TSL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TSL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2010 Pazartesi

Futbolun ırzına geçen adam!

Maç öncesi açıklanan kadrolara bakınca maçın nasıl bir taktik mücadele içinde geçeceği az çok belli oluyordu.
Beşiktaş'ın ilk 11'inde 4 stoper, 2.5 sol bek, 2 adet de defansif orta saha oyuncusu vardı. Ben de kadroyu görünce "bu ne ya" dedim gerçekten ama kulübeye bakınca da daha iyisi ne olurdu sorusuna cevap da bulamadım. 4-5 maçtır formsuz Holosko mu, 2 seneden beri ortalarda olmayan Serdar Özkan mı, yoksa artık yürümekte bile zorlanan Yusuf' mu bu ilk 11'i zorlar? Eksikler zaten malum...Bu şartlar altında çıkan kadro ve taktik anlamında ağır bir eleştiri yöneltemem Denizli'ye. Sezon başından beri ortaya koyduğu bir duruş ve sistem var ve onda da ısrar ediyor. Ayriyeten yetenek konusunda sınıfta kalan bu kadroya nasıl bir hücum futbolu oynatabilirsiniz o da soru işareti. Ha gerçi bu kadroyu oluştururken Denizli'nin aklı nerdeydi diye de sorasım geliyor.

Neyse geçelim bunları. Maçın başında Alex'in golü gelince tüm hesapların değişeceği beklenebilirdi ancak öyle olmadı. Zira elinde bir B planı ol(a)mayan Denizli de maçın büyük bölümünde başladığı dizilişi korudu. İkinci yarıda İnceman ile orta sahayı biraz daha iyi parsellemeye çalıştı ve büyük ölçüde de başardı. Ernst ve Fink'in de etkinliği arttı ancak bu sefer de zaten hazır olmayan Tello fizik olarak çok düştü ve sağ kanatta kayboldu. Yine de Bobo penaltıyı gole çevirebilseydi istediğini elde etme konusunda büyük bir adım atmış olacaktı Denizli. Maçtan sonra da açıklamasında Fenerbahçe'nin ikinci yarı ortalarında gol yemesi durumunda dağılmaya müsait bir takım olduğunu belirtmişti. İlk yarıdaki maçta da buna benzer bir taktik ve anlayış ile 3 gol bulabilmişlerdi.

Taktik teknik bir yana bu penaltı öncesinde de insanı futboldan soğutacak kadar mide bulandırıcı bir olay meydana geldi hepinizin bildiği gibi. Belki bu olayı bu kadar konuşmamızın sebebi o penaltının kaçması idi ancak yine de 4 hakemin ve saha içindeki 21 oyuncunun bu "futbol katili" adama "sen napıyorsun" diyememesi de bir o kadar faciaydı. Bu ülkede vakti zamanında Pascal Nouma elini şortuna soktu diye haftası dolmadan gönderilmişti. Üstelik kulüpte ve belki de ülkede inanılmaz bir kredisi olduğu halde. Doğru idi yanlış idi tartışılır. Görsel olarak hoş olmayan ama oyuna da ihanet etmeyen maksadını aşmış bir hareketti ama kamuoyu baskısı o kadar fazla idi ki yönetim de belki düşünme hakkını kullanamadan gönderdi Nouma'yı.

Şimdi dün akşamdan beri sinirlerimin elverdiği ölçüde spor programlarını, yorumları ve yazıları izledim, okudum. Aynı kamuoyu baskısını göremedim. Peki bu "futbol katili" nin yaptığı hareket Nouma'nınkinden ne ölçüde aşağıda ya da yukarıda. O zaman bas bas bağıran, namus timsali geçinen bu dinazorlar bugün neden ortada değiller? Bilica dün akşam elini şortuna sokmadı ama futbolun ırzına geçti o penaltı noktasını defalarca tekmeleyip kazarak. Ama öyle bir medya var ki bizde insanı futbol izlemekten utanır hale getirir. Dün akşam da işlerine gelenler eleştirirken işlerine gelmeyenler üstünkörü konuşup geçtiler.

Herşeyden daha önemlisi Fenerbahçe yönetiminin alacağı tavrı merak ettim. Maç sonrası açıklamalarda birşey duyamadım. Bugün de Daum dalga geçer gibi saygısızca, utanmazca bir açıklama yaptı Bilica'nın haksız penaltıya öfkesini penaltı noktasından çıkardığını söyleyerek. Hani nerde 5-6 yıl önce Nouma'yı asan zihniyet? Bu adamların futbol ile dalga geçmesi karşısında neden gıkınız çıkmıyor?

Boğazına kadar pisliğe batmış bir ülkeyiz ki futbolumuzu yönetenler de, ekranlarda konuşanlar da,  gazeteler de yazanlar da bu pisliğe her gün söyledikleri ve söylemedikleri ile katkıda bulunuyorlar. Bugün Hürriyet'in ve Milliyet'in web sitesinde Torres'in de aynı hareketi yaptığına dair bir haber vardı. İnanılacak gibi değil. Karşılaştırdıkları ve söylemeye çalıştıkları şey inanılır gibi değil. Hürriyet gazetesinin spor servisi gazeteciliğe ve haberciliğe yakışmayan insanların ellerinde. Artık sadece bugün nasıl bir komediyi sahneye koyacaklar diye girip okuyorum onları. Bugün de ortaya koydukları komedi on numaraydı bence.

İşin özeti bu "futbol katili" adamın bugün itibari ile Türkiye'nin futbol gündeminden silinmesi gerekirdi. Nouma'daki aynı baskıyı kamuoyunun Fenerbahçe yönetimi üzerine yapması lazımdı. Ama herkes kulağının üstüne yatmış vaziyette. Biz kafaları Nouma'nın şortundan çıkamamış, vizyonları ancak o şortun içine sığacak kadar olan ve "futbolun namusunu" koruyamayan bir futbol camiası ile muhatabız bu ülkede. Devam edin...Siz böyle devam ettikçe daha çok Bilica'lar üzerimize çıkar...

25 Mart 2010 Perşembe

Selçuk Çakar!


Derbi öncesi yine gereksiz bir açıklama, bu sefer sürpriz bir isimden geldi. Bazen hakemlerin emekli olmalarının ardından, kamuoyundan ve onlara meslek hayatları boyunca cehennem hayatı yaşatan herkesten, ortalığı karıştıran böyle açıklamalar yaparak intikam aldıklarını düşünüyorum. Yoksa Selçuk Dereli de aklı başında bir insan profili çiziyordu hakemlik yıllarında. Yaptığı açıklamayı bir okuyun bakalım, başlıktaki imaya uygun mu?

"Şu anda Türkiye'de mevcut hakemler içinde en önde bulunan hakem Cüneyt Çakır. Onun bu maça çıkması son derece normal. Ancak bir saptamada bulunmak istiyorum. Geçen hafta Kuddusi Müftüoğlu'na haraket ettiği iddia edilen Aziz Yıldırım ile ilgili rapor tutup, disiplin kuruluna gönderten Serdar Çakır. Ertesi hafta maçın hakemi Cüneyt Çakır. Bunu kamuoyunun takdirine sunuyorum. Bu bana çok enteresan bir atama gibi geldi. Acaba müsabakanın devamında yaşanacak olaylardan sonra kamuoyu nasıl yorum yapacak, bunu nasıl değerlendirecek çok ilginç. Tabii Cüneyt Çakır bu maçlara verilmeli. Madem Türkiye'nin önde hakemi, Türkiye onu bu maçlardaki hakemlik yeteneğini de görmeli" 

Cüneyt Çakır iyi hakem. Onun bu maça verilmesi doğal...
Ama kimin oğlu?
Serdar Çakır'ın...
Eeee Serdar Çakır kim?
Geçen hafta Aziz Yıldırım'ı raporlayan adam...
Ama Cüneyt Çakır yine de iyi hakem...

