Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Beşiktaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2011 Salı

Bloklar arası kopukluk!


Bir süredir Beşiktaş TV'de yakın zamanda yapılan İspanya kampına dair özel görüntüler dönüyor. Klasiktir sezon başında takımın havasının adeta bir kolej havasında olduğu ve arkadaşlığın üst düzeyde olduğunu vurgulayan konuşmalar.

Beşiktaş'ın İspanya kampı da belli ki çok neşeli geçmiş. Querasma'nın malzemeci Süreyya olan muhabbetini geçen seneden biliyoruz. Yabancı oyuncuların bu tarz hareketleri aslında birçok kesime sempatik gelir, buradan da prim yapar çoğu oyuncu. Taraftarın gözünde Quaresma sadece attığı çalımlarla değil, aslında biraz da içindeki çingeneliği dışa vuran bu tarz hareketleri ile sempati kazanmıştır.

Ne var ki benim Beşiktaş TV'de izlediğim görüntüler işin boyutunun sempati kısmını aşıp biraz sululuk kısmında dönüşmeye başladığını gösterdi. Ya da şöyle düşünelim aynı görüntüleri Batuhan Karadeniz verse ne derdik...Düşünmek lazım...

Kamp görüntülerinden ortaya çıkan bir diğer önemli nokta da takım içinde ikili yapılan çalışmalarda hep aynı oyuncuların birlikte çalıştığı. Quaresma-Simao ile, Almeida-Fernandes, Bebe-Sidnei, Holosko-Sivok ve daha birçok örnek verilebilir. Ekrem bile Tanju ve Veli ile takılıyor sırf dil olayı yüzünden. Mutlaka dil önemli bir nokta ama zaten kampların amacı farklı dilleri konuşan farklı futbol kültürlerine sahip bu oyunculara ortak bir futbol dili yaratmak değil mi...

Bu görüntülerden sonra sezon içinde "bloklar arasındaki kopukluklardan" bahsetmek çok da zekice olmaz sanırım.

5 Aralık 2010 Pazar

Paralel evrendeki oyun

Fringe, Lost'un yapımcısı J.J.Abrams'ın elinden çıkma mistik olayların bilimsel temellere oturtulduğu ama acaip de uçuk fikirlerin olduğu bir dizi. Bu uçuk kurgulardan birisi de paralel bir evrenin varlığı. Yani bizim hayat çizgimizde yapmadığımız seçimleri yaptığımız bir hayatı yaşadığımız "öteki" evren...Peki ben neden yazıya böyle abuk bir başlangıç yaptım hemen açıklayayım.

Bugün Beşiktaş'ın ilk 11'i kağıt üstünde orta sahadaki fiziksel direnci arttırmak için kurulmuş ve daha defansif gözüken bir yapıda görünüyor idi maç öncesi. Sezon başına dönersek eğer, Schuster, orta saha düzeninde  Ernst-Guti-Tabata(Delgado) 3'lüsünü tercih etmişti bazı maçlarda. Özellikle de UEFA ön eleme maçlarında ki bu maçlar Schuster'in takımın başındaki ilk tecrübeleri idi. Bu 3'lüden bazen Guti'yi bazen de Delgado'yu Ernst'in yanına çekmişti savunmanın önüne. Ama buradaki oyuncudan Schuster'in temelde beklentisi fiziksel bir mücadeleden ziyade oyun kurma konusunda öne çıkması ve savunma-hücum arasındaki pas bağlantısını sağlaması idi. Avrupa'da alınan (Querasma'nın da üstün formu ile) iyi neticeler orta sahadaki fiziksel zaafı bir nevi örtbas etmişti. Yine de bu zayıf takımlara verilen birçok pozisyon iyi sinyaller vermemişti ilerisi için. Zaten ne zaman lig başladı, fiziksel oyun ön plana çıktı Aurelio takviyesi yapıldı takıma. Delgado gönderildi ve Tabata ya yedek kulübesinde yerini ısıttı ya da sağ kenarda oynatıldı. Ernst-Aurelio ikilisi ise Schuster'in yeni gözdeleri oldu. Birkaç istisna maç haricinde de bu ikili ve Guti yeni kurgunun baş aktörleri oldular orta alanda. Her ne kadar Guti yine kağıt üstünde daha ofansif bir role bürünmüş gibi gözükse de, Sivok'un sakatlığı ve Aurelio'nun kısır oyunu topun yine ileri bölgeye iletilmesinde sorun yaşattı Beşiktaş'a. Bu yüzden de Guti belki Schuster'in direktifi belki kendi insiyatifi bilinmez ama sürekli geriye kadar gelip stoperin ayağından topu alan adam oldu bu kurguda. Bu maçın ilk yarısında ise başka bir kurguya sahne oldu İnönü.

Bu kez de Ernst-Necip-Aurelio idi bu 3'lünün adı. Aurelio yine her zamanki rolünde idi ama Ernst ve Necip ikisi birden daha hücuma destek verir pozisyonda idi. Guti yine hücum organizayondaki rollerine devam etse de bu kez Necip'in varlığı ile fizik olarak ilk yarı boyunca eskisi kadar yıpranmadı. Bursa'nın o bilindik sertliğine aynı sertlik ile cevap verecek kadar diri idiler bu yarıda. Rakibi çok baskı altına alamasalar da Ali'nin ilerideki hareketli oyunu bu 3'lünün direnci ile birleşince takım savunmasını ilk kez bu kadar iyi yaptıklarını gördüm ben. Takım savunması düzelince pas alışverişi ve hücum varyasyonları da iyileşti. Yani ortaya temposu yüksek, oyunu daraltan ancak hücum oyuncularının kalite konusundaki eksikliği yüzünden fazla pozisyon bulamayan ama hiç de pozisyon vermeyen bir takım çıktı.

İlk yarının sonunda Volkan Şen'in kırmızı kartı ise bana kalırsa sadece Ertuğrul Sağlam'ın değil, Schuster'in de planlarını bozdu ya da aklını karıştırdı.  İkinci yarıya Necip/Tabata değişikliği yaparak başlaması bu yukarıdaki özellikli takımın yerine eski bilindik görüntülerin ortaya çıkmasına sebep oldu. Tabata hücum anlamında bir artı getirmediği gibi takım savunmasını da bozdu. Mutlak galibiyet ihtiyacı Schuster'i o çok istediği gole daha hızlı ulaşmak adına böyle bir değişikliğe itti belki ama ilk yarıdaki o güzel takımın da katledilmesine sebep oldu bir yandan. Bir teknik adamın Tabata gibi  "10 numara" tarzında bir oyuncudan maçı çeviren bir hamle beklentisi olması çok normaldir. Ancak Tabata böyle bir oyuncu değil maalesef. Belki gönderilen Delgado onun bu beklentilerini bir nebze karşılayabilirdi ama Tabata asla. Neticede Beşiktaş Holosko ile golü bulsa da ve yine de kalesinde Cenk'in hatası ile oluşan pozisyon dışında ciddi pozisyon vermese de ilk yarıdaki o ateşi göstermedi bu devrede.

Fringe ile bağlayalım. Demek istediğim nokta şuydu. Volkan'ın atılmadığı ve Schuster'in ikinci yarıya da aynı 11 ile devam ettiği bir paralel evrende nasıl bir oyun oynandı ve nasıl bir sonuç çıktı ortaya acaba? Bu sorunun cevabı belki de bu takım savunmasındaki problemi çözecek anahtar olabilirdi. Düşünsenize ikinci yarıda Manuel Fernandes ile takviye edilmiş Ernst-Necip'li bir orta saha ve iyileşmiş bir Quaresma...Takım savunması düzelmiş bir Beşiktaş hücum anlamında da çok daha fazla şeyler vaat edebilirdi bize. Keşke öğrenmenin bir yolu olsa idi.

2 Aralık 2010 Perşembe

Ne zamana kadar Hakan?

Schuster'in deplasman maçlarına yaklaşımı bu maçta da aynıydı. Kontrolü ele alma ve oyunun temposunu ayarlama adına özellikle 2. bölgede çok fazla pas yaptılar. Hücum opsiyonlarının sınırlı olması aslında Schuster'e fazla da bir seçenek bırakmadı bu son iki maçta. Defansın uyumsuzluğu bu kontrollü oyunda dahi devam etti. Hilbert yine kendi kanadından Sofya'nın 7 numaralı oyuncusunu üç kritik pozisyonda kaçırdı. Bu hatalar öylesine kritik ki aslında sadece pozisyonlar gol ile sonuçlanmayınca halının altına itilen tozlar gibi üstünden geçilip gidiliyor bu arızaların. Manisa maçı örneğindeki gibi rakip bu açıkları değerlendirince ortaya dağınık ve bilinçsizce hücum eden bir takım çıkıyor akabinde. Bu yüzden Schuster ne kadar oynatmak istediği felsefede ısrar ederse etsin işe bu takımın takım savunmasını ve defanstaki uyumsuzluğu gidererek başlaması gerekir. İki maçtır İsmail'de ısrar ediyor pozisyon bilgisi zayıf olsa da hızı ve dinamizmi yüzünden. Ersan'ın üstüste 6. maçı oldu yanılmıyorsam. Ama öyle ya da böyle ne kadar yamanmaya çalışırsa çalışılsın bu arızalar her zaman başgösteriyor.

UEFA'da kazanması gereken bütün maçları kazandı Beşiktaş ve 2.tura çıkmayı garantiledi. Dışarda Rapid ve içerde Sofya galibiyetleri ile bu akşamki galibiyet kağıt üzerinde olması gerekenlerdi. Deplasmandaki Porto beraberliği ise piyangodan çıktı. Schuster'in grup maçlarındaki sistemi tuttu. Bundan sonraki turda tekrar gruplara gidilse idi belki Beşiktaş'ın üst turlar için şansı daha fazla olacaktı ama şimdi farklı bir kulvar ve anlayış gerektiren eleme maçlarına geçiliyor.

Bu akşam 3 oyuncu değişikliğini de sakatlıklar yüzünden kullandı Schuster. Kulübe zaten mevcut sakatlar yüzünden fazladan bir kaleci ve sakat Querasma ile takviye edilmişti. Bu kadar sakatlığı şansızlık ile açıklamakta zorlanıyorum işin gerçeği.

Hakan'ın kalecilik yetenekleri konusunda giderek karamsar bir hale bürünüyorum. Bir kaleci elbette hatalı gol yer. Haftasonu Cenk'in yediği gibi. Ama bir kaleci her zaman aynı hata ve aynı eksiği yüzünden gol yiyemez. Hakan'ın yan toplara çıkarken yaptığı zamanlama hatası yüzünden kariyerinde yediği kaçıncı gol ben sayamadım. Çalışma ile aşılabilecek bir sorunu sadece özgüven eksikliğine bağlayamam. Mutlak suretle bu eksiğini gidermesi lazım yoksa 1. kaleci başladığı sezonu 3. kaleci olarak tamamlayacak.

28 Kasım 2010 Pazar

Düşünen futbolcu

"Yediğim hatalı gol puanı etkileseydi çok üzülürdüm. Ama sonuçta 3 puan bize yazıldı. Nietzsche'nin cok sevdigim bi lafı var 'Unutan iyilesir' der, ben yedigim golü unuttum, kaleci balik hafizali olmalı. Futbolda böyle şeyler var. Golden sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim"

Cenk Gönen'in maç sonu açıklamasının bir özeti...Önündeki maça bakmıyor, iyi mücadele ettiklerini söylemiyor, talihsiz bir gol yediğinden yakınmıyor, yönetici büyüklerine teşekkür edip galibiyeti tüm camiaya armağan etmiyor, vs.vs...Ezberleri bozan cümleler kurdu Lig TV'ye Cenk. Sezon başında transfer edildiğinde sadece umut vaadeden 22 yaşında bir 3. kaleci idi ancak şimdi Beşiktaş'ın düşünmesini bilen, aklı başında ve yaşının kat kat üstünde olgunluğa sahip olan 1. kalecisi oldu. Hem de bu kadar kısa bir zamanda. Bu cümleleri bir Türk futbolcusunun ağzından duyacaksak sen bu golleri istediğin kadar yiyebilirsin Cenk!

