte Trabzonspor ve Porto gibi zor maçları da olacak. Schuster geçen hafta sonu Guti'siz bir sınav vermişti Antalya önünde. Şimdi başka ve uzun bir sınav onu bekliyor olacak.