Trabzonspor'un maçlarında bu sezon bu tarz beklenmedik skorları görmeye alışmamız lazım. Geçen haftaki yüksek tempolu maçın ve 6 gollü galibiyetin ardından Manisa maçına da aynı kadro ve kurgu ile çıktı Şenol Güneş. Peki fark neydi?
Manisalı oyuncular hafta içinde Hakan Kutlu/Hikmet Karaman değişikliğinin ardından o tek maçlık itici güç ve ekstra motivasyon ile sahada idiler. Bunu ilk golü yemelerine rağmen dağılmayıp aynı disiplin ile mücadele etmelerinden anlayabiliriz. Oysa ligin başından beri görüntü olarak ligdeki en kırılgan takım idiler belki. Hikmet Karaman'ın başına geldiği takımlar bir kaç hafta bu artı performansları verirler. Manisaspor'un kadrosu kaliteli bir kadro ve bu post-motivasyon döneminde de belli bir performansın üstünde olacaklardır. Karaman da gelir gelmez ilk 11'den 6 oyuncuyu değiştirerek kadroya ani bir şok verdi ve bundan da maksimum fayda sağladı maç içinde. Makakula'nın takıma katılması da ciddi bir dönüm noktası oldu Manisa için. Ayrıca onun varlığı bundan böyle onun hemen arkasında oynayacak olan Isaac ve Simpson ikilisine de yaramış gözüküyor. Her iki oyuncu da bu hafta oynayabilecekleri daha çok alan buldular, her ne kadar bunda Trabzon'un katkısı çok olsa da. Özetle Manisa bundan sonra o ilk 4 haftadaki kırılgan görüntüsünü bir daha tekrar etmeyecektir ve ilk 10 içinde kendine yer bulacaktır şahsi fikrime göre.
Trabzon'un sezon başı itibari ile oynadığı futbol herkesi heyecanlandıran ve zevk veren bir oyun idi. Dün akşam da maça Yattara-Jaja-Umut-Teofilo ile başladı Şenol Hoca. Öndeki oyuncularının tamamına yakını ayağa pas yapan, yaratıcı ve hücumcu oyuncular. Bunun avantajını da özellikle iç sahada kullanmak istiyor hoca ve haklı da. Ancak bu tarz bir kadro yapısı ile başarılı olmak için her maçı aynı ölçüde ciddiye alıp topa sahip olmaları gerekir. Oyunun kontrolünü karşı tarafa bıraktıkları anda özellikle Jaja-Yattara-Teofilo üçlüsü oyundan çabuk düşerler. Dün akşam olduğu gibi...Her maçı da yüksek tempoda oynamak kolay bir iş değil. O yüzden maç sonrası Şenol Hoca'nın da kabul ettiği gibi "galip takım bozulmaz" mantığının her zaman doğru olmadığını görmüş olduk bu maçta.
Şenol Güneş'in bu sezon çözmesi gereken bir diğer bulmaca Teofilo'nun varlığı olacaktır. Şu ana kadar yüksek gol yüzdesi ile oynadığı için ceza sahası dışındaki performansı çok gündeme gelmedi. Aynen Jardel'de olduğu gibi Teofilo'da takım savunmasına ve hatta hücum kurgularına çok katkı yapabilen bir isim değil. Hani gerektiği durumlarda onu oyun içinde başka bir rol ile kullanamazsınız. Bu golleri atamadığı zaman ya da takım bu bahsettiğim yüksek tempoyu yapamadığı, kontrolü ele geçiremediği zaman Teofilo saha içinde bir hayalet oluyor adeta. Ben bu kadroda sürekli yer bulabileceğini sanmıyorum. Hoca ilerideki maçlarda muhtemelen Umut tercihini yapıp arkaya Alanzinho ya da Engin/Burak ikilisinden birini koyacaktır.
Trabzonspor'un oynadığı futbolu herkes sevecektir. Ancak bu devamlılığı ve oyun yapısını devam ettirebilmeleri için mutlak suretle Şenol Güneş'in iyi bir rotasyon sistemini devreye sokması lazım.