Sen bunu haketmedin Ali Sami Yen!

Ne gariptir ki Schuster, takımını oynatmak istediği felsefe ile kaybederken, gelecek planlarında olmayan bir sistem ile oynarken kazanıyor. Bunun en son 2 örneği Gençlerbirliği ve bu akşamki Galatasaray deplasmanlarında alınan galibiyetler olarak gösterilebilir. İçerde oynanan Kasımpaşa ve Konya maçları da kağıt üzerinde kolay gözükürken, oturtulmaya çalışılan sistemde verilen açıklar yüzünden puan kaybedilen maçlar olmuştu.

Olması gereken elbette Schuster'in bu sistemde ısrar etmesi. Ancak bu geçiş döneminde de bazı maçlarda macera aramayıp, ligden kopmamak için felsefesinin dışına çıkmak zorundadır. Aynen bu akşam olduğu gibi. Daha önce de değinmiştim oynanmak istenen oyuna tezat oluşturan faktörlerin neler olduğuna dair. Bunlar aslında sadece bu sistemin değil, saha içindeki herhangi bir sistemin düzenini bozacak kadar büyük açıklar. Bu akşam da skor üstünlüğü Beşiktaş'a erken geçmesine rağmen, ileri bölgede yine pas yapamadı, yine top tutamadı Beşiktaş özellikle ilk yarıda. Yani Galatasaray'ın diri olduğu anlarda Beşiktaş kendi oyununu kabul ettiremedi rakibe. Tabata-Holosko-Nobre 3'lüsü ile bunu becerebilmek çok zor. Çünkü bu oyuncuların doğasında yok pasa dayalı futbol anlayışı. Nobre ikinci yarıda attığı gol ile pozitif bir oyun oynamış gibi gözükse de bunun en büyük sebebi Galatasaray'ın temposunun giderek düşmesi ve Servet'in oyundan alınmasıdır. Özellikle ilk yarıda pas trafiğinin içine girmeye çalışınca Nobre rakip takımın stoperi gibi oynadı. Holosko ve Tabata ise bilindiği gibi sırtı dönük oyunda yoklar. Hiç bir zaman da olmadılar ve bu saatten sonra da olamazlar. Holosko'nun bu akşam iyi gözükmesinin tek sebebi onun futbol oynama becerilerine hitap eden bir anlayış ile sahada olunması idi. Hagi de Holosko'ya iyilik borcu varmış gibi o kanada Ali Turan'ı koyunca maçı çözen en büyük faktör olan erken gol, Holosko'nun 30 metrelik deparı ve akabinde Ali Turan'ın hamle hatası yüzünden geldi.

Beşiktaş'ın bu kadrosu geleceğin kadrosu değildir. Ama bir geçiş dönemi kadrosudur. Guti önümüzdeki sene de burada ve ardından muhtemelen takım elbisesini giyip Madrid'e gidecektir. Bu sistemin de tek işleyen parçası o ve onun pozisyonu şu anda. Şayet Schuster ve felsefesini sahipleniyor ise Beşiktaş yönetimi acilen mantıklı arayışlara başlamalı. Guti burada iken bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini anlayacak parçalar bulunmalı. Kadro sıfırlansın, sil baştan yapılsın demek değil bu. Sadece eksik parçalar, doğru ve mantıklı hamleler ile tamamlansın. Elde Cenk gibi bir kaleci var, Ersan gibi hamleli ve topla arası nispeten iyi bir savunma adamı bulunmuş, Necip ve Onur gibi altyapı olarak daha dolu ve işlenmeye müsait iki orta saha oyuncusu, 2-3 sene daha verim alınabilecek Ernst, sezon başındaki görüntüsüne dönmesi ve takımın bir parçası olması durumunda Quaresma ve yine yerli kontejyanı şansı oluşan Bobo var. Eksik parçaların neler olduğuna girmeye gerek yok ama hangi özelliklere sahip olmaları gerektiği biliniyor artık bu 5-6 aylık tecrübe sayesinde. İlk hamle, daha resmi olarak açıklanmasa da Valencia'dan Manuel Fernandes ile geldi gibi gözüküyor. Resmi olarak açıklandıktan sonra ayrı bir yazı ile değineceğim ama olursa 2 sene önceki Ernst etkisini yapacaktır bu takımın orta sahasına. Ve pek tabi ki 24 yaşında olması da uzun vadeli bir projeye doğru bir eklenti olacağını düşündürebilir bize.

Beşiktaş özeline çok girdim maç değerlendirmesinde ancak Beşiktaş'ın bu akşamki oyununun analizi gereksiz olacaktı çünkü bu oyun değil oynanmak istenen. Sadece puan almak için ve mevcut kadrodaki eksikler yüzünden gidilen bir anlayış değişikliği idi gördüklerimiz. Yani haftaya içerdeki Bursa maçında Beşiktaş yine saçma sapan pozisyon hataları yapıp komik goller yiyebilir. Bu akşam kimseyi aldatmasın.

Galatasaray ile devam edelim. Daha önceki maçlardaki gibi Hagi yine tempo yaparak başlamak istedi maça ve doğru da yaptı. El bombası misali Beşiktaş savunmasını hataya zorladı ve kimi zaman da başardılar bunu. Ancak erken gelen gol Beşiktaş'ın o meşhur açıklar veren savunmasını daha da geriye itti ve oyun merkezinin böyle arkaya kayması, normal şartlar altında sürekli pozisyon hatası yapan Hilbert ve İsmail'in ve hatta Toraman'ın işine yaradı. Bildikleri oyunu oynadılar bundan sonra. Hagi de açıkçası Ali Turan takıntısının cezasını çekti bu akşam. Olması gereken düzen ikinci yarıdaki Sabri'nin bekte olduğu düzendi. Belki bu golü bu kadar erken yemeselerdi o tempodan bir gol çıkarıp öne geçebilirlerdi ve oyunun hikayesi bambaşka olurdu. Yine de bu düzende dahi Pino Beşiktaş stoperlerini zorladı ama onun bu dinamik oyunu o boşluklara girmesi gereken adamların olmaması yüzünden verim vermedi. Hem Elano hem Kewell savunmanın içine sızamadılar. Oysa Beşiktaş'ın savunmadaki yumuşak karnı ortası, kenarları değil. İkinci yarı ise doğru bir değişiklik ile başladı Hagi ancak temposu da ilk yarıdaki seviyelere çıkamadı takımının.

Devre arası Hagi'yi de yoğun bir mesai bekleyecek. Öncelikle Misimovic sorununu çözmesi lazım. Eğer bu sorunu Bosnalıyı takımdan göndererek çözecekse bu sefer de kalite sorunu başgösterecek ve mutlak suretle Arda ve Baros'un yanına transferler gerecektir. Ayrıca Elano'nun bu ruh halinde ne kadar yararlı olacağını düşünmeliler. Bu da ayrı bir denklem Hagi için.

Maç öncesi derbinin kalitesi sorgulandı iki takımın da puan cetvelindeki yerleri gösterilerek. Derbiler futbol kaliteleri yüzünden bu kategoriye girmiyorlar elbette. Zaten akıllara kaç tane futbol kalitesi inanılmaz yüksek derbi gelir ki düşününce. Bu takımlar 17. ve 18. olsalar da merak edilen ve heyecanla beklenilen maçlara çıkarlar her zaman. Bu yüzden bu derbinin değil Türkiye'deki genel futbol kalitesine bakmak lazım. Ama yine de Ali Sami Yen son derbi maçında hakettiği gibi uğurlanmadı.

Not: Maç içinde ve sonunda 3 Türkiye resmi vardı akıllarda kalan. Futbolcuya lazer tutan ve bu esnada geviş getirerek gülen tribündeki yaratık, maç sonu hamile eşi ile kameralara "mazlum" şov yapan Galatasaray taraftarı ve yine sökülen koltuklar ama bu sefer Ali Sami Yen hatırası bahanesi ile...Bunlar da futbol kalitesizliğimize saha dışından örnekler.

21 Kasım 2010 Pazar

Hadi herkes hücuma. Defans mı, o da ne ki?

Beşiktaş futbol takımının yeşil sahadaki sorununu anlayabilmek için aslında bugün Fenerbahçe'ye karşı oynanan basketbol maçında parkedeki performansa göz atmak yeterli. Hani Barcelona'daki sistemin başarısını anlatmak için hep aynı örnek verilir, genç takımdan A takıma kadar hep aynı taktik ve felsefe ile oynadıklarına dair. İşte Beşiktaş biraz daha ileri gitti ve bu felsefeyi sadece futbol takımının çeşitli kademelerine değil bütün spor branşlarına uygulamaya çalışıyor! Peki felsefe ne? "Hadi herkes hücuma, defans mı o da ne ki?" felsefesi!

Dün akşam İnönü'de yaşananlar ile bugün öğleden sonra Akatlar'da yaşananlar komik derecede birbirine benziyordu. İnönü'nün çimlerinde de, Akatlar'ın parkesinde de karmaşa içinde sürekli hücum etmeye çalışan ama takım savunması ile uzaktan yakından alakası olmayan iki takım vardı. Beşiktaş futbol takımı malum, oyunu kısa mesafede oynama gayreti içinde bu sezon. Kabul etmek gerekirse mevcut kadro yetenek anlamında bu oyunu oynayabilecek düzeyde değil. Çok basit bir örnek vereyim. Dün Beşiktaş maçının ardından Real Madrid-Atletic Bilbao maçı vardı. Bizde sanki uzaylılar getirmiş muamemelesi yapılan bu "modern futbolun felsefesi"'ni aslında Avrupa'da irili ufaklı bütün takımlar benimsemiş durumda ve hepsi de iyi kötü uyguluyorlar. İyi-kötü derken dün Beşiktaş'ın yediği gibi komik goller yemiyorlar ya da bazıları hücum anlamında yetersiz olsalar da savunmada alan paylaşımını filan gayet iyi yapıyorlar, büyük alanlar bırakmıyorlar rakiplerine. Dün akşam 5 gol yese de oyunun belli bölümlerinde Atletic Bilbao ve geçen hafta Barcelona önündeki Villareal de gayet oynuyorlar bu mereti. Gerek Bilbao'nun gerekse Villareal'in teslim olmalarının en büyük sebebi karşılarında olağanüstü oyuncular olması idi. Yoksa temel anlamda, oynamaya çalıştıkları sisteme ihanet eden hatalar yapmadılar.

Başka bir ayrıntıya deyineyim. Bizde mesela Aurelio eleştiriliyor iki stoperin arasına giriyor sürekli diye. Aynısını Xabi Alonso da yapıyor. Ama fark ne? Xabi Alonso bu 40-50 metrelik oyunda bu mesafenin tamamını kullanıyor. Aurelio'nun oynadığı alan ise belli, konuşmaya gerek yok. Xabi Alonso iki stoperin arasına girince hücum bölgesine derin paslar atabiliyor ya da rakip iyi alan kapatmış ise hücum opsiyonlarını arttırmak için kanatlara uzun ve ters toplar atabiliyor. Söylemeye çalıştığım şey şu. Bu sistem bizde olmaz, biz beceremeyiz diye birşey yok. Sadece doğru parçaları bulmamız lazım. 33 yaşındaki Aurelio ile olmuyor işte. Hücum yaparken alternatif yaratamadıktan sonra, rakibin dengesini bozmak için bir kaç ters top atamadıktan sonra sen oyunun boyunu kısaltsan ne olur, kısaltmasan ne olur.