Madem öyle bu açıklamanın ne gereği var. Zaten herkes ya Cüneyt Çakır'ı ya da Bünyamin Gezer'i bekliyordu. Ben eşeğin kulağına bir su kaçırayım da ortalık bir karışsın mantığı yani...İşte biz buna "Çakar effect" diyoruz literatürde...Hayırlı olsun nurtopu gibi bir "Ahmet Çakar" ımız oldu sanırım...

Çöpe giden bir proje


Şöyle bir düşünün Süper Lig'de ilk yarının sonundaki tabloyu. Aslında 16. haftada bu ligin yıldızı Kayserispor ve Tolunay Kafkas idi. İlk yarının son haftasında içeride aldıkları Antalyaspor mağlubiyeti ile 4.sıraya düşmelerine rağmen bu senenin "Sivasspor" u yine Kayserispor olarak görülüyordu. Gerek oynadıkları futbol, gerek içeride yenilmez bir takıma dönüşmeleri ve Makakula etkisi ile beraber, rüzgarı arkasına almış bir camia görünümündeydiler.

İlk devreyi liderin sadece 3 puanın gerisinde kapatmış iken neler oldu da şu anda lider Bursaspor'un tam 15 puan gerisine düştüler. Devre arası yorumlarında ikinci yarı için Bursaspor'dan daha potansiyeli ve prestiji olan bir mevkide iken şimdi iç meseleler ile boğuşup UEFA hedefinden bile tamamen kopmuş durumdalar. Önce Tolunay Kafkas seneye Kayserispor'da olmayacağını açıkladı, hemen ardından ise kulüpten resmi açıklama geldi Tolunay Hoca ile anlaşarak ayrılacaklarına dair. Aslında bu açıklama bile devre arası kulüpte baş gösteren Ali Turan krizi ve Bilal Aziz skandalının doğru yönetilememesi ile başlayan kaos ortamının göstergesi idi.

Yine o zamanlar yazdığım bir yazıda bu Ali Turan meselesinin onlara pahalıya patlayacağına değinmiştim. Disiplin ve rekabet uğruna kantarın topuzunu biraz fazla kaçırıp, Galatasaray ile didişmeleri, gereksiz açıklamalar yapılması ve sonunda da en önemli oyuncularından birini tamamen silmeleri ile bu kaçınılmaz son da geldi tabii. Bir kere zaten kadro sıkıntısı olan bu takımın bir de Ali Turan'dan faydalanmama gibi bir lüksü olamazdı. Ne oldu sonunda? O yenilmez hüviyette olan, taş gibi defansa sahip takım bir anda delik deşik oldu. İkinci yarıda 10 maçta sadece 9 puan toplayabildiler. Şimdi ise o kadar emeğin, çabanın üstüne Tolunay Kafkas ile devam etmeyeceklerini açıklayıp bu seneyi de çöpe attıklarını kabul ettiler.

Tolunay Kafkas, Kayserispor yönetiminin uzun süreli projelerinden ikincisi idi. Ertuğrul Sağlam ile başlayan genç, heyecanlı bir teknik adam ile uzun soluklu çalışma prensibi onunla devam etti. Nispeten başarılı ve istikrarlı 2 sezonun ardından, bu sezon daha üst sıraları, en azından Avrupa kupalarını zorlayacak bir takım yaratıp beklentilerini arttırdılar. Ancak bahsettiğim devre arası krizi yüzünden ikinci yarıda konsantrasyonları dağıldı ve yarıştan koptular. 14 Şubat'ta şu cümleleri sarfetmişim "Evden kaçan gelinin hikayesi" yazımda.


"Kayserispor'un oyuncusuna ve Galatasaray'a karşı tutunduğu agresif tavır, haklıyken haksız duruma düşmelerine neden oluyor. İşleri bu kadar uzatıp, hem zirve mücadelesi yaptıkları bir dönemde takımın konsantrasyonunu bozmaları hem de para kazanacakken hem parayı hem de kaptanlarını kaybetmeleri son yıllarda iyi işler yapan yönetimlerinin bir hatası olarak kayıtlara geçti." 

Amacım burada "bak ben demiştim" demek değil elbette. Sadece görünen köyün kılavuz istemediğini gözler önüne sermek bir kez daha. Siz bir şehir takımısınız ve bu kadar doğru transferler yapıp, doğru bir teknik adamla çalışma şansı yakalamışken bir hiç uğruna koca bir sezonu, daha doğrusu koca bir 3 sezonluk projeyi çöpe atıyorsunuz. Bazen "doğru yönetme" adına yapılan hamleler maalesef ters tepebiliyor. Bir kez daha sakin olmanın, soğukkanlı olmanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı yönetim felsefesinde.

Şimdi gelecek sezonun planlarını yapmaya başladılar haklı ve yerinde bir kararla. Öncelikli olarak teknik direktör meselesini halletmeleri lazım tabii ki. Basında yazılan iki isim ise Abdullah Ercan ve Hakan Şükür. İki isim de Kayserispor felsefesine uyacak isimler. Ancak burada kanımca Abdullah Ercan kesinlikle daha doğru bir tercih olacaktır. Yaklaşık 4 seneden beri U17 ve U18 ile belli bir tecrübeye sahip oldu.  Daha da önemlisi bu 4 senelik tecrübe Kayserispor gibi gençlere ve oyuncu yetiştirmeye önem veren bir kulüp için mükemmel bir "database" demek. Bu anlamda onlar Abdullah Ercan'dan, Abdullah Ercan ise Kayserispor'un "uzun vadeli çalışma" felsefesinden yararlanabilir ve ortaya uyumlu bir ikili çıkabilir.

Ancak Kayserispor'un ve yönetiminin herşeyden önce bu sezonki yönetim başarısızlıklarından ders çıkarmaları ve daha soğukkanlı olmaları gerektiğinin farkına varmaları gerekir. İlk defa onların oyuncularına talip olmuyor bir büyük kulüp. Bu kadar öfke ve gerilimden yine kendileri zararlı çıktılar herşeyin sonunda. Eğer bu zaafları giderebilirler ise Türkiye'nin en iyi birkaç stadından birine sahip, Furkan gibi Abdullah gibi, Eren gibi yetenekli gençlere sahip bu kulüp kesinlikle başarılı olacaktır.

14 Mart 2010 Pazar

Düşün futbolun yakasından!


Türkiye'de hangi stadta seyircinin sahaya girmesi yüzünden maç tatil edilecek deseler sanırım Belediye'nin Olimpiyat Stadı'nda oynadığı maçlar cevap sıralamamızda en sonda yer alırdı. Ancak Diyarbakırlılar bugün hem imkansızı başardı hem de takımlarını bir kez daha sabote ederek hayal ettikleri kümeden düşme konusunda oldukça iyi bir yol aldılar, hatta garantilediler de diyebiliriz. "Diyarbakırlıların takımı" tabirini kullanmak bile istemiyorum artık Diyarbakırspor için. Bir futbol takımının isminin ve o kulüpte oynayan profosyonel sporcuların, antrenörlerin, malzemecilerin, aşçının dahi bu kadar çirkin bir oyuna alet edilmesi insanın midesini bulandırmaktan öteye geçmiyor. Eğer kazara TSL de Premier Lig gibi, La Liga gibi geniş kitleler tarafından takip edilen bir lig olsa ve maçların skorunu öğrenmek için yurtdışından herhangi bir yabancı futbol izleyicisi internette bu maçın karşısında yine "susp." yazısını görse, ve üstelik aynı takımın isminin karşısında üstüste iki hafta görse ne düşünürdü acaba? Allahtan biz zannettiğimiz kadar uluslararası düzeyde değiliz de bu çirkinlik bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiyor.