Not: Hikmet Karaman'ın maç sonunda Lig Tv canlı yayınında verdiği görüntü hoş olmadı. Kendine göre haklıdır belki ama daha göreve geldiği ilk hafta ne gerek var sağa sola mesaj gönderip böyle açıklamalar yapmaya. Kümede bırakan değil şampiyon yapan isim olmak istediğini söylüyor ama bu görüntü ve imaj ile zor be hocam!
18 Eylül 2010 Cumartesi
17 Eylül 2010 Cuma
Başrolde zemin vardı!
Maç sonu röpartajında Guti'ye zemin hakkında ne düşündüğü sorulduğunda Çarşamba akşamı Barnebau'nun zemininin de iyi durumda olmadığını ve buna şaşırdığını söyleyip, her ne kadar İnönü'deki zemin de oldukça kötü durumda olsa da bunun farkında olup ona göre oynamaları gerektiğini vurguladı. Oldukça alçakgönüllü olduğunu söylemek lazım İspanyol oyuncunun. Hele 90 dakika bu zeminin kahrını çekip onun üstüne zemine karşı bu kadar nazik olabilmek beceri ister gerçekten.
Uğur Meleke de maç sonrası CNN Türk de güzel bir tespit yaptı yine. Son birkaç aydan beri burada yapılan etkinlikleri söylediğinde zeminin neden bu halde olduğunu anlamıştır herkes. Kaba bir tahminle 100000 kişi basmış bu zemine, normal şartlar altında haftada 44 ayağın basması gerekirken. En son 2004'te yenilenmiş zemin. Şimdi Antalya maçı öncesinde iyi hale geleceğini söyledi stad müdürü Orhan Saka ama dünkü haline bakınca buna inanmak güç gerçekten.
Gelelim saha içine...Schuster daha önce Helsinki maçında olduğu üzere defans önünde tek adam (Ernst) kullandı. Guti zaman zaman oyun kurmak için bu bölgeye gelse de özellikle karşı ataklarda Ernst tek başına kaldı. Anlaşıldı ki Schuster nispeten kolay maçlarda bu sistemi deneyecek. Necip'i kullandığı zamanlarda da gerçi onu çakılı oynatmayıp önde kullanıyor ama yine de pres ve savunma gücü daha fazla oluyor orta sahada takımın. Beni şaşırtan ise-belki zemin yüzünden bilemiyorum-ilk yarım saat oyun kurmak adına nerdeyse hiç bir hamle yapmadı takım. Zapo ve Ferrari kafayı kaldırır kaldırmaz Nobre'ye şişirdi topları. Hal böyle olunca pozisyon üretmekte sıkıntı çektiler doğal olarak. İlk yarının sonlarına doğru Guti yavaş yavaş oyunun içine girmeye başladı ve kaleye daha kolay gitti Beşiktaş.
İkinci yarıda da Schuster'in istediği gibi takım daha çok ileri çıktı ve bu da rakip kaledeki baskıyı arttırdı. Bunda Toraman'ın oyuna girmesi de biraz etkili oldu doğrusu. Onun varlığı Ernst'i ve dolayısı ile bütün takımı daha önde oynamaya heveslendirdi. Quaresma'nın girmesi de takımın tempo yapmasına ve ileri gitmesine sebep oldu. Beşiktaş skor elde edemese de oyunu o dakikalarda çözmüştü aslında. Sadece golü bulamadılar ve maç sonundaki bir duran topu beklemek zorunda kaldılar. Schuster adına maç içindeki şık hamlelerden birisi, ilk yarıda Ferrari'nin sakatlandığı anın hemen ardından bir pozisyonda Sheridan'a birebirde açık ara geçilmesinin ardından Ernst'i hemen o bölgeye gönderip Toraman'ın ısınma sürecinde defansı sağlama alması oldu. Diğeri ise Bobo ve Q7'nin girmesinin aslında Guti'nin önüne Nobre'yi gönderek ordaki pas alışverişini sağladı.