Beşiktaş'taki oyuncuların birçoğu tek yönlü oyuncular. Yani tek bir şeyi iyi yapabiliyorlar. Misal Holosko...Driplingi var ama pas yeteneği ve gol vuruşları zayıf. Misal Tabata...Dar alanda ve yüzü kaleye dönükken etkili olmaya çalışıyor ama uzun mesafede ve pas oyununda o da yok. Örnekler genişletilebilir ama bu sistemin parçalarının temel seviyede bir özelliklerinin ortak olması lazım ki o da pas yeteneği. Ama Beşiktaş kadrosunda bu özelliğe sahip fazla oyuncu yok. Ve Schsuter de yanlış malzeme ile doğru oyun oynatmaya çalışırken kendisi de sık sık yanlışların içine düşmeye başladı. Örneğin Querasma'nın sakatlığının ardından bence son derece de gereksiz bir şekilde taşlar ile oynadı. Bek oynayamadığını defalarca ispatlamış Erhan'ı oyuna almak bir yana pas yeteneği zayıf, hücum opsiyonları sınırlı Hilbert'i de sağ öne çekti. Hilbert/Querasma ile hücumda arada işleyen, ama savunmada açık vermeyen kanat, Erhan/Hilbert ile ne hücum ne de savunma yapabildi. Erhan'ın her zamanki gibi yerini kaybetmesinden dolayı da tam playstation'lık bir gol yediler.

Bu sistem oynanacaksa, eğer bu sabır gösterilecekse bir an önce doğru parçaları bulmak için çalışmalar yapılması lazım. Bu iş dünden bugüne bir an önce olabilecek bir iş değil. Schuster de Türkiye'deki kulüp yapılarını biraz dikkate alıp arada puan almak için hamleler yapsa fena olmaz. İkinci yarı Quaresma çıkmışken, Guti zaten yokken ve takım da 2-1 öndeyken daha akıllı hamleler yapabilirdi. Zaten uyumsuz olan defans hattının maça başlayan isimleri Hilbert-Toraman-Ersan-Üzülmez iken bitiren isimleri Erhan-Toraman-Aurelio-Üzülmez oldu. Maç sonunda diğer takımların 60'ların futbolu oynadığından şikayet etti. Teoride haklı olabilir ama kamuoyu onu ne zaman haklı görür? Eğer kendi takımı 2000'lerin topunu oynarsa! Şu an Beşiktaş böyle bir oyun oynamaktan aciz olduğu için Schuster 2 haftadır komik duruma düşüyor kameraların karşısında.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Fatih'i yönetememek!


Kulüplerin transfer politikalarını ve yönetim felsefelerini sorgulamaları gereken bir olay yaşanıyor Beşiktaş'ta. Hani yönetimin profosyonellere bırakılması gerektiğini, hiyerarşide başkan ile teknik direktör arasında olan bir sportif direktörün önemi işte Fatih Tekke olayında bir kez daha anlaşıldı.

Sezon başı Zenit'e 750.000 Euro bonservis ödenmişti ve Fatih'e de yıllık 1.5 milyon lira garanti para verildi. Şimdi gelinen nokta ise zaten sicili kabarık bu oyuncudan şu ana kadar sıfır verim alınması ve Schuster'in aralarında yaşadıkları bir tartışma yüzünden kafasından oyuncuyu silmesi. Sonuç ise 33 yaşındaki bir adam için sokağa atılan önemli bir para ve kaybedilen en az 1 sene. Yukarıda bahsettiğim kademede bir yönetici ya da sorumlu olmadığı için de biz muhtemelen ilerleyen dönemlerde Fatih sorununu medyadan takip etmeye devam edeceğiz. Yani görünüşe göre ıskartaya çıkmış eldeki bu malzemeyi en verimli şekilde nasıl kullanılabileceğini düşünmesi gereken bir sorumlu yok ortada. Bu soruna bir çözüm getirilmediği sürece de sportif anlamda ilk başarısızlıkta hemen ısıtılıp servis edilecektir kamuoyuna. Ondan sonra da yöneticiler hiç sızlanmasın bizim altımızı oymaya çalışan bir kesim var diye. Siz buna çanak tutuyorsunuz çünkü.

Ben Schuster'in bu saatten sonra geri adım atacağını sanmıyorum bu konuda. Bu yaşa gelmiş bir oyuncuya ders verme gibi bir niyeti de yoktur sanırım ki hiç o karakterde bir teknik adam da değildir. Şimdi iş bu konuya el atacak bir yöneticiye kaldı. Fatih'in bu şekilde kadroda tutulması doğru değil.

11 Kasım 2010 Perşembe

5N 1K


Nerede: NTV Maslak stüdyoları, %100 Futbol
Ne zaman: 03.09.2010
Ne (demiş): "Geçen Nisan ayında Rijkaard'a 2 senelik sözleşme uzatma teklif ettim. Bana "aldığım parayı hak etmem gerekiyor. Önce bunu yapmalıyım" dedi. Sezon sonuna kadar Rijkaard ne olursa olsun takımın başında kalacak ve isterse sözleşmesini uzatacağız."
Neden: Alınan sonuçlar üzerine Rijkaard'ın geleceği hakkında sorulan sorulara cevap vermek için...
Nasıl: Gayet kendinden emin bir dil ile...
Kim: Adnan Polat
SONUÇ: 20.10.2010 tarihinde Rijkaard kovuldu.
-----------------------------------------------------------------
Nerede: NTV Maslak stüdyoları, %100 Futbol
Ne zaman: 15.10.2010
Ne (demiş): "En büyük hatam olarak her zaman Del Bosque’yi söylerim keşke göndermeseydim diye. O zamanlar yeniydik.........Mühim olan aynı hataları tekrar yapmamak."
Neden: Ben değiştim mesajını camiaya verebilmek için...
Nasıl: Hatalarından pişman olduğunu gösteren bir dil ile...
Kim: Yıldırım Demirören
SONUÇ: ???

Yukarıdaki iki olay arasında basit bir korelasyon kurarsak Schuster'in ipinin de 3 Aralık'ta çekileceğini söyleyebiliriz. Ya da kaba bir tahminle Aralık'ın ilk haftası diyelim. 28 Kasım'da da Beşiktaş Ali Sami Yen deplasmanına gidiyor. İronik değil mi?

Türkiye siyasette, sporda, sanatta, medyada ve hatta sokakta "ben değiştim" diyen insanlar ile dolu olan bir ülke...Bazı sonuçlara varmak ya da bazı olayları önceden kestirmek çok da zor olmuyor bu yüzden.

NOT: Beşiktaş'ı yenmek isteyen takım isminin sonuna "Belediye" eklesin, 3 puan garanti...

9 Kasım 2010 Salı

"İsyan" sadece tribündeydi!

Dün akşam saha içinden çok tribünler ile ilgiliydik aslında maç başlamadan önce. "Allen Iverson gala" 'sı için İnönü Stadı'nı seçmişti Beşiktaş yönetimi ve çok da iyi etmişti işin gerçeği. Avrupa'ya yapılan gelmiş geçmiş en büyük transfere, Avrupa'nın tanıdığı bir mekanda hoşgeldin demek doğru bir PR'dı bana kalırsa. Beşiktaş taraftarı hayatla sorunu olan adamlara, isyan eden adamlara ve hiç bir zaman pes etmeyen adamlara tapar. Allen Iverson da bu tanıma tıpa tıp uyan bir isim. Çok sorunludur, çok sorumsuzdur şeklindeki basketbol dışı yanları satırlarca devam eder ama inadı, isyanı ve hırsı onun yetenekleri kadar karakterinin de konuşulmasına, efsaneleşmesine sebep olmuştur. Şimdi bu isim İstanbul'da ve herkesin gözü onun üzerinde. Bakalım neler verecek Türk sporuna Iverson.

Kısa bir Iverson girizgahının ardından maça gelmek gerekir ise işte tribünlerdeki o isyanın adından ufacık bir zerre kadar yoktu sahadakilerin kafasında. Denizli dönemi de dahil olmak üzere açık ara en kötü, isteksiz ve bitkin oyununu sergiledi Beşiktaş dün akşam. "UEFA yorgunu" klişelerine hiç girmek istemiyorum çünkü fazlaca kabak tadı vermeye başladı Avrupa maçları öncesi ve sonrası ile ilintili istatistikler. Yanlışlığından mı? Hayır tam aksine doğruluğundan...Bu bütçeler ve hedefler ile kurulmuş bir takımın Avrupa dönüşü lig maçlarında tam 13 puan kaybetmesi, takımın mental olarak da fizik olarak da bu tempoyu kaldıramadığını gösterir. Schuster sezon başından beri eleştirildiği halde vazgeçmediği ve bana göre de doğru olanı yaptığı rotasyonu bu maçta öyle yerlere uyguladı ki hani hakemler için kullanılan "ince ince doğradı" terimini bu kez kendi takımı için yaptı Alman. Eğer fiziken ve mental olarak bu tempoyu kaldıramayacak adamlar varsa bunları geride değil ileri bölgede aramalı Schuster. Hilbert fizik olarak sezon başından beri iyi. İbrahim Üzülmez ise hep bildiğiniz gibi. Ki Beşiktaş'ın oyununda bekler de inanılmaz tempo yapan bekler değil. Kaptanı yaşlı diye dinlendirirsin onu anlarım da "bek" kavramının yanından bile geçmeyen Erhan Güven ile maça başlamasının hiç bir anlamı yoktu ve zaten de bu yanlış seçim yüzünden ikinci yarıda en kritik zamanda son oyuncu değişikliği hakkını bu mevkide kullanmak zorunda kaldı. Geride olan ya da golü arayan bir takım bekini bek ile değiştirmez. Ama Erhan o kadar kötüydü ki takım o kanattan hiç gelmedi maç boyunca. Bundan önceki değişiklikte ise orta sahası yavaş yavaş düşen takıma bir de Holosko/Tabata değişikliği resmen darbe gibi geldi. Guti iyice geriye çekildi ve koca orta saha sadece Ernst'e kaldı. İşin özeti yanlış yanlışı doğurdu ve İsmail'in attığı şans golü de olmasa son 5 dakika hala ve ısrarla uyutan ve bezdiren futboluna devam edecekti Beşiktaş.

Bir takım fizik olarak bitebilir, verilen taktikleri uygulayamaz ya da ne bileyim saçma tercihler yapar ancak lig sıralamasında önünde 7-8 takımın olduğu ve hedefini şampiyonluk koyan bir takımın oyuncuları nasıl isyan etmez saha içindeki bu bezginliğe. En azından bir iki tanesi nasıl başkaldırmaz bunu anlamak mümkün değil. Rakip takıma birkaç hafta önce Fenerbahçe 6, Trabzon 7 atmış ve mental olarak da dağılmış bir vaziyetteler. Hafta içi Dragao'da moral bulmuş bir takımın oyuncuları, dengelerin bu kadar lehlerine olduğu bir ortamda nasıl kabullenirler bu teslimiyetçi oyunu çözmek mümkün değil.