Bugün İstanbul'da yaşananlardan sonra artık olayların tamamen siyasi olduğunu kimse inkar etmeyecektir. Şu aşamadan sonra futbolumuzun yöneticilerinin de artık bir karar verirken birinci sırada "Türkiye gerçeklerini" değil de ligimizin ismini ve imajını göz önünde bulundurmaları gerekmektedir. Geçen hafta federasyon Diyarbakırspor'a hafifletilmiş bir ceza vererek bu konuda ürkek davrandı. Halen Diyarbakır-Bursa maçı konusunda bir karar verilmemişken, bugün oynanan maçta yaşanan olaylar şimdi bütün gözleri iyice onların üstüne çevirdi. Ne kadar özerk bir yapıda olduğu düşünülse de olayların bu aşamaya gelmesinden sonra, verilecek karar konusunda dış baskılara ve müdahalelere maruz kalacaklardır. Ancak söylediğim gibi, artık düşünülmesi gereken sadece ligimizin ve futbolumuzun daha fazla rezil olmadan ve değer kaybetmeden bu konunun çok hızlı bir biçimde çözüme kavuşturulmasıdır.

Cumartesi ve Pazar akşamları bu sene ligin ne kadar çekişmeli geçtiğinden, kaliteden, mücadeleden bahsediledursun, yaşanılan skandallar bu sezon lige damgasını vurmuştur. Eğer çıkması gereken karar çıkar ve Diyarbakırspor da küme düşürülür ise, ligden düşen 3 takımdan ikisi saha dışında yaşananlar ile belirlenmiş olacak. Söyler misiniz bana tablo bu iken hangi kaliteden ve hangi mücadeleden bahsediliyor burada? Kimse artık yukarıdaki resmi yaşamak istemiyor. Bu insanlar sadece sahaya girmekle kalmıyorlar, Türk futboluna da tecavüz ediyorlar. Bu insanları bu sahadan, bu tribünlerden ve Türk futbolundan çıkarın! Hem de hemen...

Henüz değil Volkan!

 
Hafta arasında Volkan Demirel ile yapılan bir röportajdan medyatik cümleler takıldı kulaklarımıza. Kısaca hatırlamak gerekirse şöyle diyordu Fenerbahçeli kaleci:

"...28 yaşındayım. Kaleciliğin çıkış noktasındayım. Verimli olmam lazım. Ortalama olarak iyi sezon geçirdim kendi adıma. Şu anda istediklerimin içindeyim. Fenerbahçe kalesini koruyorum. Adımıdan söz ettireceğim. Bana göre zaten dünyanın en iyi 10 kalecisi içindeyim ama hedefim en iyi 3- 5 arasına girmek."

Volkan şu an Türkiye'nin bir numaralı kalecisi, bu bir gerçek. Ancak Rüştü'nün emekliliğinin yaklaştığı şu zamanlarda biz halen Milli Takım'a ikinci kaleci olabilecek ve güven verecek bir isim arayışındayız. Sinan Bolat Standart Liege forması ile o mucizevi golü atmasa onun da farkında olmayacaktık belki. Demek istediğim Volkan'ın alternatifsizliği ve Türkiye'nin kaleci fukaralığıdır Volkan'a bu açıklamaları yapabilecek özgüveni ve cesareti veren. Kartalspor'dan Fenerbahçe'ye geldğinde belki bu kadar gelişim göstereceğini kimse tahmin etmiyordu. Fiziğine göre çevikliği onun kaleciliğinde en büyük avantajı ancak herkesin hafızasında yediği o kadar çok "talihsiz" goller var ki, Volkan hiçbir zaman %100 güvenoyu alamadı Türk futbol seyircisinden. Tabii ki Dünya'yı etkisi alan bu kaleci kısırlığında Volkan'ı uluslararası düzeyde o en iyi 10'un içinde sayabilmeyi ben de isterdim ancak o seviyelere gelebilmesi için katetmesi gereken çok yol var kanımca. Bir de en iyi 10 içinde olabilmek için sadece kendi isminin değil, dahil olduğu takım(lar)ın da uluslararası arenada olabilmesi lazım. Yani demek istediğim Volkan, Fenerbahçe forması ile Avrupa'da baharı, Milli Takım forması ile de Dünya'da yazı göremediği sürece akıllarda sadece "Fenerbahçe'nin birinci kalecisi" olarak kalacaktır. Cech, Buffon, Van Der Sar, Cesar, Casillas, Reina, Valdes ve hatta Rus Akinfeev isimlerini ve kariyerlerini biraz da takımlarının başarısına ve Avrupa'daki konumlarına borçlu. Volkan da kendi takımını bu seviyelere çıkarabilirse o hedeflediği yerlere gelecektir. Bir de bu saydığım isimlerin, Volkan'da biraz eksik olan ve geliştirmesi gereken çok önemli ortak bir özelliği var. Bilmem anlatabildim mi...

6 Mart 2010 Cumartesi

Artık siz bize borçlusunuz!



Bugün Diyarbakır'da yaşanan olayların başlangıç noktasının her ne kadar ilk yarıda oynanan Bursa maçından kaynaklandığı düşünülse de aslında olayların siyasi boyutunun ön planda olduğunu söylemeye gerek yok. Aslında olayların çıkacağı da gün gibi aşikardı ancak görünürdeki yüzlerce polise rağmen, onca alınan önleme rağmen olayların bu derece büyümesi destekli, planlı bir eylemi akıllara getiriyor. Nitekim gerek Diyarbakırspor, gerekse Diskispor başkanlarının açıklamaları bunun kendilerine karşı düzenlenen bir komplo olduğunu, federasyonun maçı oynatmama niyetinde olduğunu söylemişler.

Diyarbakır şehri, adeta kendine ait bütün organlarla beraber kendini bu ülkeden soyutlama niyetindeymiş gibi davranıyor. Futbol yöneticileri bile bu olaylarda kendileri dışında herkesi suçlama yoluna gidebiliyorlar. Oysa bu şehrin takımının, bu ülkenin liginde temsil edilmesi onlar adına ne kadar önemli olması gerekirken, şimdi çanak tuttukları bu olayları yapanların tamamen arkasında duruyorlar. Benim buradan anlayabildiğim tek şey ise, bu şehrin takımını bu ligde yine kendi yöneticilerinin ve kendi halkının istemediğidir. Şimdi kalkıp hiçbirisi "Gittiğimiz her şehirde bize terörist muamelesi yapılıyor" bahanesinin ardına sığınmasın. Onları kulüp olarak tribünlerdekilerden ayıran şey, profosyonel bir iş yapıyor olmaları. Ziya Doğan bile ilk yarıdaki maçın ardından duygularına yenik düşüp bu tarz ortamı alevlendirici açıklamlar yapmıştı. Şikayet ettikleri durumu düzeltmenin yolu "takımı çekerim" tehditlerinden ya da bugünkü gibi eylemlerden geçmiyor. O şehrin yerel yöneticileri de, spor kulüplerinin yöneticileri de bu ülkenin devletinin ve bu ülkenin federasyonuna bağlılar. Dolayısı ile dertlerini, haksızlığa uğradıklarını düşündükleri noktaları onlarla çözmeliler. Saha içindeki oyunculara taş atarak ya da attırarak değil...