Yolunda gitmeyen neler vardı peki? Maçın genelinde Ekrem-Hilbert sağ kanadı iyi kullanamadı. Hilbert her ne kadar fizik olarak iyi durumda olsa da öne kateden bir oyuncu değil. Bu da çoğu zaman ikisinin koordinasyonsuz bir şekilde hücum yapmalarına sebep oldu. Sanırım Schuster'in rotasyonunun en büyük kurbanı da bu kanatta oynayanlar olacaktır. Şu an aradığını bulamadığı tek yer bu bölge kaldı sanırım.
6 maçlık bir turnuvaya galibiyet ile başlamak güzel. Bu grupta Porto ile oynayacağı maçlar Beşiktaş'ın ciddi anlamda vereceği en büyük sınavlar olacak. O maçların ardından bireysel ve takım performansı açısından daha iyi ipuçları alacağız elbette...
16 Eylül 2010 Perşembe
Schuster'in şaşırtan tercihi
CSKA Sofya kadrosu açıklandığında şaşırmadım desem yalan olur. Schuster’in bu sene kadroda sıklıkla değişime gitmesi, özellikle sezon başı için anlaşılabilir. Takımda taşların yerine oturması için belli bir süre gerekli ve bu süre zarfında da iskelet kadroda kimler olacak, hangi bölgede rotasyona başvurulacak ve yedeklerden kimlere ne kadar süreler verilecek gibi soruların cevaplarının aranması da oldukça doğal.
Beşiktaş bu sezonu herkesten daha önce açtığı için bu soruların cevapları da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Schuster’in esas adamlarından birisi Toraman, bu kesin. Geçen sene Denizli’nin sık sık sağ kanatta da değerlendirdiği oyuncu için Schuster’in kafasındaki tek bölge stoper. Sağ bekteki arayışları Erhan’ın vasata bile ulaşamayan performansı yüzünden Ekrem ile son bulmuş gibi gözüküyor. Ortada Ernst, Guti, Q7 de sağlıklı oldukları sürece sahada olacaklar. Nobre’nin beklenmeye çıkışı da bu bölgede Schuster’i oldukça rahatlattı. Çok da içine sinmeyen Fatih Tekke transferi bu yüzden şimdi onun aklını çok meşgul etmeyecektir. Bu hafta içinde yaptığı açıklamada da Cenk’in 1.kalecisi olduğunu duyurdu. Özetlemek gerekirse Cenk-Ekrem, Toraman-Ernst,Guti,Q7-Bobo şu an için iskelet kadro olarak nitelendirilebilir.
Kadro evrimini kısaca açıkladığım bu parantezi kapattıktan sonra gelelim beni şaşırtan mevzuya. Daha doğrusu eleştireceğim mevzuya...Schuster’in 18 kişilik kadroya Cenk ile İsmail’i almamasına itirazım var. Daha haftaiçi Cenk’e güvenoyu vermişken şimdi dışarıda bırakılması çok mantıklı değil. Ayriyeten bu yaştaki bir kaleci bu performans ile oynarken gece gündüz sahada olmayı hak ediyor. Bunun yanında arkasında bekleyen adamlar da bunu sorun etmeyecek tecrübeye sahipler. İsmail için de aynı şeyleri söyleyebilirim. Zira geçen sezon beklentilerin altında bir görünümdeydi. Herkes onun yeteneği konusunda ikna olmuş olsa da istikrar ve futbol zekasının ne kadar gelişme göstereceği hakkında soru işaretleri var. Güntekin Onay'ın bir kaç programda altını çizdiği bir ayrıntı vardı. Alex Ferguson'un kardeşi Martin Ferguson, Manchester scout team'de ve geçen sene İnönü'de oynanan şampiyonlar ligi maçında öyle aman aman bir oyun oynamamasına rağmen İsmail'den ne kadar etkilendiğini dile getirmiş. Hani amaç o beğenmişse iş tamamdır demek değil ama özellikle İngiliz scoutların oyuncuların "işlenebilir yetenek" ve temel fundemental özelliklerine ne kadar dikkat ettiğini biliriz. Hal böyle olunca İsmail'in de ihtiyacı olan tek şeyin oynamak, oynamak ve oynamak olduğunu anlamak için alim olmaya gerek yok. İsmail de bu son iki milli maç ve Ankaragücü maçlarında oldukça iyi performanslar ortaya koymuş ve belli bir istikrar ve özgüven yakalamıştı. Bu yüzden bu maçta Schuster'in bırakın onu 18'e almamayı, İsmail'in ilk 11'de olmamasına bile itirazım olurdu. Ama ilginç bir biçimde kadroda göremedik kendisini.