Beşiktaş'ın sorunu saha içinden saha dışına taşmaya başladı yavaş yavaş. Takımı bekleyen en büyük tehlike de bu. Bu dengesizlik ve istikrarsızlık sinir bozukluğunu da beraberinde getirir. Schuster'in yola mental olarak sağlam oyuncular ile devam etmesi gerekir böyle dönemlerde. İbrahim Üzülmez, Hilbert hatta Fink bile sahada olmalılar. Takım biraz sertleşmeli...Tabata, Holosko, Erhan gibi isimler o gereken zihinsel dayanıklılığı gösteremezler.

Akatlar'a asi bir adam geldi. Yenilgiyi hiç bir zaman kabul etmeyen bir adam...Belki de Iverson'ın arada Ümraniye'ye uğrayıp futbol takımına psikolojik destek vermesi gerekir. Delinin halinden deli anlarmış derler ya!

NOT: Q7 nihayet geri döndü. Ama her halinden hazır olmadığı belli. 45 dakikalık kondisyonu yoktu bana kalırsa ama Schuster mecburiyetten erken sürdü onu oyuna. Portekizli takım iyi iken ve herşey yolunda gider iken iyiydi. Bakalım işler sarpa sararken ne verebilecek. Bünyesinde pek barındırmadığını bildiğimiz liderlik vasıfları İnönü'de ortaya çıkar mı yoksa kendine ve tribünlere mi oynar göreceğiz.

5 Kasım 2010 Cuma

Ersan, Nihat ve "Brezilyalı Türk" Bobo...

Beşiktaş'ın form durumu ve maçın bir "Dragao deplasmanı" olması maç öncesi beklentilerin düşük düzeyde tutulmasının sebepleriydi. Aslında dün akşam bu grupta beklenen sonuçlar (Porto ve Rapid'in CSKA önündeki galibiyetleri) göz önüne alındığında Beşiktaş için hedef maçı grubun son maçı olan İnönü'deki Rapid maçı olacaktı. Ancak dün geceki sürpriz skorlar Beşiktaş'ı iyice rahatlattı ve hedef maçın bir maç öne çekilip bir sonraki maç olan CSKA maçına kaymasına sebep oldu. Hiç şansı kalmadığı düşünülen CSKA ise artık Beşiktaş'ı yenmek için varını yoğunu ortaya koyacak şansını son maça taşımak için. Grubun şifresi çözüldü gibi aslında. Porto'nun bir kazaya uğramaması durumunda Beşiktaş'a 2 maçta alacağı 1 puan yetecek bir üst tur için.

Saha içine geçmeden maç sonuna gidip Schuster'in açıklamalarına bakalım. Nihat hakkında herkesin onun bu tür gollerini özlediğini, İspanya'daki oyun stilini bildiklerini ve onun attığı bu golün kendisine olan güvenini tekrar kazandıracağını ve bu tarz şutları denemeye devam etmesi gerektiğini söyledi. Aslında bu cümlenin tamamı onun Nihat'ı neden ısrarla sahada tuttuğunu açıkça anlatıyor. Nihat bu 1.5 senelik 2.Türkiye macerasında o kadar diplerdeki aslında hepimiz onun La Liga'da rüya gibi geçen senelerini unuttuk haklı olarak. Birkaç sene öncesine kadar harika gol vuruşlarına sahip olan, uzaktan şut tehditi olan ve özgüveni yüksek, lider vasıflı bir oyuncu iken, 2010'un Nihat'ını kendine güveni kalmamış, sinirli ve beyninin ayaklarına hükmedemediği sıradan bir oyuncu olarak tanımlamak mümkün. İşte Schuster'in onu maç sonu açıklamasının başrolüne koymasının sebebi, bu takımdaki eksik olan bazı temel meziyetlerin onun İspanya'dan bildiği potansiyeline güvenerek Nihat tarafından bertaraf edilebileceğine inanması ve bu maçta da buna dair küçük emareler görmesi. Elbette Nihat'tan o yıllardaki kadar etkili, hızlı ve güçlü olmasını bekleyemeyiz. Ancak gol vuruşu, şut ve liderlik kaybolan özellikler değildir. Nihat'taki bu özgüven eksikliği bu tarz özelliklerinin hepsinin üstünü örtmüştü. Bu maçta ise bu şut tercihlerinde daha akıllı davranması, maç sonuna kadar ayakta kalabilmesi ve geçen maçların aksine "aksi" yapısını bastırabilmesi belki Schuster'in asık suratının neden düzeldiğini açıklar bize. Ancak önümüzdeki maçlar için bu tek bir maçın onun üzerinde itici bir güç olmasını beklemeli miyiz sorusunun cevabını verirken ben çok pozitif olamıyorum. Geçen sezon sonundaki birkaç maçlık kıvılcım, bu sezon başındaki kıpırdanmanın ardından istikrarlı bir Nihat izleyememiştik. Her seferinde yukarıda saydığım beyin/ayak koordinasyonu sağlamada problemler yaşadı üzerinde hissettiği baskıdan ötürü. Takımın mevcut durumunu düşündüğümüzde Nihat'ın performansı ve istikrarı da biraz takıma bağlı aslında. Önümüzdeki dönemde gelecek pozitif sonuçlar esnasında Nihat'ın (skora katkı yapmasa bile) sahada yer alması bile onun tükenen kredisini ve özgüvenini arttıracaktır. Ancak Schuster'in ondan beklentisi bu özgüven ile beraber bu takımın kısmen eksikliği olan liderlik, uzaktan şut tehdidi ve gol vuruşu gibi kimi özelliklerin onun tarafından giderilmesi.

Saha içi hakkında birkaç noktaya değinmek istiyorum. Farklı olanlardan giderek kısa bir analiz yapalım. Geri dörtlüye iki maçtır yapılan Ersan takviyesi, bilinen "önde yakalanma" problemini çözme konusunda teorik olarak fazla işe yaramasa da defansa bir dinamizm ve çabukluk getirdiği apaçık. İlk toplara basma ve birebirde kulübeye gönderdiği Zapo'dan kat kat iyi. Dün maçın sonlarında çizgiden çıkardığı o topa muhtemelen mevkidaşları hamle bile yapamazdı. Bunlar artılar...Ancak basit hata yapma konusunda 23 yaşının da verdiği etki ile Zapo'dan geri kalır yanı yok. 2 kritik top sektirdi dün...Yerleşme ve pozisyon almada da sıkıntı yaşıyor ancak bunun sorumlusu sadece onun bireysel yetersizliği değil, defansın kalan 3'lüsünün de o kadar maç beraber oynamalarına rağmen hala beraber hareket edememeleridir. Özellikle Hilbert hücuma katkı ve rakibi karşılama anlamında o mevkiyi hakkı ile doldurabiliyorken, arkadaşları ile uyum konusunda çok eksik. Buraya yapılacak takviye daha önce de değindiğim gibi kesinlikle konuşarak, hatta gerekirse bu adamların kafasına vurarak onları her daim maçta tutacak lider vasıflı bir oyuncu olmalı. Gidip bir Toraman veya bir Zapo daha alınacaksa hiç uğraşılmasın. Ya da Ersan'da ısrar edilsin ki en azından birkaç sezon sonrası için bir stoper kazanma konusunda adım atılmış olsun.

Aurelio'nun varlığı orta sahaya zeka ve alan paylaşma konusunda pozitif katkılar getirdi. Sezon başından beri ısrarla sol önde denenen Holosko nihayet yarım devre de olsa bu maçta sağ taraftaydı ve bu yarım devrelik performansı bile bence şu ana kadar gösterdiklerinden fazla idi. O bölgenin adamı Tabata değil, Nihat hiç olmadı ve hücum opsiyonlarının eksikliği yüzünden Hilbert zaten olamaz. Holosko biraz istikrar yakalarsa orada devam eder. Son bir çift laf da Bobo'ya gelsin. Hakikaten ayakları biraz daha çabuk olabilse çok üst düzey bir golcü olabilirmiş. İkinci yarıda soldan Üzülmez'in, sağdan Hilbert'in altıpasa yaptığı iki güzel orta onun yavaşlığı yüzünden iyi pozisyon alamaması ile heba oldu. Ama topla münasebeti, gücü, ayakları yavaş olsa da vücudunu kullanarak dengeli bir yapıya sahip olması onu gol vuruşlarının ötesinde iyi bir hücum oyuncusu yapıyor. Özellikle bu sene...2 sene öncesine kadar 23 yaşında, Brezilya Milli takımı için adı geçen ve ŞL'de birkaç maç da olsa kendini göstermiş gelecek vaad eden bir oyuncu idi. Bazı Rus takımları ve Bordoux, Saint Etienne gibi takımlar onun için 10 milyon Euro seviyelerine çıkmıştı bonservisini alma adına. Şimdi her ne kadar o günlerinden daha da iyi olsa, geride kalan her sene onun değerini düşürecektir. Bu yüzden Beşiktaş'ın Bobo ile olan uzun süreli beraberliği için bu sene kritik sene. Avrupa vitrini sayesinde iyi paralara elden çıkarılabilir sezon sonunda. Olmaz ise elde tutulmalı çünkü bu fiyatlara bu kadar gelişim gösteren bir oyuncuyu bulmak çok kolay olmaz Beşiktaş adına. Hatta son zamanlardaki dedikodular doğru ise Nobre elden çıkarılıp "Brezilyalı Türk" kontejyanı Bobo ile kullanılmalı.

Beşiktaş'a artılar katan bir maç oldu. Kötü gidişin üstüne iyi oyun ile sonuç alabileceklerini ve Porto gibi bir takımı zorlayabildiklerini ördüler. Kaybetmeye alışmanın köşesinden döndüler ve şimdi taze bir Querasma katkısı ile sezon başındaki görüntülerine dönebilirler.

NOT: Maç sonu Beşiktaş'ın her iki bek mevkiinde de kullanabileceği bir oyuncu bulma konusundaki arayışının cevabını Porto'da bulabileceğini düşündüm. Uruguaylı Fucile Güney Afrika'da dikkatimi çekmişti. Milli Takımında sol bekte görev yaparken dün Dragao'da sağ kanatta idi ve oldukça başarılı bir oyun ortaya koydu. Hızlı, kuvvetli ve en önemlisi defansta nerde durması gerektiğini bilecek kadar zeki...Sporx.com'da bugün Fucile'nin menajeri ile görüşüldüğü hakkından bir haber vardı sanki yönetim bir gece önce aklımdan geçenleri okumuş gibi. Bu haber doğru ise yöneticiler çok doğru bir adresteler bence...

31 Ekim 2010 Pazar

Beşiktaş:2 - Sivasspor:1...Maç sonu analizi


Hafta içi kupadaki Mersin İdman Yurdu maçında çok zorlamasına rağmen skoru uzatma dakikalarında bulmuştu Beşiktaş. Rakibin güçsüzlüğü ve Guti'nin varlığı maçı rakip alana yıkmalarının temel sebepleri idi. Bu maç da aşağı yukarı bunun benzeri sebeplerin etkisi ile ilk yarıda Beşiktaş'ın domine ettiği bir oyun oldu. Gol erken geldi, rakibin direnci kırıldı derken ilk yarı bitti. İkinci yarı ise tam tersi bir tabloya sahne oldu İnönü. Sivas'ın MİY'den farkı teknik adam değiştirmiş ve ara gaz almış  bir takım ve daha tecrübeli oyunculara sahip olmasıydı. Dolayısı ile maç içinde yakalayabilecekleri bir kıvılcım tekrar ayağa kalkmalarına sebep olabilirdi. Ve bu kıvılcımı da çok temel bir hata yapan Necip onlar için yakmış oldu. Kalenize çok yakın yerde yan pasları ne kadar çok yaparsanız kalenizde tehlike yaşama olasılığınızı da o kadar arttırırsınız. Beşiktaş'ın yaptığı da bu...Büyük tecrübesine rağmen Guti bile bunu 5-6 kere yaptı sezon başından beri. Beşiktaş'ın orta saha ve defanstaki oyuncularının ayaklarının iyi olduğunu söylemek zor. Dolayısı ile oyunu o bölgede değil ileride oynamaları lazım ve Schuster'in sistemi de aslında bunu tetikleyen ve isteyen bir sistem. Buna rağmen geride ısrarla tekrarlanan bu paslar eninde sonunda hataya ve maçın zora girmesine neden oldu. Hata olacaktır elbette. Bu pas hatalarını Guti yaparken Necip'e çok yüklenmek doğru değil. Ancak hataların sebebini iyi değerlendirmeleri lazım oyuncuların.