Şimdi gelinen nokta ne oldu? Eğer amaçları kendilerini bu ülkeden soyutlamaksa bunu başarıyorlar. Diyarbakır halkı ile bu ülke arasındaki bir bağ daha koptu sayelerinde. Takımları bu maçtan alabileceği bir 3 puandan oldu. Muhtemelen de 3-4 maç seyircisiz oynama cezası alacaklar. Şimdi diledikleri gibi ikinci ligin yolunu tutabilirler. Ondan sonra ne olacak peki? Yarın bir gün Malatya deplasmanında yuhalanınca kendi evlerine gelen Malatyalıları da mı taşlayacaklar? Yeni hedef 3. lig mi olacak? Bu olayların sonu yok. Halkın tepkisinin faturasını siz yöneticiler kendi takımınıza, kendi halkınıza kesemezsiniz. Hoş, o halkın da ne kadarı bu "soyutlama" sürecinden ayrı hareket edip düşünüyor onu da bilmiyorum ama o tribünlerde hala "Bize bir özür borcunuz var" diyebilecek kadar olgunca tepkisini gösterebilen insanlar da vardı. Artık siz yöneticilerin de bu ülkedeki "futbolseverlere", maç izlemek için ekran başına oturan ama onun yerine bir "rezalet tiyatrosu" izleyen yüzbinlerce insana özür borcunuz var.

4 Mart 2010 Perşembe

Serdar, Messi, Arda?



Portekiz basınından ilginç bir tanımlama gözüme çarptı bugün. Haber Serdar Özkan'ın Porto'ya transfer olacağı yolundaki bir söylenti ile ilgili. Correrio isimli gazetenin attığı başlık ise beni gülümseten cinsten bir başlık:


"Porto, Türklerin Messi'si Serdar'ı istiyor"


Benim aklıma ilk gelen soru ise şu oldu. "Serdar Messi ise, Arda ne?". Messi artık performans açısından günümüz futbolunun en üst noktası kabul ediliyor. Sürekli yapılan "yeni Pele" ve "yeni Maradona" yakıştırmaları artık Messi için yapılmaya başlandı. Bu gazetenin başlığında gördüğümüz ama pek inanamadığımız benzetme gibi.

Bu tarz haberler kontratının son yılındaki oyuncular hakkında genelde çıkan haberlerdir. Tamamına yakını asparagas olmakla beraber, bazıları da mantık sınırlarını zorlayacak sekildedir. Correrio gazetesi de zaten Portekiz'in "The Sun" ı olarak kabul gören bir gazeteymiş.

Serdar da maalesef Türkiye'de çıkışı yarım kalmış, her daim patlama beklenen ama bunu bir türlü gerçekleştiremeyen bir oyuncu olarak anılmaya başlandı. Lucescu zamanında 16 yaşında iken Şampiyonlar Ligi kadrosuna girebilmeyi başarmış ancak sonrasında pişmesi için ikinci ligin yolunu tutmuştu. Sebat ve Samsun yıllarının ardından Ertuğrul Sağlam dönemidir ona o yarım kalacak çıkışını yaşatan dönem. Tigana zamanında da özellikle Serdar Kurtuluş ile beraber iyi bir grafik yakalamıştı ama son iki sezondur ortadan kayboldu. Kendisine sorulsa da sanırım şans verilmediğinden yakınmayacaktır. Bir kaç maç üstüste istikrarlı oyunlar sergileyebilse belki kendine olan güveni yerine gelebilirdi ama son zamanlarda Beşiktaş ve futbol ile olan ilişkisinde büyük zedelenme oldu genç oyuncunun. Bu transfer döneminde yeniden futbola dönebileceği bir transfer yapsa kendisi için de Türk futbolu için de hayırlı olacaktır. Beşiktaş aynen İbrahim Akın'da, Burak Yılmaz'da olduğu gibi ona iyi fırsatlar verdi ama şu an gelinen nokta onun için yeni çıkışın adresinin siyah beyazlı forma olmadığı bir nokta. Dolayısı ile yukarıdaki haber başlığının Porto ya da başka bir takım için doğru olmasını diliyorum.
Çünkü hücumcu bir kanat oyuncusu için şu ana kadar gösterdği 135 maçta 6 gol ve 3 kez de A-millilik, onun daha çok maç oynamaya ve kendisini geliştirmeye ihtiyacı olduğunu açık açık ortaya koyuyor.

28 Şubat 2010 Pazar

Kadrolu Günah Keçileri: Deniz ve Selçuk



Haftaiçi alınan Lille darbesi ve üstüste gelen sakatlıkların gölgesinde bir maça çıktı Fenerbahçe bugün. Olimpiyat stadında İBB ile gündüz maçına çıkmak herhalde bu kadar zor durumdaki bir Fenerbahe'nin en son tercih edeceği şeylerden birisiydi. Lugano'nun sakatlığı üzerine zaten sorunlu olan Bilica'nın yanında partner olarak bu kez Bekir'i denedi Daum. Önder ve Deniz'in bu bölgede çok fazla açık vermesi onu bu tercihe itmişti zorunlu olarak. Bekir'i Antep'ten ligin kalburüstü stoperlerinden biri olarak tanısak da bu sene fazla şans bulamadı yeni takımında. Bu baskı altında böylesine zor bir maçta oynamak kolay değil böyle futbolcular için. Çünkü herşey yolunda giderken değil, takım tepetaklak olmuş, sakatlıklara bir sürü kurban verilmişken akıllara gelirler. Hele Daum gibi kadro konusunda çok katı bir teknik adamınız varsa. Tabiri caizse saatli bomba Bekir'in elinde patladı, ihale onunla birlikte Selçuk'a ve Deniz'e kaldı bugünkü maçta.

Büyük takımlarda üstüste alınan bu tarz başarız sonuçlar, taraftarın da ayarını bozar. Harıl harıl günah keçisi ararlar. Fenerbahçe'de de günah keçisi bulmak hiç sorun olmuyor son birkaç yıldır. Hemen her türlü kötü gidişatta Deniz ve Selçuk suçlanıyor ve saha içinde ıslıklanıyor. Bu oyuncular kötü performans sergilemiş olabilir ama onları sezon içinde hiç hazırlamayan Daum'un hiç mi günahı yok? Özellikle Deniz, stoper, sol bek, ön libero'dan sonra bu kez de sağ açıkta denendi. Zaten yetenekleri kısıtlı olan bu oyuncuyu bu tarz bir "yama" görevinde kullanmak, onu her maçta aslanlarla aynı kafese atmaktan başka birşey değil. Geçen haftaki Guiza vakasında sınıfta kalan Daum bu kez de devre arasında ilk yarının seyirci tarafından istenmeyen adamları Deniz&Selçuk'u aldı oyundan. Üstelik ikinci yarı bu değişiklerle beraber ortaya hiç bir sistem değişikliği gibi gerçekçi bir hamle koymadı. Bir anlamda ilk yarının faturasını bu iki oyuncuya kesti. Daum'un kariyerinde bu tarz olaylara çok sık rastladık. Ancak takımın içine göz göre göre bomba atmasını bence Fenerbahçe taraftarları ve yönetim daha iyi süzebilmeli. Yoksa her başarısızlıkta aynı oyunculara yüklenmek çok anlamlı bir protesto tarzı olmuyor. Eğer bu oyuncular gerçekten bu kadar işe yaramaz olsalardı, taraftarların o çok beğendiği başkanları ve yönetimi herhalde onları yıllardan beri bu kadroda barındırmazdı. Hoş, yönetimin bu konuda taraftarlara yapıcı yönde ve oyuncuların arkasında durduklarını gösteren bir açıklama yapmaması da benim aklıma acaba Deniz ve Selçuk'u "günah keçisi" kontejyanından mı tutuyorlar kadroda sorusunu getiriyor.
Taraftarların biraz daha akıllı ve sağduyulu yaklaşması lazım bence olaya.

Maça gelirsek İBB'nin oyuna yaklaşımını sevmesem de bu tarz maçlarda çok işe yaradığını söylemek gerek. Yine önde basıp, arada rakiple oynayıp, oyunun psikolojik tarafını yine biraz "pis" bir şekilde oynayarak zaten gardı düşmüş Fenerbahçe'yi pes ettirdi. Özellike ortadaki Efe, Sylla ve Serhat Gülpınar üçlüsü nerdeyse 90 dakikanın tamamında konsantreler ve oyundan hiç düşmediler. Fazla gelmedikleri Fenerbahçe kalesine iki gol gönderdiler kontrataklarla. Özellike İskender Alın, son zamanlardaki performansları ile İbrahim Akın'ın soyunması gereken rolü kaptı diyebiliriz. Sonuçta oyuna bakış açısı bana hitap etmese de Abdullah Avcı'yı sistemine sadık kaldığı, transfer politikasını ona göre belirlediği için kutlamak lazım.