Schuster'in şu ana kadar Beşiktaş'ın başında göstermiş olduğu performans konusunda eleştirebileceğim birkaç noktadan en önemlisi bu...
15 Eylül 2010 Çarşamba
No more drama...

Dün akşam yine futbol sahalarının en yürek burkan manzaralarından biri yaşandı Old Trafford'da. Futbolcunun yüzündeki o şaşkınlık ve acı içindeki ifade görüntüye geldiği anda sakatlığın boyutunun ne kadar ciddi olduğu da anlaşılır genelde. Antonio Valencia da dün akşam maalesef bu illetle karşı karşıya kaldı ve ayak bileğinin kırılması sonucu sezonu kapattı. Doktorunun açıklamasına göre bu tarz sakatlıklarda kırıktan ziyade çapraz bağların kopması oyuncunun futbol hayatını tehlikeye sokan asıl etkenmiş.Ve maalesef Valencia'daki kırık da olabileceklerden en kötüsü belki de.
Geçen sezonun başında Ronaldo'nun ayrılması ile takıma katılmıştı Ekvadorlu oyuncu. Yeni bir Ronaldo olması beklenmese de en az onun kadar kuvvetli ve hızlı bir oyuncu olması, onun 2-3 sene içinde Manchester United akademisi ve Alex Ferguson disiplini ile yoğrularak mükemmel bir sistem oyuncusu haline gelmesine yardımcı olacaktı. Di'li geçmiş zamanla konuşmak istemiyorum gerçi..Henüz 24 yaşında ve bu sakatlıktan sağlam dönecek kadar azimli ve kuvvetli bir yapısı var. Onun oynadığı herhangi bir maçı izlediğinizde kolaylıkla anlıyorsunuz bunu. Yazık olan ise 7 gol/11 asist ile geçirdiği nispeten iyi bir sezonun ardından bu sene onun için o aşamayı kaydetmesi adına çok önemliydi. Şimdi kayıp bir sene olacak onun için...
En kısa zamanda sağlığına kavuşup sahalara dönmesini dilemekten başka yapacak birşey yok. Her nerede ve hangi takımda olursa olsun oyuncuların başına gelen bu tarz sakatlıklar, oyun adına çok dramatik ve üzücü. Yeşil sahalarda bu tarz başka dram yaşamamaktır en büyük dileğim...
HANGİ DEĞİŞİM?
Yaz başından beri konuşulmakta olan mühim bir mesele var anlamakta zorlandığım. Fenerbahçe'de Aykut Kocaman'ın gelişiyle beraber başlamış olan değişim rüzgarlarından, bu sürecin sancılı geçeceğinden ve bu yüzden de Kocaman'a sabır gösterilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Elbette her başarısız sezonun ardından büyük camialarda değişim beklentisinin olması normaldir. Ki Fenerbahçe de ülkemizde taraftar profili ve yönetim anlayışı sebebiyle bu beklentilerin en yüksek olduğu camiadır. Galatasaray ve Beşiktaş bu konuda nispeten daha sabırlı ve tutucu camialardır. Evet beklenti normal ama spor medyası bu değişimin yaşandığına, kendisini ve kamuoyunu o kadar ikna etmiş gözüküyor ki hakikaten beni şaşırtıyor ve bu değişim nasıl bir değişimmiş acaba diye düşünmeye zorluyor. Şimdi madde madde bakalım neymiş bu değişim diye.