Takımda işlemeyen diğer bir nokta ise sağ ve sol önde Quaresma dışında orada hala 2 maç üstüste verim alınan bir oyuncu bulunamaması. Holosko, Tabata, Nihat, Hilbert, Ekrem gibi o bölgede kağıt üstünde bir sürü alternatif olsa da bu oyuncuların hiçbiri o bölgenin gerektirdiği teknik özelliklere tam anlamı ile sahip değil. Bu oyuncuları hepsi tek tönlü oyuncular. Top önlerinde iken iş yapabilecek adamlar ama sırtı dönük top aldıklarında ya da topla içeri katetmeleri gerektiğinde veyahut verkaça girdiklerinde inanılmaz verimsizler. Form durumları bir yana oyun karakterleri buna müsait değil. Hal böyle olunca iş sadece Guti'nin bu adamların önüne atacağı ince paslara kalıyor ki bazen bunlar bile işe yaramıyor. Schuster'in bugünkü tercihi ise solda Holosko, sağda Tabata şeklindeydi. Eldeki malzeme bu olsa da en azından Holosko'nun diğer kanatta kullanılması gibi bir tercih yapılabilir burada çünkü ters kanatta Holosko'nun topla münasebetinin iyi olmaması yüzünden önüne atılan topları bile almakta zorlanıyor. Tabata ise çabalamasına rağmen yukarıda saydığım meziyetleri barındırmaması yüzünden verimli olamıyor bu bölgede. Querasma'nın dönüşü, en azından bir kanadı ve hatta o sahadayken Schuster'in sık sık başvurduğu bu iki kanattaki adamın yer değiştirmesi sebebiyle zaman zaman iki kanadı da işler hale getirecektir. Dikkat edilirse o yokken bu değişikliklere fazla başvurmuyor Alman teknik adam.

Necip bugün yaptığı hataya rağmen sahanın en iyilerindendi. Maça aslında yine iki kritik pas hatası ile başlamıştı ama attığı gol onu ayağa kaldırdı. Sezon başındaki gibi öne doğru oynama iştahı yerine geldi. İkinci yarıda iki kere topla çıkışı ve pozisyon yaratması ondan beklenilen ve potansiyelinin olduğunu bildiğimiz hareketler. İyi başlayıp kötü bitirdiği bu maçın sonunun, moralini bozmasına izin vermemeli Necip. Attığı gol aklını kullanmasını bilen bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Günden güne de tecrübe kazanıyor. Şimdi artık yavaş yavaş olgunlaşıp bu iniş çıkışların onun oyun karakterini etkilemesine izin vermeyecek Necip. O beni gözümde Lampard...Hep de onun gibi oynamaya çalışmalı. Hatalar yapsa bile...Ama Aurelio sonrası olduğu gibi silik, hata yapmaktan korkan ve özgüvensiz oyun karakterine bürünürse o zaman sıradanlaşır. Bu maç onun dönüşünü müjdelemiştir umarım.

Son olarak Schuster'in beni hayal kırıklığına uğrattığı iki nokta ile bitirmek istiyorum. İlki maç sonunu Yusuf, Fatih ve Nihat gibi fizik olarak iyi durumda olmayan adamlar ile oynadı ve Sivas'tan inanılmaz bir baskı yedi. Oysa oyuncu değişikliklerinin ardından sahadaki 11'in fizik olarak daha iyi duruma gelmesi lazımdı girenlerin yardımı ile. Ama 3'ünü aynı anda sahaya koyunca Sivas'ın baskısına cevap veremediler. Diğeri ise, Schuster'in Onur Bayramoğlu ve Ali Kuçik'e güveni umarım bir iki maçlık değildir. Porto ve Kayseri önünde onlara güvenip formayı veriyorsan Sivas'ta bu güvenin sürekliliğini göstermek zorundasın. Her ikisi de ilk 18'de bile yoktu maalesef.

26 Ekim 2010 Salı

Azap Yolu


Geçen sezonun bitişi ile Beşiktaş hem sportif hem de yönetimsel anlamda başka bir yol tercih etti ve bu yolda yürümeye başladı. Mustafa Denizli'nin 2 sezona yakındır oynattığı defansif ve skora yönelik futbol anlayışının yerine, seyir zevki yüksek, yıldızların üstüne kurulu ve hücum yapmanın takımın temel felsefesini oluşturduğu bir sistem..."Fevri ve tek adam" Demirören'in yerine de "bütünleştirici ve sağduyulu" 2010 model Demirören yönetimi...

Bu yolun seçilmesi ile de futbol felsefesi bu sistem ile uyuşan Schuster ve onun, sistemini üzerine kuracağı 2 yıldız Guti ve Querasma alındı. Kadroya takviyeler yapılsa da geçen seneye göre inanılmaz bir değişim yaşanmadı. Özellikle Denizli'nin kendi döneminde bu takıma başarı ile oynattığı sistemin yıldızları olan Toraman, Sivok, Ferrari ve Ekrem kadroda tutuldu. Hatta Zapo da sene sonu "başarılı karne" getirmesi sebebi ile Bursa'dan geri çağrıldı. Ve ilerisi için Ersan takviyesi yapıldı. Yani takımın defansif omurgası fazla kurcalanmadı. Belki de sezon başında alınan başarılı skorlar ile göze fazla çarpmayan bu yeni sistemin arızalı tarafının temelleri de bu tercih ile atılmış oldu. Yani farklı bir anlayış ile sahada olacak yeni Beşiktaş'ın defansı, bu sistemin doğasına aykırı ama kağıt üstünde 2 senedir gayet başarılı olan isimler ile oluşturuldu. Toraman ve Sivok Denizli'nin takımının temel direkleriydi. İlk senesinde şampiyonluğu bu adamlar ile kazanmıştı. Ardından geçen sene gelen Ferrari yine Beşiktaş'ın kısır sezonunun en önemli isimlerinden biri idi ki İnönü'deki Bursa maçında sakatlanıp çıkması ve ardından Beşiktaş'ın 2-1 önde götürdüğü karşılaşmayı 3-2 kaybetmesi ile onun uzun süren sakatlığı Beşiktaş'ın ligden kopmasının sebebi olarak gösterilir. Düşünün Beşiktaş'ın şampiyonluğu bir stoperin olmaması ile sekteye uğruyor ki bunda haklılık payı da vardı. Çünkü geçen senenin sistemi Ferrari'yi yıldızlaştırıyordu. Ve yine geçen senenin, defansif prensipler üzerine kurulu sistemi ile şampiyon olan takımının stoperi Zapotocny. Elde olan 4 stoperin 3 tanesi (Toraman'ı ve Sivok'u  belli özelliklerinden dolayı yarımşardan sayarsak) Schuster'in sisteminde kulübede dahi oturamayacak nitelikte başka bir sistemin adamlarıydı. Kayseri maçı da gösterdi ki açıktan bozma sağ bek Hilbert ile iki stoper Toraman ve Zapo yerleşme, alan paylaşma ve birbirlerini yönetme konusunda çok acizler. İbrahim Üzülmez ise o kadar yorgun ve yalnız ki diğerlerine ayak uydurmak zorunda kalıyor. Oyunun boyunu kısaltırken beklerin ve stoperlerin birbirlerinin dilinden çok iyi anlıyor olması lazım ki, nasıl İstanbul ve Türkiye diyince akla kebap ve rakı geliyorsa Beşiktaş diyince akıllara defansının arkası "Konya Ovası" gibi olan bir takım gelmesin. Ama maalesef bu oyuncular ile bu arızanın giderilmesi imkansız gibi. Ve bu yüzden de Kayseri gibi, Manisa gibi, Belediye gibi hızlı adamları olan ve biraz kafası çalışan teknik adamlara sahip takımlar Beşiktaş karşısında şov yaptılar. Yani özet olarak her ne kadar "hücum, ayağa pas, kısa boylu oyun" gibi modern prensipler üzerine kurulu bir anlayış benimsense ve buna göre hücum oyuncuları alınıp (Guti&Q7), eldekilerin bazıları (Ernst&Bobo) da sisteme uydurma adına başarılı olarak modifiye edilse de arka tarafa gerekli özenin gösterilmemesi 4 ay gibi kısa sürede sistemi çökme tehlikesi ile karşı karşıya bıraktı.

Bu haftalar Beşiktaş adına çok kritik haftalar. Üstüste 4 mağlubiyet sınırları zorlayan bir istatistik olsa da bu gibi durumlarda camianın sağ duyulu ve soğukkanlı olması lazım. Gelecek adına...Ki şu an da bunu başarıyor Beşiktaş camiası. Elde, sezon başında oynanan iyi futbol ve geriye dönecek bir Quaresma ile daha hazır hale gelecek Guti var. Hatta Fatih Tekke'nin varlığı bile, iyi zamanlarının hatırlanması ve o zamanlardan esintileri bugüne taşıyabilmesi umudu ile camiayı ayakta tutuyor. Schuster ise "Nihat ısrarı" dışında falso vermeyerek ve Onur, Necip, Ali gibi gençleri oynatmaktaki cesareti ile reyting kaybetmedi. Ama elbette "burası Türkiye" ve rüzgar bir anda yön değiştirebiliyor. Hani ben şahsen Beşiktaş 2-3 maç daha kaybetse neler olur sorusunun cevabını vermekte zorlanıyorum. İşte tam bu yüzden de bu haftalar çok kritik. İyi futbol ya da iyi futbol işaretleri ile tolere edilen bu 4 mağlubiyet, skorun bir kaç maç daha gelmemesi ile Schuster'in başına bela olabilir. Camianın tolerans bandının daralacağı an her an patlak verebilir. Bu yüzden önümüzdeki maçlarda mutlak suretle kazanmalı Beşiktaş.

Peki biraz da geleceğe bakalım. Teşhisi yaptık, senaryoyu da biraz ileri götürelim ve Schuster'in ilk yarıyı Q7'nin de dönüşü ile kör topal tamamladığını ve kredisini yitirmediğini farzedelim. Her ne kadar Necip, Ali, Onur şu ana kadar bize pembe tablolar çizdirmese de bu oyuncuların da bir miktar maç tecrübesi edinmesi ile kıpırdandıklarını varsayalım. Devre arası elbette, bu takımın yaratılma aşamasında üvey evlat muamelesi yapılan defansına "adam gibi" takviyeler yapılmalı (çoğul ekine dikkat!). Guti'nin bir sene daha yaşlanacağı gelecek seneye hazırlık anlamında onu yedeklemek için şimdiden oyuncular izlenmeye başlanmalı. Bu esnada mutlak suretle eldeki bu gençleri bir kenara itmeden Türkiye Kupası maçları ile onları seneye hazırlamalı.