Bu skordan sonra üst tarafta Galatasaray büyük bir avantaj ile kapatabilir bu geceyi, eğer halen oynanmakta olan Kasımpaşa maçını kazanırsa. Beşiktaş da dün akşamki hayati galibiyetten sonra Fenerbahçe ve Bursaspor'u yakalamaya bir İBB maçı kadar yaklaştı. Ancak böyle bir İBB'yi Beşiktaş nasıl geçer büyük bir soru işareti. Fenerbahçe gerçekten şanssız bir dönem geçiriyor. Daum da içinde oldukları bu krizi yönetmekten aciz olduğunu bu maçta da bir kez daha gösterdi.

Bu arada Digitürk ile ilgili ufak bir anektot. Bazı maçlarda iki spiker uygulamasını hayata geçirdiler. Ben şahsen maçların iki kişilik anlatımlarda daha da zevkli hale geleceğini düşünerek bunu desteklemişimdir hep. Ancak bu ikiliden birinin biraz daha spikerlikten yorumculuğa kayması gerekmektedir. Maçın tempo olarak düştüğü dakikalarda vereceği ekstra bilgiler ya da yorumlar televizyon seyircisinin maçtan kopmasını engeller. Yanlış bilmiyorsam İngiltere'de SkySport'ta da maçlar iki kişi ile naklediliyor. Her ne kadar Melih Gümüşbıçak bu ikinci adam rolünü oynamaya çalışsa da önümüzdeki sezon için bu sistem için daha detaylı bir çalışma ile yeni yüzleri ekranlara tanıtabilirler. Seyirci hakikaten yeniliklere aç bir hale geldi. Hepsinin kariyerlerini takdir etsek de Sanlı Sarıalioğlu, Semih Yuvakuran ve Güvenç Kurtar gibi isimler futbol seyircisine maalesef yeni ufuklar açmak konusunda çok da parlak isimler değiller. Seneye daha farklı ve daha özenerek, üzerinde daha çok çalışılmış bir yayın anlayışı Digitürk'ten en büyük beklentimdir.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Que o Deus esteja com você Rodrigo&Marcio*



81. dakikaya 1-2 gibi riskli bir skor ile girmesine rağmen, Beşiktaş adına sezonun en rahat galibiyetlerinden birine sahne oldu bu akşam Kayseri'de oynanan karşılaşma. Geçen hafta Sivok'un golü ile uçuruma yuvarlanmaktan son anda kurtulan siyah beyazlılar için sezonun en kritik maçı idi belki. Tabii bu istikrarsız ligimizde takımların kaderini tek bir kritik maça bağlamak çok anlamlı olmuyor ama yine de kaybetmesi halinde üstteki takımlar ile arası çok açılacaktı Beşiktaş'ın. Ayrıca olası bir mağlubiyetin getireceği psikolojik yıkıntı da oyuncuların sezona havlu atmasına sebep olabilirdi.

Bu şartlar altında çıktıkları maçta onlar adına en önemli avantaj da Kayserispor'da Cangele'nin cezalı olması idi. Kayserispor'un kadrosundaki belki tek yaratıcı isim olan Cangele onların bu sezonki oyunlarının merkezi konumunda bir rol üstleniyor. Zaten Makakula'nın bu kadar verimli bir sezon geçirmesinin de en büyük sebebi Arjantinlinin eskiye nazaran serbest ve yaratıcılığını kullanabileceği bir pozisyonda oynaması. Cangele'nin olmadığı bir oyunda Kayserispor'un hücumda zorlanmasını bekleyebilirdik maç öncesi. Üstüne bir de Denizli, Ernst&Fink in arkasına Toraman'ı yerleştirince, maç öncesi Tolunay Kafkas'ı düşündüren bu sert savunma daha da geçilmez bir hale geldi. Denizli'nin Toraman hamlesi için ufak bir beyin fırtınası yapmıştım maç öncesi. Aklıma gelen tek makul sebep ise Ernst'i biraz daha önde kullanıp, Ferrari ve Sivok'un Makalele'ye yoğunlaştığı bir oyunda ortadan gelebilecek ve savunmayı delebilecek çıkışları Toraman ile önleme isteği idi. Her ne kadar hücum anlamında eksilmiş gibi gözükseler de, hücumda zaten uzun zamandır ortaya birşey koyamayan Beşiktaş'ın "önce savunma" anlayışı ile sahaya sürüldüğünü söylemek çok yanlış olmaz sanırım. Ernst alışılmışın aksine çok önde oynamadı ama yine de pas trafiğine daha fazla katılıp birkaç haftadan beri gördüğümüz silik oyunundan sıyrılmış gözüktü maçta. Aynı cümleleri ilk golün pasını veren Fink için de kullanabiliriz sanırım.

Denizli'nin rüyalarında bile göremeyeceği bir şekilde maçın hemen başında Beşiktaş öne de geçince, maç öncesi tasarladığı plan daha da etkin bir biçimde işlemeye başladı. Toraman'lı orta saha iyi alan daraltınca, yaratıcılığının yarısından fazlasını zaten ma başlamadan kaybetmiş Kayserispor hücum etmekte çok zorlandı. Zaten Tolunay Kafkas 20. dakikalar civarında kulübede bu anlamda verim alabileceği tek adam olan Troisi'yi oyuna sürdü. Ancak başta Aydın olmak üzere Kayseri savunması oldukça kötü bir günündeydi ve birkaç kontratak ile Beşiktaş bu hataları iyi değerlendirdi. Troisi hamlesinin hemen üstüne ikinci golü de bulunca maç çok rahat bir hale geldi Beşiktaş için.

İkinci yarıda Beşiktaş adına Bobo/Holosko değişikliği beklerken, bir anda sahanın en iyisinin kenara yürüdüğünü gördük. Tello belki sezonun en iyi oyununu çıkartırken oyundan alınıyordu. Sakatlık dışındaki herhangi bir mazeret, Denizli'nin intihar çabasından öte değildi benim gözümde. Takımda ayağında top tutan adam kalmayınca, Toraman da iyice gömüldü defansın içine ve takım olarak hiç çıkamadılar. Bunun ardından Ernst/Necip değişikliği geldi. Necip'in, o yaşından büyük ve soğukkanlı oyunu olmasa, Denizli bu akşam ciddi ciddi kaybetmek istiyor diye düşünüp ardından bir Rüştü/Nihat değişikliği bekleyecektim ama Necip'in oyunu bunları unutturdu. Tabii Kayserispor'un son 10 dakikada farkı bire indirmesine rağmen baskı kuramayacak kadar kötü bir oyun ortaya koyması da bu rahat galibiyete çanak tuttu.

Sonuçta Beşiktaş, oyun ve skor olarak istikrarsız bir performans sergilediği bu sezonda eksik maçına rağmen halen yarışın içinde. Kayserispor ise ikinci yarıdaki serbest düşüşüne devam ediyor. İlk yarıdaki takım savunmaları ve ekstra Makakula katkısı ikinci yarıda olmayınca kötü oyunlar ile zirveden uzaklaşmaya başladılar. Daha önce de burada yazmıştım "Ali Turan" krizini yönetememelerinin onlara pahalıya patlayacağını ve bu akşamki oyun da bunu doğruladı maalesef. Toparlanmaları kolay olmayacaktır...

*Tanrı sizinle olsun Rodrigo&Marcio!