1- Aykut Kocaman'ın gelişinin temelleri geçen sezonun başında atılmıştı zaten. Daum'a ciddi anlamda hiçbir zaman tam anlamıyla güven duyulmadığı için onun gelişinin ardından Kocaman da büyük bir tantana ve merasimle sportif direktörlüğe getirilmişti. Sezon boyunca stepne olarak kenarda tutulan Kocaman sezon sonunda da başarısızlığın ardından sahaya indirildi. Zaten herkesin beklediği ve bildiği bu senaryoya rağmen bu değişim rüzgarlarından nasıl söz ediliyor anlamıyorum. Bu değişimden ve devrimden ziyade aynı zihniyetin devam ettiğinin en büyük göstergesi. Siz bir değişimden söz ediyor olsaydınız gerçekten Kocaman sahaya inmez, takım elbisesi ile orada oturur ve yöneticiler üstü bir anlayış ile Madrid'deki Valdano ya da Schalke’deki Hoeness olmaya çalışırdı. Asıl uğraşının bu olması lazımdı yani. Ama o da bence kolay yolu seçip sahaya inmeyi tercih etti. Oysa bu modelde sahaya inip inmeme tamamen Kocaman'ın kendi insiyatifindeydi ya da biz öyle sandık!
2- İşin teknik yanına gelirsek Fenerbahçe'nin Perreira döneminden beri oynadığı sıkıcı ve skora yönelik futbol anlayışından daha ofansif ve göze hitap eden bir anlayışa geçilen bir süreçten bahsediliyor. Ben bu kısma da inanamıyorum açıkçası. Çünkü bu tartışma da tamamen Stoch transferine ve Alex'in oynatılma/oynatılmama merkezine çekilmiş durumda. Eğer siz bir devrimden bahsediyorsanız arkasından yürüdüğünüz oyuncu Stoch olmamalı. Karizmatik, kendini ispatlamış ve en az 3-4 sene bu takıma hizmet ve liderlik edebilecek bir oyuncu ile bu yola girersiniz. Ben Stoch’da bu karizmayı ve kariyeri göremedim. Tutar, tutmaz o ayrı bir mesele tabi. Yıllar önce New York Knicks bunu Stephon Marbory transferi ile denemiş tutmamıştı. Yine Galatasaray bunu Hagi ile denedi ve tuttu. Alex mevzuuna gelirsek kimse Alex'in Fenerbahçe için önemini inkar edemez. Ama Alex'in tasfiye işlemlerinin bu kadar abartılmasına ve Aykut Kocaman'ın da buna çanak tutmasına benim itirazım var. Siz eğer bu futbol mentalitesi değişiminde bu kadar samimi iseniz sene başında yollarınızı ayırırsınız Alex ile. Sene içinde bu konunun ağızlara sakız olacağının herkes farkındadır sanırım. Ama bu da yapılmadı ve şimdi de değişim sancılarından bahsediliyor. Böyle bir sancı var ama bu değişimden bahsedenlerin kendisi asıl bu sancı.
3- Teknik olarak da geçen senelere kıyasladığınızda inanılmaz bir oyun mentalitesi farkı yok. Bu takımda hala düne kadar Bilica/Lugano stoper oynuyor ve orta ikilide bu yeni sisteme hiç uymayacak bir Cristian'da ısrar ediliyor. Yani bu yeni sistemde topun bir an önce oyunun asıl adamları olarak kabul edilen Stoch, Dia/Kazım(Topuz asla değil) ve Niang'a aktarılması gerekirken siz bunu sağlayacak adamları onların arkasına koymamışsanız. Dolayısı ile teknik anlamdaki değişim lafları gerçekten sadece lafta kalıyor. Zaten şu ana kadar oynanan oyun, Avrupa vitrininden de bir aylık bir süreçte kaybolunması bunların kanıtı.
Özetle, değişim lafı ağza bu kadar sakız edilecek kadar gayri ciddi bir laf değildir. Bir sene önceden hazırlanmış senaryoların bildik oyunlar ile hayata geçirilmesi değişimi değil yerinde saydığınızı gösterir. Haliyle de Fenerbahçe'deki değişim rüzgarları Alex ne zaman oynar, ne zaman oynayamaz kısır döngüsünden kurtulamaz.