Schuster'in avantajı kredisinden halen birşey kaybetmemiş olması. Bu bir kaç haftayı kazasız atlatırsa önünü daha iyi görecektir. Ama mutlak suretle bugünü planlarken gelecek sene için de bazı adımlar atması lazım. Şu bir gerçek ki bu kadro geleceğin Beşiktaş'ı olsun diye bir arada değil. Bu grubun futbolcuları kısa vadede başarı için burada iken, teknik kadrosu ise uzun vadede başarı için burada. Geçişin titiz bir biçimde ve fazla vakit kaybetmeden yapılması lazım. Yoksa Schuster etrafındaki kalabalığın yavaş yavaş azaldığını görecektir.

Rijkaard'ın son zamanlarında taraftarın bir kesimi dışında özellikle medyada ona karşı büyük bir cephe oluşmuştu. Bu tarz teknik adamların Türkiye'de başarılı olamayacağını, bizim onlara göre, onların da bize göre olmadığını savunan bir cephe...Kara cahil bir köye gelen genç bir öğretmen muamelesi yapılıyor bu adamlara. Evet bu köyün ahalisinin pek de modern zamanların çocukları olduğu söylenemez ama Rijkaard gibi, Schuster gibi genç öğretmenlere yeterli zaman ve sabır tanınmaz ise de başımızdan imamlar eksik olmayacak. Onların ki yürünmesi gereken bir "azap yolu". Bazen kendilerine bazen de bize azap çektirdikleri ama sonunda ışığın olduğuna inandığımız bir yol...Rijkaard yolun yarısına gelemeden pes ettirildi ama umarım Schuster aynısını yaşamaz.

21 Ekim 2010 Perşembe

Porto'yu kıskanıyorum...


Futbolun bütün doğrularını yapmak için çaba gösterseniz ve kimi zaman bunu başarabilseniz dahi bazen iki kere iki dört etmiyor. Bugün iki kritik zamanda yapılan iki çok basit hata, Beşiktaş'ın eksik kadrosuna rağmen doğru taktik ve rakibe özel iştahı ile başabaş götürebileceği bir maçı kaybetmesine sebep oldu.

Hakan ve Zapo'nun yaptıkları hataların üstüne fazla konuşmaya lüzum yok. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki iki oyuncunun da maalesef kariyerleri boyunca hep eksik olan bazı zaaflarından yenildi bu iki gol. Hakan'ın kendini geliştiremediği en büyük eksiği yan toplardır yıllardan beri. Elbette her kalecinin zor zamanları olur. Ancak Hakan özgüvenini kaybettikçe daha da geriye giden bir yapıya sahip. Bir süre için dinlendirilmesi hem onun kendini toparlaması açısından hem de sezona mükemmel giren Cenk'in formayı hakettiği zaman alabileceğini görmesi açısından faydalı olacaktır. Zapo'ya gelirsek bugün Hulk'un attığı 2. goldeki zamanlama hatasının aynısını iki sene evvel Saraçoğlu'nda yapmıştı ve Guiza mükemmel bir aşırtma golü atmıştı onun sayesinde. Elbette sadece bu iki hata değil, özellikle birebirlerde ayaklarının yavaşlığının da etkisi ile ya çalım yiyor ya da müdahalelerde zamanlama hatası yapıyor. Schuster'in bu sisteminde tolere edilemeyecek bir zaaf bu. Bu sisteme en uygun adam sezon başında bağlarını koparınca eldeki 4 stoperden zorlasanız da sisteme uygun 1 stoper çıkmıyor. Devre arası ya Sivok'un dönmesi için dua edilecek ya da Zapo&Ferrari'den biri ile yollar ayrılıp Inter'deki Ivan Cordoba ya da Liverpool'lu Carragher tarzı sert, çabuk, kademelere hızlı girebilen bu defansı yönetebilecek bir adam alınacak.

Maça dönersek, Schuster oyuna defansif bir 4-3-3 kurgusu ile başladı. Diziliş Manisa maçını andırsa da, Ernst defansın hemen önünde, Necip ve Tabata bu orta 3'lüde alanı daraltmaya çalışan bir anlayış ile sahadaydılar. Takım savunmaya geçtiğinde Nobre de bu 3'lüye ortadan destek verdi. Hakan'ın hatasından yenilen gole kadar da Porto'yu gayet iyi durdurmayı başarmışlardı. Hücumda ise haliyle Quaresma ve Guti'nin eksikliği hissedildi. Ernst de daha defansif bir anlayış ile sahada olunca topu ileri taşıyan oyuncu bulmada problem yaşadılar. Beşiktaş'ı burada dizginleyen en önemli etken de Porto'nun ön alanda yaptığı müthiş baskı idi. Bu baskıyı açmak için lazım olan İspanyol sakat olunca toplar hep şişirildi. Buna rağmen sağ kanatta Hilbert ve Ernst organizasyonuna zaman zaman Nihat da katılınca bu kanatta 3 net pozisyon buldu Beşiktaş. Nihat İspanya'da edindiği golü koklama ve çerçeveyi bulma melekelerini yitirmemiş olsa bu pozisyonlardan 2 tanesi gol ile sonuçlanabilirdi. Olmadı...

İlk yarının sonlarında oyunu Beşiktaş lehine çeviren pozisyon yaşandı. Porto 10 kişi kaldı. 33 yaşındaki, Portekiz'in yeni Mourinho'su olması beklenen teknik direktör Andre Villas Boas defans kurgusunu düzenlemek için ikinci yarıya sakatlanan Falcao'yu oyundan alarak çıktı ve dengeler tamamen Beşiktaş'a döndü. Özellikle sağ taraftan Ernst&Hilbert işbirliği o kadar verimliydi ki her an golü bulabilirdi Beşiktaş. Soldan, sağdan ve ortadan rakibi zorladılar ancak bu baskının zirve yaptığı anda bu kez de Zapo'nun hatası ile 2. golü yediler. Bu kadar eforun üstüne böyle basit bir gol yenilince direnci de kırıldı Beşiktaş'ın ve oyunun kalanında o iştahlarını da kaybettiler. Hikayenin kalanını anlatmaya gerek yok. Tüm ibrelerin Beşiktaş'a döndüğü iki kritik anda yenilen iki gol, fizik olarak tamam ama psikolojik olarak zor ayakta duran takımın kafasına sıkılan iki kurşun gibiydi adeta.

Beşiktaş'ta son 15 dakikada Necip, Ali Küçik ve İsmail sahadaydı. Schuster'in Ali ve Onur Bayramoğlu'nu (Manisa maçının sonlarında sahadaydı) merak etmesini takdir ediyorum. Beşiktaş adına önemli bir kazançtır Schuster'in bu hamleleri. Bu takım büyük beklentiler ve paralar ile kurulmuş olsa da teknik kadronun bu gençlere uzun vadede ihtiyaçları olduğunun farkında olması güzel. Ben Schuster'in genç oyuncu deneylerini göz boyamak için yaptığını düşünmüyorum. Manisa maçında ve bugünkü maçta Onur ve Ali sahaya girdiğinde maç kopmuş değildi henüz. Yani kritik anlarda sahada olmanın ne demek olduğunu anlamaları ve yaşamaları açısından önemlidir bu iki maç onlar adına. İkisinden gelen sinyaller de olumlu. Devam...

Son olarak Villas Boas ile bitirelim. Resimdeki fenomenin hemen solundaki genç adam Portekiz futbolunun gelmiş geçmiş en genç teknik adamı Boas ve henüz 33'ünde Avrupa'nın da en önemli ekol takımlarının birinin başında. Bobby Robson okulunda yetişmiş, Mourinho'nun yanında Porto, Chelsea ve Inter'de tecrübe ve kazanma alışkanlığı edinmiş bir teknik adam. Sezona Portekiz Süper Kupası'nı kazanarak başlamıştı ve üstüne koyarak devam ediyor.  Porto ekolüne hayran olmamak elde değil. Bu kadar oturmuş bir sistem, kendi özkaynaklarını bu kadar verimli kullanabilme, son derece titiz ve başarılı transfer politikası...Ve sürekli başarı...Model alınması gereken bir yapı...Kıskanılacak kadar iyi...

NOT: Porto bu stada son geldiğinde "Quaresma&Beşiktaş taraftarı" aşkı başlamıştı. Bugün de Hulk böyle bir aşkı hakedecek kadar iyi oynadı. Nitekim taraftar onu da çağırdı tribünlere maç sonunda. 3 sene sonra bu forma altında görür müyüz onu? Zor...Ben Avrupa'nın iyi takımlarının onu yakın zamanda kapacağını düşünüyorum açıkçası.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Kaset geri sardı!


Beşiktaş geçen sene sıradan bir takımdı. Öyle ki Beşiktaş'ı tanımlama çabasındakiler "hedefi düşük" takımlar için kullanılan "gücünü sonuna kadar kullanan ancak üretemeyen" gibi cümleler kullandılar ki haklıydılar. Takım ne kadar istekli ve hırslı olursa olsun bir noktadan öteye geçemeyen, az gol yiyip bulacağı bir iki pozisyon ile düşük skorlu galibiyetleri hedef alan bir karaktere sahipti. Ayrıca kadro dar idi. Sıkışan maçları kenardan gelip çevirecek adam neredeyse hiç yoktu. Liderliğe soyunan, sorumluluk alan oyuncu eksikliği vardı.

Peki bu sene ne oldu? Takıma Quaresma ile hırs ve yaratıcılık, Guti ile liderlik ve zeka katıldı. Kadro derinleştirildi. Seyirci ile arası nahoş olan bir kaç oyuncu ile yollar ayrıldı. Sezon başında Avrupa kupasında oynanan basit maçlarda alınan galibiyetler ve bol gol ile de bir moral ve motivasyon yakalandı. Ancak bu süreçte bütün yükün bu iki oyuncuya (ve tabii ki Ernst'e) fazla binmesi diğer oyuncuları biraz rahatlığa itmiş olabileceğinden korkmuştum açıkçası. Bundan başka bu iki yıldız ile skor bulmaya başlayan ve gol yese de maçları çeviren bir takım izlemiştik. Bu da takımın özellikle defans hattındaki defolarını örtmüştü. Şimdi yaşanılan durumu anlatan bir söz var. Takke düştü, kel göründü...

Önce Quaresma'nın ve ardından Guti'nin sakatlanması Beşiktaş'ın geçen seneki gibi zorlayan ama üretemeyen karakterine geri dönmesine sebep oldu. Üstelik bu sefer geçen seneki gibi zor gol yiyen bir defans hattı da yok ellerinde. İki hafta önceki Trabzon maçı ve özellikle bu akşam kaybedilen Manisa maçı bu iki oyuncunun verdiği o sezon başındaki havayı aldı götürdü.

Benim anlamakta zorlandığım birkaç konu var. Öncelikle takımın defans hattında sezon başından beri olan problem hala devam ediyor. Daha kötüsü, giderek oturması gereken defans düzeni gittikçe daha da bozuluyor. Her geçen hafta burada oynayan ikililer sanki birbirleri ile ilk defa oynuyormuş gibi acemileşiyorlar. Bu akşam önce Toraman-Ferrari ardından da Toraman-Zapo ne adam ne de alan paylaşma konusunda yeterli değiller. Schuster'in oynatmaya çalıştığı sistemin farkındayız evet ama bu sistemde bu kadar açık vermek, ve üstelik 4 ay geçmesine rağmen, çok mantıklı gelmiyor bana. En büyük probemlerden biri bu.