21 Şubat 2010 Pazar

Maç sonu yazısı: Beşiktaş-Galatasaray



Oyunun iki takım arasında gidip geldiği, sistemlerin çarpıştığı bir mücadele oldu İnönü'de bu akşam. Rijkaard'ın Jo'yu kenarda tutma tercihi, oyunu Beşiktaş'ın sahasına yığamamasına neden oldu. Özellikle 30. dakikadan sonra Beşiktaş rakip sahada çok iyi yerleşti. Muhtemelen Denizli'de bu bölümde skor avantajını ele geçirip, ikinci yarıda arkadaki 6'lı ile oyunu tutma yoluna gidecekti. Ancak gol gelmeyince, ikinci yarıda Galatasaray oyunu dengelediği gibi, Jo'nun oyuna girmesi ve Arda'nın kanada geçmesi ile de oyunda üstünlüğü ele geçirdi. Rijkaard'ın maçın başında yaptığı, Sarp'ın yerine Barış tercihi kağıt üstünde hücuma yönelik bir hamle gibi gözükse de, Barış bu beklentileri yerine getiremedi.

Beşiktaş yine "kadro istikrarsızlığı" konusundaki istikrarını bozmadı bu maçta da. İleri 4'lüde yapılan tahminleri bu kez Nobre ve Tello sürprizleri bozdu. Denizli haklı olarak yabancı sınırlaması yüzünden bir seçim yapmak zorundaydı. İlerde formsuz olmasına rağmen Nobre tercihi, maç içinde uzun topların çok denenmesi açısından tutarlı bir tercihti. Özellikle ilk yarıda hava toplarında iyiydi Brezilyalı. Yukarıda bahsettiğim, Beşiktaş'ın oyunda baskıyı arttırdığı dakikalarda Nobre'nin payı büyüktü.

İkinci yarıda ise beklenilenden önce değişikliğe gitti Denizli. Bobo-Nihat'ın oyuna girişi kazanmaya yönelik bir hamleden öte, var olanları yedekleri ile yer değiştirmekti. Sistemde ya da yerleşimde herhangi bir değişiklik olmadı. Daha dinç olması beklenen Bobo-Nihat ikilisinin fizik güçleri ve temposu Holosko-Nobre'ye yaklaşamadı bile. Zaten bu dakikalar, Galatsaray'ın oyundaki üstünlüğü ele geçirdiği dakikalar ile çakışıyordu. Arda'nın golü ise Beşiktaş savunmasının rakibe, tehlikeden uzak bölgede ısrarla basmamasının ürünüydü. Bu kadar yaratıcı oyuncuları kalenizin önüne bu kadar getirirseniz golü yemeniz kaçınılmazdır. Bu dakikadan sonra Beşiktaş'ın gol bulabilmesinin tek yolu da duran toplardı. Her ne kadar duran topları kullanmada sıkıntı yaşasa da gol de böyle bir akında geldi.

Sonuçta Galatasaray'a yarayan, Beşiktaşlıları mutlu etmeyen bir skorla bitti maç. Galatasaray zorlu Atletico-Beşiktaş-Atletico üçgeninin ilk iki ayağından istediğini aldı. Beşiktaş ise bundan sonra rakiplerinin maçlarına daha da çok bakacak bir hale geldi.

Maç öncesi yazısı: Beşiktaş-Galatasaray



Derbi maçlarının havasını belirleyen en büyük etkenlerden birisi de takımların puan cetvelindeki yerleridir. Aynen bu akşam oynanacak BJK-GS derbisi öncesinde olduğu gibi. Bir maçı eksik olan Beşiktaş, rakibinden 8 puan geride ve o eksik maçı da İBB ile oynayacağını göz önüne alırsak, bu derbi Beşiktaş için bir varolma mücadelesi haline geliyor.

Beşiktaş açısından stresi ve heyecanı yüksek bir maç olacağı kesin. Son yıllarda bu tarz maçları kaybetmelerinin verdiği özgüven problemini, geçen sene ligde ve kupada gelen FB galibiyetleri ile biraz olsun aşabilmişlerdi. Ancak kritik maçları oynama sıkıntısı halen devam ediyor Beşiktaş'ın. Yine bu sezonun genelinde üst sıralarında bulunan Kayserispor, Bursaspor ve Galatasaray'a birer defa kaybettiler ligde. Bu maç öncesi ise ışık veren en önemli gelişme Ferrari'nin oynayabilecek olması. İtalyanın geri dönüşü, onun sakatlığı ile birkaç noktadan delinen Beşiktaş savunmasına bir yama niteliğinde olacaktır. 2 aylık aradan sonra fizik ve kondisyon olarak hangi durumda döneceği soru işareti olsa da, onun defans hattındaki varlığı, yanında ve önünde oynayanları da psikolojik olarak rahatlatacaktır. Dahası Toraman'ın sağ beke kayması ile, o kanatta son maçlarda çok problem yaşayan Beşiktaş'a en azından defansif anlamda güç verecektir. Şu an taktiksel dizilişleri bilmesek de, o kanatta Arda ya da Caner gibi hızlı, dikine oynayan oyuncuların olması Toraman'ın oraya dönüşünü daha da önemli hale getiriyor. Ayrıca ilk yarıdaki o 8 maçlık serinin mimarı olarak gözüken gerideki 6'lı tekrar biraraya gelmiş olacak. Tabii ki burda isimlerden ziyade, bu isimlerin form durumları önemli. Gerçek olan birşey var ise o da Ernst&Fink ikilisinin formsuzluğudur. Ferrari'nin gelmesi belki onları biraz olsun toparlayabilir.

Şimdi her hafta şapkadan ne çıkaracak diye beklenilen Denizli'nin bu akşam çıkaracağı kadro için bir fal açalım. Denizli, arkadaki 6'lıyı böyle oluştururken muhtemelen Ekrem'i sol öne atıp hem o kanattan Keita'yı daha sıkı kontrol edecektir, hem de Ekrem'in süratinden faydalanarak onu ara ara ağır GS defansının ortasına gönderecektir. Formsuz Tello ve fizik olarak bu maçı kaldıramayacak Yusuf'un durumlarını düşünürsek, Tabata'nın da mevkisinde tek seçenek olduğunu söyleyebiliriz. Altı yabancı sınırlamasının kurbanı Bobo ve Holosko'dan biri olacaktır. Ancak Nobre'nin formsuzluğu bu bölgede Bobo'yu da garanti adam yapıyor. Bu durumda Holosko kulübeye, Nihat da ileri 3'lünün sağına geçecektir. Şu an elindeki oyuncuların formsuzluğu ve alternatifsizliği, Denizli'yi bu maçta olası bir "sihir" operasyonundan mahrum bırakacaktır. Eğer Necip'i Fink'in formsuzluğunda takıma monte edebilseydi, elinde daha esnek bir kurgulama şansı olacaktı ama gözüken o bölgede bir sürpriz olmayacağı. Bu durumda Beşiktaş'ın maçı lehine çevirebilme şansı, arkadaki 6'lı ile sert ve yıldırıcı bir defans yapıp, ağır GS defansının arkasına sarkıtacağı Ekrem ya da Nihat ile gol aramasına bağlıdır. Burada Tabata ve Bobo'nun Gençlerbirliği maçında sergiledikleri pas alışverişine dayanan dikine oyunları da maçı çözebilecek etkenlerden.

Galatasaray ise Madrid'ten beklemediği bir moral avantajı ile döndü haftaiçi. Madrid öncesi yaklaşık bir haftalık kamp oyuncuları tekrar motive etmiş gözüküyor. Bu onların en büyük avantajı. Madrid'de yaşanan Caner sıkıntısı ve Dos Santos'un formsuzluğu, Arda'nın eski yerine döneceğinin sinyallerini veriyor. Eğer Jo da oynayabilecek duruma geldiyse, bu demektir ki ön tarafları en azından artık daha mantıklı bir kurguda olacaktır. Beşiktaş'ın ortadaki 6'lısını delmek için ihtiyaçları olan da Arda'nın ve Keita'nın birlikte yüzleri kaleye dönük oynayabilmeleri.

