Bir yaz sabahı...
Elindeki parfüm kokusu ile uyanır küçük çocuk...
Babasının sesi parfümün kokusunu bastırır...
Kaç gündür, kaç aydır aynı parfüm kokusu ile uyanır hep...Tanıdık, bildik, sıcacık bir koku...
Çözemez, anlayamaz, yakalayamaz bu serseri kokuyu...
Uyku sersemi tam yakalayacakken babasının sesi giriverir araya...
Hem de bu yaz her sabah...
Elleri mi çok küçük, ondan mı tutamıyor kokuyu bilemez...
Nasıl güzel, nasıl çekici, nasıl yabancı ama nasıl da bildik bir koku...
Kim bu uykusunda onun küçücük ellerine dokunan yabancı...
Sahipsiz, yersiz, yurtsuz bir koku işte...
Neden bana musallat oldu ki bu şimdi diye sorar durur kendine yatakta...
Şimdi düşün dur bütün gün...
Elindeki parfüm kokusu ile gider babasının kucağına...
Öper, koklar onu babası...
Ellerini saklar babasından ya aynı kokuyu o da alırsa diye...
Ya sorarsa ve ben de cevap veremezsem diye korkar...
Kızarmış ekmeklerini yer, bal sürer üstlerine parfüm kokan elleriyle...
Ekmeğin üstüne siner bu yabancı ama bildik koku...
Elleri ile babasına dokunmaktan korkar, burnunu boynuna gömer acaba cevabı biliyor mudur diye...
Babasının gözleri yaşlıdır, hem de her sabah...
Her sabah onun yaşlı yüzüne dokunduğunda parfüm kokusuna karışır o ıslaklık...
Küçük çocuk ne zaman ellerine dokunsa babasının gözünden inen bir damla yaş eşlik eder onun ifadesiz bakışlarına...
Eksik olan birşey var, farkındadır ama çözemez...
O kocaman karanlığının içinde tek bir yüzü, tek bir sesi tanır küçük çocuk...Ama onun kokusunu bastıran çok yabancı ama çok bildik bir koku vardır...
Hiç göremediği bir kadının kokusudur o...
Her sabah uyanmadan babasının ellerine sürdüğü annesinin kokusudur o...
Yaşasa da hiçbir zaman göremeyeceği annesi ile tek bağdır arasında o koku...
Her sabah merak içinde uyanır...
Her sabah daha çok alışır ona...
Her uyandığında daha sıcaktır, daha az yabancıdır, daha çok bildiktir...
İçine çekip, içinde tutacağı kadar onundur artık o koku...
Sahibinin kim olduğunu bilmese de onundur artık...
En iyi arkadaşıdır onun...
Hiç görmediği, hiç duymadığı, hiç hissetmediği ama her gün kokladığı annesidir...
Boş yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Boş yazı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Mart 2010 Perşembe
18 Mart 2010 Perşembe
Geride kalan olmak...
Hiç hayatınızda "geride kalan" oldunuz mu?
Ben oldum, hem de birden fazla...Acıyı en derinden, anıları en canlı, kokuları en keskin, tatları an acı, gözyaşını en ıslak hissettiğin andır geride kaldığını hissettiğin an...
Sadece terkedilmek değil bu, hayatı ıskaladığını, bir defa daha ıskaladığını farketmektir...
Yalnız kaldığını iliklerine kadar hissetmektir...
"Evim" dediğin o kutuya girerken çıkmak istemek, çıkmak isterken geri dönmeyi istemektir...
Ne evindir ait olduğun yer, ne dışarısı...
Geride kalmak, arada kalmaktır...
Sıkışmak, soluk alamamak, ait olamamaktır...
Hapsolmaktır kendi yalnızlığının içine...
Parmaklıkların neresinde olduğunu kestirememektir artık...
Dışarı çıkmak isterken kapana kısıldığını hissetmek, içeri girmek, küçülmek isterken ise özgür kalmaktan korkmaktır...
Kendini aşamamak, kabuğunu yırtıp o kutudan çıkamamaktır...
İnanmamaktır...
İnandıramamaktır...
Kendi hayatının filmini çekerken senaryoyu başkasının yazdığını ama senin bozduğunu bilmektir...
Başrolü oynayanın sen olmadığını farketmek, kendi hayatında sadece bir figüran olduğunu anlamaktır...
Herkes ileriye giderken, olduğun yerde saydığını, herkesten daha yavaş olduğunu görmektir...
Zamanın da bir hızı olduğunu çözmektir...
Geride kalınca hayatın hızlı aktığını ama senin adımlarının hep yavaşladığını hissetmektir...
Hızlanmak istedikçe ayaklarının birbirine dolandığını görmektir...
Olduğundan daha da fazla yavaşlayamayacağını farkedip, zamanın durmasını istemektir...
Zaman dursun, herkes dursun, ben durayım diye haykırmaktır...
Zaman dursun...
Herkes dursun...
Ben durayım...
Ben oldum, hem de birden fazla...Acıyı en derinden, anıları en canlı, kokuları en keskin, tatları an acı, gözyaşını en ıslak hissettiğin andır geride kaldığını hissettiğin an...
Sadece terkedilmek değil bu, hayatı ıskaladığını, bir defa daha ıskaladığını farketmektir...
Yalnız kaldığını iliklerine kadar hissetmektir...
"Evim" dediğin o kutuya girerken çıkmak istemek, çıkmak isterken geri dönmeyi istemektir...
Ne evindir ait olduğun yer, ne dışarısı...
Geride kalmak, arada kalmaktır...
Sıkışmak, soluk alamamak, ait olamamaktır...
Hapsolmaktır kendi yalnızlığının içine...
Parmaklıkların neresinde olduğunu kestirememektir artık...
Dışarı çıkmak isterken kapana kısıldığını hissetmek, içeri girmek, küçülmek isterken ise özgür kalmaktan korkmaktır...
Kendini aşamamak, kabuğunu yırtıp o kutudan çıkamamaktır...
İnanmamaktır...
İnandıramamaktır...
Kendi hayatının filmini çekerken senaryoyu başkasının yazdığını ama senin bozduğunu bilmektir...
Başrolü oynayanın sen olmadığını farketmek, kendi hayatında sadece bir figüran olduğunu anlamaktır...
Herkes ileriye giderken, olduğun yerde saydığını, herkesten daha yavaş olduğunu görmektir...
Zamanın da bir hızı olduğunu çözmektir...
Geride kalınca hayatın hızlı aktığını ama senin adımlarının hep yavaşladığını hissetmektir...
Hızlanmak istedikçe ayaklarının birbirine dolandığını görmektir...
Olduğundan daha da fazla yavaşlayamayacağını farkedip, zamanın durmasını istemektir...
Zaman dursun, herkes dursun, ben durayım diye haykırmaktır...
Zaman dursun...
Herkes dursun...
Ben durayım...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)