İkincisi ise bazı oyuncuların performans olarak geriye gitmeleri, bazılarının ise sezon başından beri hiçbirşey verememeleri. Necip, Aurelio geldikten sonra ortalarda yok. Tamam etkilenmiştir, yerini kaybetmiştir ancak normalde yapabildiğini bildiğimiz bazı şeyleri hiç yapmaması onun adına eksi puan. Holosko ve Nihat sezon başından beri hiç yoklar. Fatih Tekke'den hiç yararlanamadılar. Tabata şans bulduğu halde belli bir çizginin ötesine geçemedi. Hal böyle olunca kağıt üstünde geniş gözüken kadro son bir aydır küçüldükçe küçüldü. Takımın zekası ve hırsı da tribünlere çıkınca ortaya geçen seneki takım ve karakter çıkmış oldu.

Schuster'in önündeki en zor denklem defans denklemi. Sağlık ve performans konusunda istikrarın sağlanması lazım. 5 stoperle sezona başlandı. Birini oynamadan kaybettiler. Ferrari bir maç var, bir maç yok. Yine bir adale sakatlığı yaşadı bu maçta. Zapo performans olarak sürekli geri gidiyor. Ersan'ı ise Schuster hiç düşünmüyor olmalı ki göremiyoruz. Sadece Toraman ile de gitmiyor işte.

Sonuç olarak üstüste alınan 2 yenilgi ve hafta içi olası bir Porto mağlubiyeti sezon başından beri arkasından esen rüzgarı bir anda önünde hissetmesine yol açacaktır Beşiktaş'ın. Bu yüzden Porto maçı çok çok önemli. Hem düşen moralleri yükseltme adına, hem de kaseti geri saran takımın bu seneki oyun karakterini tekrar kazanma adına...

NOT: Beşiktaş seyircisi istikrarsız adamı, saçma sapan hareket yapan adamı sevmiyor. Misal zamanında Çağdaş. Bir bekin ya da stoperin yapmaması gereken herşeyi yapardı. Misal geçen seneki İbrahim Kaş. Misal Erman Güraçar...Bu sene de Hakan yavaş yavaş bu yolda ilerlemeye başladı. Bu maçta yediği goller bir yana, iki hareketi var ki zorlasan yapamazsın...Basit oynamak ayıp birşey değil. Kimsenin Hakan'dan topukla pas atmasını ya da eliyle alacağı topu ayağı ile almasını beklediği yok. Bu yola girerse işi zor Hakan'ın. Bu maçta ıslıklanan tek adamdı. 

Beşiktaş - Manisaspor: Maç öncesi...

Hakan - Hilbert, Toraman, Ferrari, Üzülmez - Fink, Necip - Tabata, Ernst  - Nobre - Bobo

Yıldızlarından yoksun Beşiktaş'ın Manisa 11'i bu şekilde. Schuster zorunlu olarak bazı tercihlerde bulunmuş. Örneğin bu sezon hiç maç oynamayan Fink ile başlamış. Guti olmadığında uyguladığı B planına sadık kalıp Ernst'i önde kullanmayı düşünmüş. Bu orta 3'lü Beşiktaş'ın oyun merkezini ileri taşıyacaktır ancak Ernst'ten daha önceki maçlarda olduğu gibi bir "Guti" performansı görebilecek miyiz o soru işareti. İkinci soru işareti ise Bobo ve Nobre'nin saha içindeki yerleşimi konusunda. Bobo'yu kaleden uzaklaştırdığınızda verimini düşürürsünüz. Benim tahminim Nobre'nin daha geride, Bobo'nun uçta oynayacağı yönünde. Ferrari tercihi Makakula'yı düşünerek yapılmış ancak Simpson/Isaac ikilisinin sürati ve defansın arkasına yaptıkları koşular düşünülünce bu bölgede zorlanabilir Beşiktaş.

Geçmiş maçların aksine kulübesi hazır olmayan oyuncular ile dolu bu kez Beşiktaş'ın. Oyuna müdahale edeceği anlarda Schuster'in kenara yüzünü ekşiterek bakacağını tahmin etmek zor değil. Beşiktaş adına zor bir maç olacağı yönünde görüşüm.

Demirören'den satırbaşları

Yıldırım Demirören NTV'de Yüzdeyüz Futbol'da idi bu akşam. Bir kaç satırbaşı vermek gerekir ise:
  • Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan gerekli izin alınmış ve Mayıs'ta yeni stadın inşasına başlanıyor. Eğer başka aksilik çıkmazsa ki Demirören burada bir açık kapı bıraktı. Projenin detayına girmekten kaçındı bu sonradan çıkması muhtemel problemler yüzünden. Zaten bu stat projesi hiç bir zaman net olmadı ve 7-8 ay içinde kazma vurulması planlanan bir inşaat ile ilgili hala kesin konuşamıyor kulübün başkanı. Kesinleşen tek nokta ise stadın 42000 kişilik olacağı imiş. Planlanan bitirme süresi 15-18 ay civarı, model ise yap-işlet-devret...İsim hakkı kulüpte kalacak ve  buradan da ciddi bir gelir elde etmeyi düşünüyorlar. Fiyapı'ya İnönü'nün isim hakkının verilmesi eleştiri konusu olmuştu ekonomik ve diğer sebeplerden. Ancak geçici bir anlaşma olması (1+1) ve kısa vadede para getirmesi açısından bence mantıklı. Yeni statta yeni bir sponsor ve yeni ve uzun süreli bir anlaşma olacak.
  • Stadın yapımı esnasında maçların nerede oynanacağı konusunda iki alternatif bulunduğunu söyledi. İlki bana çok ütopik geldi ki bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum ve ayrıca da gereksiz buluyorum. Anadolu'nun Süper Lig'de temsilcisi olmayan bir şehrinde lig maçlarını yapabileceklerini söyledi Demirören işin içine biraz da sosyal sorumluluk projesi konsepti sokarak. Dediğim gibi çok temeli olmayan bir fikir gibi geldi. Daha ziyade Aziz Yıldırım'ın bu Batman projesine belki bir karşı atak gibiydi. Hadi diyelim oldu. Şehir neresi olacak? Adam gibi stadın olduğu bütün şehirler zaten Süper Lig'de. Adana'ya da gidecek halleri yok sanırım lig maçı oynamak için. Bunun taraftarı var, sponsoru var, yolu var, vs.vs...Olmaz bu iş! İkinci alternatif ise Kasımpaşa'nın stadını kullanmak. Daha gerçekçi duruyor. Benim fikrime göre mantıklı olan da Olimpiyat Stadı ki eninde sonunda Avrupa Kupası maçları burada oynanmak zorunda kalacak. Eğrisi doğrusuna fazla bakmadan en azından 2 sene için zemini ve şartları uygun bir yer olarak Olimpiyat Stadı mantıklı gözüküyor.
  • Başkanlık döneminde camiaya kazandırdığı en büyük projenin Fulya olduğunu söyledi.
  • Bu seneki yönetim anlayışındaki farklılığa da değindi başkan. Aslında geçen sene statta o küfür olayının ardından başkanlığının ilk yıllarına göre üslup ve tarz değiştirmiş bir Demirören gördük. Bugün de aynı üslubu sürdürdü. Ben kesinlikle profosyonel bir yardım aldığını düşünüyorum burada. Kolay bir değişim değil onun adına bu yaşadığı. Hele ki geçmiş yıllardaki durumu göz önüne alınır ise. Şimdi en üstte oturan adam rolünde olduğunun ve bütün yönetimi alttakilere bıraktığının defalarca altını çizdi. Hatırlarsınız birkaç sene önce "para bende, güç bende" felsefesi ile hareket ederdi. Neyse bu değişimin arkasında durmaya devam ediyor sözleriyle şu anda ki olması gereken de bu zaten.
  • Transferler konusunda bilindik şeyler söyledi. Iverson'ı doğruladı. Anlaşmanın onlar tarafından incelenme aşamasında olduğunu söyledi. Ayrıca Robinho transferi için hala açık kapı bıraktı ki bence olacak iş değil artık bu saatten sonra. Çok akla yatkın bir durum da değil ayrıca bu oyuncunun hala takiplerinde olduğunu söylemesi. Geçen hafta AS'da çıkan Fabiano haberi içinse Beşiktaş'ın yurtdışındaki tanınırlığından dem vurdu.
  • Yılan hikayesine dönen Beşiktaş TV'nin de Kasım-Aralık gibi Digitürk üzerinden yayına başlayacağını söyledi.
Stat projesi gecenin manşetiydi Beşiktaş adına. Herkes büyük bir hevesle bekliyor artık bunun kesinlik kazanmasını. Fenerbahçe yıllar önce yaptı, Galatasaray neredeyse bitiriyor. Beşiktaş'ın da artık kazmayı vurması lazım eğer rakiplerinin gerisinde kalmak istemiyorsa.

3 Ekim 2010 Pazar

Bobo ile başla, istediğin gibi bitir...

 
Schuster'in Nobre/Bobo tercihi Beşiktaş'ın hücum gücünü siyah ve beyaz kadar farklılaştırıyor. Elbette Bobo'nun bu 5 yıllık İstanbul kariyeri her zaman bu son 3-4 maçta ortaya koyduğu performans gibi olmadı ama geldiğinden beri herkesin bildiği birşey var ki o da Bobo sahada kaldıkça performansını arttıran bir yapıya sahip. Aynen sezon içinde olduğu gibi maç içinde de ivmelenen ve gelişen bir yapı...Yani Bobo'yu dinlendireceksiniz onu maçın başında değil sonunda dinlendirmeniz gerekir. Bu yüzden Schuster'in rotasyon tercihinde Bobo'yu ayrı bir yere koyması gerektiğini düşünüyorum.

Peki bugün ne oldu? Maça Nobre ile başlayan Beşiktaş'ın hücum varyasyonları sıfıra indi neredeyse. Guti'nin dilinden anlayan Quaresma evinde, Bobo da kulübede olunca hücum etkinliği çok çok azaldı Beşiktaş'ın. Zaten ilk yarım saatte Trabzon maç öncesi beklediğimin aksine orta sahada çok direnç gösterdi. Özellikle topun 3. bölgeye geçmesine neredeyse hiç izin vermediler. Bunu kah alan daraltarak daha sık da faul yaparak gerçekleştirdiler. Sadece Hilbert'in bindirmeleri ile birkaç olgunlaşmamış pozisyon yakaladı Beşiktaş. Sol kanadı ise maç boyunca neredeyse hiç kullanamadılar. Bunun temel sebebi ise Holosko'nun koşu yollarını Serkan'ın çok iyi kapatmasıydı. Zaten sırtı dönük oyunda üstelik bir de ters kanatta ise Holosko hiç yok. Ernst ve Guti'nin onun üzerinden olgunlaştırmaya çalıştığı bütün ataklar başlamadan bitti. İkinci yarıda ise geriye düştükten sonra Schuster önce Ernst'i sonra da Guti'yi çıkardı. Haliyle bu iki oyuncu yokken karşı kaleye hiç gidemedi desek yeridir Beşiktaş için.

Trabzon'da ise Colman ve Selçuk defansif görevlerini fazlası ile yerine getirdiler. Teofilo'nun arkasındaki 3 hızlı adamdan Yattara maçta hiç yoktu ki zaten ikinci yarıya onunla başlamadı Şenol Güneş. Burak ve Engin ise hareketli oyunları ile Beşiktaş defansının dengesini bir nebze bozdular. Ama her iki oyuncu da defansın arkasına sarkacak oyun zekasına ve pozisyon bilgisine sahip olmadıkları için sık sık ofsaytta kaldılar. Maça Yattara yerine Alanzinho ile başlamış olsalardı buradan çok ekmek yiyebilirdi Trabzon. İkinci yarının başında Yattara/Ceyhun değişikliği Trabzon'un göbekteki sertliğini daha da arttırdı ve daha dengeli bir takım oldular. Skor üstünlüğünü ele geçirince de Beşiktaş'ın bu akşamki yorgun ve iştahsız yapısı sayesinde maçın sonunu çok zorlanmadan getirdiler.