Şu anda gözüken, Ferrari'nin dönüşü ile Beşiktaş'ın arkada ve Jo'nun dönüşü ile de Galatasaray'ın ön tarafta ideal dizilişlerine kavuşacak olmaları. Maç da genel anlamda bu iki bloğun çarpışması olarak geçecektir.

14 Şubat 2010 Pazar

Evden kaçan gelinin hikayesi



Yaz döneminin olaylı Mehmet Topuz transferinin başkahramanı Kayserispor, şimdi de Ali Turan transferi ile gündemde. Neresinden tutsak elimizde kalan bir olay olmaya başladı Ali Turan'ın Galatasaray'a transferi hikayesi. Türk futbolu "futbolcu kaçırma" dönemlerini belki çoktan aştı ama hala bazı transferlerde olanlar inanılır gibi değil. Hani iş uzadıkça futbolumuzdaki sakat taraflar da çorap söküğü gibi ortaya çıkmaya başlıyor.

İlk yarının bitimiyle Galatasaray ve Ali Turan haberleri medyada yer almaya başladı. Futbolcunun kulübünden izinsiz olarak Galatasaray ile anlaştığı ama Kayserispor'un kaptanını satmaya yanaşmadığı ve Galatasaray'ın birkaç sene evvel Gökhan Ünal üzerinde denediği "ayartma" taktiğinden Kayserispor'un oldukça rahatsız olduğu haberleri hikayenin en başında yer alan bazı başlıklardı. Ali Turan'ın sözleşmesinin sezon sonu biteceği ve futbolcunun serbest kalacağı gözönüne alındığında, burada başta medyaya yansımayan parada anlaşamama gibi bir durumun olduğu çok açık. Kayserispor yönetiminin Galatasaray'ın kendilerinden izinsiz olarak oyuncuları ile görüşmesine gösterdiği tepki haklıdır ancak transferin son gününde dahi hala yönetimler düzeyinde pazarlığın devam etmesi insanın aklına evden kaçan gelin hikayesini getiriyor. Gelin babasından izinsiz evden kaçar, baba başta bağırır çağırır, vermem der ama sonra başlık parası ister. Bunda da anlaşamayınca kızını alır, eve kapatır. Basit bir Türk filmi senaryosu ama olanları düşününce bu benzetme pek de yanlış olmuyor. Hemen akabinde gelişen olaylarda, Ali Turan'ın ne olursa olsun, renklerini değil ama takımını değiştirme isteği, Galatasaray'ın son gün yaptığı ve bir önceki tekliften daha düşük olan teklif, Kayserispor yönetiminin tepesini attırması ile şimdilik suya düştü. Hikayenin bundan sonrası ise malumunuz. Ali Turan'ın kadro dışı kalması, yönetimlerin mahalle kavgasına dönen dalaşmaları, Kayseri-Galatasaray maçı öncesinde Haldun Üstünel'in Ali Turan'ı evinde ziyaret edip "Sene sonunu bekle, seni alacağız" demesi üzerine gerilen ortam...

Bugün yazılan haberler ise, bu söylediğim sakat yanlardan bir başkasını ortaya koyuyor. Futbolcuların transfer bedellerini yapılan sözleşmelerden düşük göstermek maalesef bizim kulüplerimizin başvurduğu büyük bir aldatmaca. Kayserispor'un da Ali Turan ile iki sözleşme yaptığı ortaya çıktı. Özel anlaşmada yazan rakam 864 bin lira iken, TFF'ye gönderilen resmi sözleşmede yazan rakam 175 bin lira olduğu iddia ediliyor. Bu özel sözleşmenin de ne olduğunu ve yasanın neresine sıkıştırıldığını ya da hangi açıktan yararlanıldığını çok merak ediyorum. Eğer yazılanlar doğru ise bu düpedüz vergi kaçırmaya giriyor. Diyoruz ya neresinden tutsak elimizde kalan bir olay. Basit bir transfer hikayesinden, vergi kaçırmaya kadar uzanan bir vaka...

Kayserispor'un oyuncusuna ve Galatasaray'a karşı tutunduğu agresif tavır, haklıyken haksız duruma düşmelerine neden oluyor. İşleri bu kadar uzatıp, hem zirve mücadelesi yaptıkları bir dönemde takımın konsantrasyonunu bozmaları hem de para kazanacakken hem parayı hem de kaptanlarını kaybetmeleri son yıllarda iyi işler yapan yönetimlerinin bir hatası olarak kayıtlara geçti.

Hırçın bir politika izlemeye başladılar maalesef. Geçen hafta içinde Türkiye Kupası'nda Galatasaray'ı eleyen Antalyaspor'u resmi sitelerinden tebrik etmeleri de akıl alacak gibi değil. Kayserispor'un bir futbol gücü olmasını diliyoruz elbette ama bu tarz agresif tavırlar içerisine girip "garip" ittifaklar oluşturma çabası ile değil, sahada ortaya koydukları oyun ve doğru yönetim politikaları ile.

3 Şubat 2010 Çarşamba

TSL'nin "à la carte" Transferleri






Devre arası transferleri futbolun en büyük kumarlarından birisidir. Talep eden takımların çokluğu ve takviyeye mecburiyetleri, arz gören oyuncuların genelde performans zayıflığından gözden çıkarılmış olması ya da takım içinde sorun çıkaran oyunculardan oluşması, bu iki kümenin kesişiminin ne kadar riskli olduğunu gösteriyor. Özellikle TSL'de panik içinde ve fayda/maliyet analizi yapılmaksızın yapılan birçok transfer hatırlarız. Her ne kadar bazıları kurtarıcı sıfatıyla geldikleri takımlarında bunu gösterip haketseler de, birçoğu hayalkırıklığı ile sonuçlanmıştır bu transferlerin.

Bu devre arasında ligimizde yapılan transferler, kaliteleri açısından adeta yaz dönemi transferleri oldular. Özellikle bazı isimlerin transferleri uzun süren çalışmaların sonucunda ve üzerine düşünülerek yapıldıklarını gösteriyor bize. Transfer döneminin yıldızları ise, sadece ses getirmeleri açısından değil, yapılış şekilleri ve ihtiyaçları karşılama açısından Galatasaray ve Ankaragücü oldu.

Galatasaray'ın transferlerini "Dos Santos'un Uçağı" yazımda belirtmiştim. Burada kısaca değineceğim iki nokta var. İlki, Dos Santos'un sorunlu yapısına rağmen, alınan riskin, kiralık/sezon sonu opsiyonlu bir transfer olması açısından büyük oranda azaltılmış olması. İkinci dikkat çeken nokta ise, transferlerın yapılış amacı açısından 3 önemli amaca hizmet etmesi oldu. Eksik bölgeye yapılan takviye (Neill), yıldız oyuncu transferi (Santos ya da Jo) ve son olarak da uzun vadeli bir transfer olan Altay'dan 19 yaşındaki Musa'nın alınması. Bu kadar kısa bir zamanda bu hamlelerin yapılmış olması, hem doğru hem de akılcı bir transfer politikası izlendiğinin işaretlerini veriyor.