Daha önceden de söylediğim gibi Necip'i küstürmeden ondan yararlanmanın yollarını bulması lazım Schuster'in. Özellikle bu tarz sert takımlara karşı cevap verebilmesi için o bölgedeki tek opsiyon Necip. Bu maç da Schuster'in rotasyon yaparken biraz daha ince düşünmesi gerektiğini gösterdi bize.

Trabzonspor - Beşiktaş: Maç öncesi...

Trabzon: Onur - Serkan, Mustafa Yumlu, Egemen, Cale - Selçuk, Colman - Yattara, Burak, Engin - Teofilo

Beşiktaş:  Hakan - Hilbert, Toraman, Zapo, İsmail - Aurelio, Ernst - Tabata, Guti, Holosko - Nobre

Kağıt üzerinde orta sahada Beşiktaş'ın fiziksel bir üstünlüğü göze çarpıyor. Şenol Güneş'in Ceyhun'u kulübede tutma ısrarı sürüyor. Stoperde oynayabilmesine rağmen Glowacki ve Giray'ın yokluğunda orada bile tecrübesiz Mustafa Yumlu'yu tercih etmiş. İlginç...Colman son haftalarda düşen formunu bugün de devam ettirir ise bu bölgede ciddi zaaf yaşayabilir Trabzon. Şenol Güneş'in planı Beşiktaş'ın öne çıkan ve sık sık çizgide yakalanan savunma zaaflarından yararlanmak. Bu yüzden Teofilo'nun arkasına 3 hızlı oyuncuyu koymuş. Bana kalırsa Burak yerine Alanzinho ile başlasa daha mantıklı olurdu. Alanzinho bu defansın arasına daha rahat sızıp dengesini bozabilirdi. Büyük ihtimalle maçın ilerleyen dakikalarında kullanacaktır onu.

Q7'siz ilk sınavına çıkıyor Beşiktaş. Schuster onun yokluğunda beklenildiği gibi Holosko'yu tercih etmiş. Eğer Rapid Wien maçının ikinci yarısındaki gibi topu ayağa oynayıp Trabzon'un orta sahasındaki muhtemel zaafından yararlanabillir ise maçı kolaya çevirebilirler. Ernst'e yine önemli görev düşecektir. Tabata ve Holosko'nun kanatlarda yardıma gelmemesi ise muhtemelen bütün hücum planlarını bunun üstüne kurmuş Trabzon'un ekmeğine yağ sürebilir.

Kulübe açısından Trabzon bu akşam daha zengin. Alanzinho, Jaja ve Umut önemli silahlar. Beşiktaş'ta ise Bobo dışında katkı verebilecek önemli bir hücum silahı yok. Maçın başında iki takımdan birinin gol bulması halinde maç bol pozisyona gebe.

30 Eylül 2010 Perşembe

Schuster için 2. sınav zamanı!


Beşiktaş adına maçın en heyecanlı ve gerilimli anı Quaresma'nın sağ arka baldırını tutarak kendini yere bıraktığı andı sanırım. Portekizli'nin takım içinde öyle büyük bir etkisi var ki takım arkadaşları ve hatta kenar bile fazlasıyla panik yaptı sakatlık sonrası. Öyle ki yedek kulübesinde bir süre tedavisi devam etti. Kötü haber de maçın ardından geldi. En az 3 hafta yok Q7! 

Onun varlığı elbette çok önemli ama bu sakatlık sonrası sahadaki ve kenerdaki görüntü Querasma'ya bağlı değil adeta bağımlı bir tabloyu gösterdi bize. O, saha içinde olduğunda ve takım ileri çıkamadığında ister istemez onun üstüne yıkılıyor oyun. Eskiden sıkışınca Hakan Şükür'e şişirmek diye bir kavram vardı Türk futbolunda. Biraz da abartarak ama gerçekçi bir şekilde Beşiktaş ve Quaresma için de bunu söyleyebiliriz. Q7'siz Beşiktaş o ilk yarının son 15 dakikası ne yapacağını şaşırmış bir haldeydi.

İkinci yarıda ise kendine gelmiş, sakin, ayağa pas yapan ve Querasma'sız nasıl oynaması gerektiğini çözmüş bir Beşiktaş vardı sahada. Tehlike durumunda basacakları bir buton olmayınca daha derli toplu oynamaya başladılar belki de ister istemez. Oyun anlamında herşey yolunda giderken sağ kanattaki alan paylaşma hatasına, Toraman'ın hamle zamanlamasındaki yanlışı da eklenince Veli Kavlak Rapid'i öne geçirdi. Toraman buna benzer bir hata daha yaptı maç içinde. Daha önce yazmıştım Beşiktaş'ın stoperlerinin sürekli oyun içinde kalması gerektiğini. Özellikle Ferrari dikkati çabuk dağılan bir stoper ve bu zaman zaman Beşiktaş'a pahalıya patlıyor. Her ne kadar birisi sakat olsa da bonservis toplamları yaklaşık 20 milyon Euro olan bu 4 stoperin bu kadar çok hata yapması şu anda işleyen sistemin en büyük zaafı gözüküyor. Beşiktaş'ın beraberlik golünü bulmasının ardından, Rapid'in ileri çıkan defansı da bu dakikadan sonra arka arkaya bulunan pozisyonların tetikçisiydi. Holosko kafasını kaldırmayı becerebilse son 10 dakikaya girerken maçı koparabilirdi Beşiktaş. Rapid adına da karşınızda Guti gibi bir adam varken o defansı bu kadar şuursuzca öne çıkarmaları maçı kaybetmelerine neden oldu diyebiliriz.

Hilbert'in sağ bekteki ikinci maçı da onun adına olumlu, bizim adımıza da ikna ediciydi. Defans ile nispeten daha uyumlu, ileri çıkışları da daha istikrarlıydı. Erhan Güven'in de yaklaşık 1.5 ay olmaması ve Ekrem'in sakatlığı onu şu an tek opsiyon yapmış durumda bu kanatta. Schuster'in 6 yabancılı planı bir daha gözden geçirip ona bu takımda yer açması gerekecek.

Tabata'nın biraz daha sorumluluk alması, biraz fazla top kaybı yapmasına rağmen Guti'ye biraz daha yardımcı olması bu sistemin işleyişi açısından olumlu bir gelişme. Ernst'in de yeri geldiğinde bu role soyunabilmesi maç içinde Guti'ye biraz soluklanma şansı veriyor. Bu orta saha yapısı eğer biraz daha direnç kazanabilirse,  o istenilen ayağa pas yapan, tempoyu ayarlayan "aklını kullanan" bir orta saha olmaya doğru adım adım ilerliyor.

Son söz olarak da Beşiktaş'ın saha içindeki özgüveni ve Guti&Quaresma'nın varlığı bu son 4 maçta son dakikada alınan ya da geriden gelip kazanılan maçların şifresidir. Şimdi önlerinde Quaresma'sız oynamaları gereken bir ay var. Bu süreçte Trabzonspor ve Porto gibi zor maçları da olacak. Schuster geçen hafta sonu Guti'siz bir sınav vermişti Antalya önünde. Şimdi başka ve uzun bir sınav onu bekliyor olacak.

26 Eylül 2010 Pazar

Guti'siz av devam ediyor


Maç öncesi aslında en çok merak edilen soru Schuster'in "Guti'siz" planının ne olacağı idi. Çünkü onun görevini birebir yapabilecek alternatif bir isim yok Beşiktaş'ta. Daha doğrusu o pozisyonu o şekilde doldurabilecek bir oyuncunun eksikliği var diyelim ki mevzu Guti olunca öyle tek bir hamle ile onun yerini doldurmak da imkansız oluyor. Schuster'de bunu bilerek sahaya farklı bir anlayış ile çıktı bu sefer. Orta sahada Aurelio-Necip-Ernst 3'lüsü ile başladı. Aurelio iki stoperin hemen önünde (bazen aralarında???) çakılı bir vaziyette oynarken Necip ve Ernst hücumları yönlendiren isimlerdi. Schuster Guti'nin eksikliğini hem bu ikiliyi ataklara daha çok katarak hem de Quaresma ve Tabata'yı pas trafiğinin içine daha çok sokarak gidermeyi istemiş gibi bir görüntü vardı sahada. Quaresma özellikle ilk yarım saatte, geride kalan maçlara kıyasla daha çok ortaya geldi ve Bobo'ya daha yakın oynadı. Ama bu plan Beşiktaş'ın üretim gücüne fazla yansımadı. Nitekim ikinci yarıda kanatları daha çok kullandılar bu da ortadaki o kısır kalabalığı dağıttı. Ernst hücum bölgesine daha çok yaklaştı ve pozisyonlar buldu Beşiktaş.

Schuster için alternatifleri keşfettiği bir maç oldu da diyebiliriz. Öncelikle elinde Guti'siz bir oyun planına sahip olmuş oldu. Ernst'i ilerde kullanabileceğini gördü. En önemlisi sağ bekte zoraki de olsa artık elinde bir Hilbert opsiyonu var. Aslında ben sezon başından beri Hilbert'in o bölgede neden kullanılmadığını merak ediyorum. Stuttgart'ta iken bu bölgede sık sık oynamışlığı vardı. Açık oynadığı zaman arkası dönük topu alıp, dönüp katedebilen bir oyuncu değil ama bek oynadığında oyun bilgisi ve fiziği ile defansif görevlerini yerine getirebiliyor. Şimdi goldeki hatasına ne diyeceksin diyebilirsiniz ama bu tip pozisyonlar ilk defa beraber oynayan oyuncular arasında yaşanır, doğaldır. Goldeki hatayı ben Hakan ve Hilbert'e eşit paylaştırırım. Hakan topun kontrolü kendi bekinde iken çıkmakla hata etmiştir ama Hilbert de Hakan'ın geldiğini görmesine rağmen tehlikeyi sezemeyip kalecisini yanıltmıştır. Çözülemeyecek bir problem değil. Eğer Schuster Hilbert'den bu bölgede yararlanmayı düşünürse ki bence düşünmelidir bu iletişim zamanla oturacaktır.

Aurelio'nun eskiye oranla geriye giden en önemli özelliği hızı. Yavaşlayınca ve güçten düşünce oynadığı alan daha da küçülüyor. Milli Takım maçlarında olduğu gibi yine stoperlerin arasında gömüldü bu maçta da. İlerleyen maçlarda mutlak suretle Necip'in şu son maçlarda üzerine sinen tedirginliğini bir şekilde halledip sezon başındaki o dinamik hali ile oraya monte edilmesi gerekir. Aurelio'nun transferinden sonra Necip'te o eski özgüveni göremiyorum ben. Her maç daha çok top kaybı yapmaya başladı. Ama potansiyelini biliyoruz. O "çaylak duvarı" na çarpmadan Schuster'in önlem alması lazım.

Son sözler de Bobo'ya gelsin. Bu sezon ligdeki 5.golünü attı Brezilyalı. Gol vuruşları eskisine oranla çok daha iyi. Özellikle ilk goldeki ayak dışı vuruşu harikaydı. Daha önce söylemiştim Bobo sahada kaldıkça kendine gelen ve performansını arttıran bir oyuncu. Bu sezon yerini Nobre ile daha fazla paylaşsa da aldığı süreler eskiye oranla daha fazla. Yine gelişen bir diğer özelliği ise arkada oynayan oyuncuların kalitesinin artması ile o da aralara daha çok kaçmaya başladı. Dün gelen iki golde de pozisyon alışı çok iyiydi. Fizik olarak iyi durumda oldukça bu performansını devam ettirecektir...