Bu senenin skandal takımı olan Ankaragücü ise ikinci yarıya, arkasına aldığı "Gökçek" rüzgarı ile 4 önemli transfer yaparak giriyor. Ankaraspor ile birleşme, daha doğrusu Ankaraspor'u sindirme sürecinde çorba haline gelen kadrolarını "3 gönder yerine 1 al" mantığı ile sadeleştirdiler. Yapılan 4 önemli transferin 3'ünün Avrupalı, diğerinin ise Premier Ligden olması ve önemli liglerde ciddi süreler almış olmaları, Ankaragücü'ne herşeyden önce tecrübe ve disiplin getirecektir. Alınan isimlere baktığımızda Geremi, Rothen, Vittek ve Sapara'nın kadro kalitesini ciddi ölçüde arttıracağını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Rothen'in futbol oynama arzusu ile vatandaşının yönettiği bir takıma gelmesi, bu oyuncudan alınabilecek verimi arttıracaktır. Vittek ise kısa vadede Ankaragücü'nün hücum sorununa çare olacaktır. Zira Vittek, Vassel gibi emeklilik günlerini geçirmek için buraya gelecek bir isim olmadığını, özgeçmişindeki referanslarla ispatlamaktadır. Bundesliga'da Nürnberg'de uzun yıllar oynayan ve belli bir seviyenin üstünde performans gösteren bir oyuncuydu. Kuzey Avrupalı oyuncuların mental disiplinlerinin ve iş ahlaklarının üst düzeyde olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Marek Sapara transferi, oyuncunun yaşı ve kontratı açısından Ankaragücü'nün uzun vadeli planlarının bir ürünüdür. Geremi transferi ise bilinen "Gökçek" şovlarından birine meze oldu ama takıma katkı yapacağı da aşikar. Bunun yanında Ankaragücü'nün en önemli hamlelerinden biri de Ceyhun'un gönderilmesi oldu.

Dün yapılan ve göze batan transferlerden birisi de Hırvat orta saha oyuncusu Jurica Vranjes'in Gençlerbirliğine gelmesi oldu. Thomas Doll'un bu genç ve dinamik takımına, büyük bir tecrübe getireceği kesindir eski Werder Bremenlinin.

Ayrıca Trabzonpsor'un ve Eskişehirspor'un Sezer Badur ve Sezer Öztürk transferleri uzun vadede katkı alacakları, Bursaspor'un Iglesias transferi ise kısa vadede faydalanabilecekleri akıllı hamleler olmuştur.

Bunların yanında birçok takım da bilindik alışkanlıklarına devam edip TSL'nin gezgin oyuncuları için yeni duraklar olacaklar ikinci devrede. Bu tarz transferlerin hala ilgi görüyor olması, maalesef bu hamlelerin bizim ligimizde işe yarayan yöntemler olması. Özellikle düşme hattında olan takımlar, ligin kaşarı olmuş oyuncuları alıp onlar sayesinde kazanacakları 6-7 ekstra puan ile lige tutunmayı amaçlarlar. İşte yukarıda bahsettiğim Ceyhun da Denizlispor'a bu amaçla transfer olmuş bir oyuncudur. Ama onun artık iyiden iyiye bozulmaya başlayan "eski kaşar" lılığı bile bu sene Denizli'yi kurtarmaya yetmeyecek gibi gözüküyor. Burada Denizlispor'a birkaç cümle ayırmam lazım. Son yıllarda yanlış yönetilmelerinin faturasını sadece düşme korkusu yaşayarak ödediler. Kanımca artık bu ligden düşme zamanları geldi. Çünkü başka türlü bu takımı yönetenlerin gideceği ya da yönetme yöntemlerini değiştirecekleri yok.

Devre arası transferlerinden göze batanlara kısaca göz attık. Bu sefer "fast food" transferler değil, "à la carte" olanlar dikkatimizi daha çok çekti. Son olarak, ligimizin kalitesi yükselmese de değeri oldukça yükseldi biliyorsunuz. Takımların gelecek sene yaz döneminde bu kaynağı, devre arasında yeni transferler gerektirmeyecek şekilde akıllıca harcamalarını ve nakit parayı uzun vadeli gelir getirecek yatırımlara çevirmelerini diliyorum. Para, akıllı insanların elinde değer kazanır. Bunu unutmamak lazım...

31 Ocak 2010 Pazar

"Desperate" Muhsin Hoca



Geçen sene veya iki sezon önce olsa ismi oldukça heyecan verici olacak bu karşılaşma, Sivasspor'un Süper Lig'in bu sezonki "hasta adam"'ı oluşundan ötürü Fenerbahçe için beklenildiği gibi çok rahat geçti.

Maç öncesi Fenerbahçe için önemli noktalardan biri, Daum'un geçen haftaki Denizli maçınının sonlarında oynadığı Guiza-Semih-Gökhan'lı oyunun etkilerini bu maça ne kadar taşıyacağı idi. Guiza'nın cezası düşünüldüğünde çoğu kişinin merak ettiği Semih&Gökhan ikilisi nasıl olur sorusunun cevabı yanıtsız kalmış oldu. Çünkü burada da beklendiği gibi sürpriz yapmadı Daum ve sisteme sadık kalıp sadece Semih ile başladı oyuna.

Sivasspor için ise Mehmet Yıldız'ın dönüş maçı olması bu karşılaşmanın en önemli tarafıydı maç öncesi. Bu sezon gördükleri bu kabustan uyanmaları için ellerinde kalan tek umut belki Mehmet. Zira şu ana kadar teknik direktör değişikliği, yabancıları yenileme gibi bildik yöntemlere başvurup sonuç alamadılar.

Maçta beklenmedik tek şey soğuktan kırıldığımız bugünlerde güneşli bir hava ve düzgün bir zemindi. Bunun dışında Sivas'ın bu sezonki dirençsiz ve organizasyondan eksik futbolu yine devam etti. Öyle ki Mehmet Yıldız'ın beraberlik golü bile fazla umut vermedi maçın sonucu adına onlara. Bu defansif organizasyonla işleri çok zor. Göbekten yapılan aşağı yukarı her atak pozisyonla sonuçlandı Fenerbahçe adına. Göbekte Murat Sözgelmez ve Aubey kötü, kenarlarda Hayrettin ve Abdurrahman kötünün de kötüsü. Özellikle Abdurrahman'ın kanadından, aynı adamdan (Uğur) aynı golü iki defa yediler. Bu iki pozisyonda da üstüne gelen Uğur karşısında ceza sahası içinde yakalandığı ve hamle yapmaktan korktuğu için ayakları kendisinden daha çabuk olan rakibinden çok kolay iki çalım yedi.

Sivasspor'un Türk oyuncuları inanılmaz derecede formsuz bir sezon geçiriyorlar. Onların bu formsuzluğu yapılan takviyeleri de işlevsiz hale getiriyor. Yeni transferlerden Nabil Tiader ve Elrio ayağa pası iyi yapan, takıma organizasyon anlamında katkı yapacak oyunculara benzese de özellikle defans hattındaki yerlilerin bu yetersizliği onlara pahalıya patlayacak gibi gözüküyor.

12 sene sonra Türkiye'ye dönüş yapan Muhsin Ertuğral'ın ne kadar çaresiz bir durumda olduğunu yedikleri 3.golün ardından verdiği tepkiyle anlayabildik. Maç sonrası demeci teşhisi doğru koyduğunu gösterdi.

"İlk 45 dakika çok iyiydik ama 2. yarı tüm konsantrasyonumuz bozuldu.İkinci yarı tamamen koptuk. 1 gol yedikten sonra kendimizi kaybediyoruz. İnanılmaz şekilde bireysel hatalar yapıyoruz. Bunların sebebi ise psikolojik baskı."


Bu kadar bireysel hatanın yapıldığı bir takıma nasıl bir müdahalede bulunabilir bilinmez ama çok acele şekilde bu takımın defansif organizasyonunu sağlaması lazım. Zira o 16. sıra için en büyük aday kendileriyle beraber Manisa ve Diyarbakır gözüküyor. Gönlümüz uzun yıllar yurtdışında çalışabilmiş, Avrupalı mentalitisene sahip, demeçlerinde bilindik kalıpların dışında şeyler söylemeye çalışan bu futbol adamının başarılı olmasından yana. Ama gerçek şu ki, işi zor Muhsin Hoca'nın...