12 Eylül 2010 Pazar
Saf, temiz, duru...
Tekrar başlamaya değecek, buna sebep olacak güzel şeyler yaşanır hayatta. Bıraktığınız yerden aynı heyecanı tekrar size yaşatacak kadar özel şeyler...Dün akşam Sinan Erdem'de yaşananlar da bana yeniden yazma iştahı verdi. Aslında sadece dün gecenin yarattığı bir etki değildi bu. Şu son iki haftadan beri basketbolda, hiç beklenmeyen bir hava ile yakalanan ve hiç beklenmeyen bir üslup ile yazılmakta olan bir tarih var belki de. Hani her yaz mevsimini, o yaz yaşadığımız en güzel aşk ile ve kulağımızda çınlayan o yazın şarkısı ile hatırlarız ya bu yazın aşkı da şarkısı da bu 12 güzel insan oldu hepimiz için...
Basketbolun coşkusu ve heyecanı bir başka yaşanıyor. Ülkemizde futbol ve basketbolün kültürleri o kadar farklı ki, kimi zaman futboldaki o kısır çekişmeleri basketbolün içinde görünce içim sızlardı. Basketbolün her nedense hep temiz, masum ve daha elit bir yanı olduğunu düşünmüşümdür Türkiye'de. Pek tabii ki başarı sayesinde şu anki teneffüs ettiğimiz havanın içinde huzur ve barışı daha derinden hissedebiliyoruz. Ama yakın zamana kadar futbolda yaşadığımız bütün başarılar bile "herkese ve herşeye rağmen" mantığı ile bizlere sunulduğu için o Dünya 3.lükleri'nde ve Avrupa yarı finali başarılarında bile buruk, ekşi bir tat kalırdı damağımda. Çoğu kişinin iddia ettiği gibi, pes etmeyen, teslim olmayan inatçı ekolümüzün içinde kaos ve kargaşadan sportif ve psikolojik anlamda zaman zaman beslendiğimiz olsa da aslında bu zaferleri meğerse iç çekişmeler, medya-sporcu gerginliği, "içimizdeki İrlandalılar" olmadan yaşayabilmek ne güzelmiş. Bu Dünya Şampiyona'sı bana spordan böylesine tat alabilmeyi bir kez daha gösterdi.
Bunu bize yaşatan asıl gerçeğin başarı olduğunu inkar etmeden oyuncuların maç sonrası verdiği görüntüler, saha içinde o takımdaşlık havasını her daim seyirciye yansıtmaları, kaprissiz ve egosuzca konuşmaları, basketbolü yönetenlerin yine aynı şekilde basketbolün o bilinen elit üslubu içindeki tavırları ve son olarak basketbol medyasının bu pozitif havaya katkısı aslında şu son iki haftadan beri yaşadığımız zaferlerin arkasındaki önemli etkenlerdi. Elbette bu başarı gelmese konuşulan şeyler Tanjevic'in Türk basketboluna hiçbirşey vermediği, takım içinde Hidayet'in kaprisleri, ya da ne bileyim Demirel yönetiminin basiretsizliği gibi şeyler olabilirdi. Ama doğru düzgün bir spor kültürümüz, sadece sahada değil kafalarda da bir ekolümüzün olmasını istiyorsak bir yerden başlamak gerekiyordu. Bu başlangıç noktası da işte ülkemizde düzenlenen ve şu ana kadar kusursuz giden bu organizasyon ile sağlandı.
Dün akşam son birkaç dakikayı annem ve babam ile birlikte televizyonun karşısında ayakta izledim. Spor birlik ve beraberliği sağlar derler ya üçümüzü ekran karşısında o heyecanla bağırırken görünce aynı anda gülmek ve ağlamak geldi içimden. Birkaç günlük de olsa bu havayı yaşayabilmek, hayata dair dertleri biraz unutup şu duyguları yaşamak insana yaşadığını hissettirdi. Güzelmiş, dertsiz, tasasız, kaprissiz, egosuz ve saf bir sevinci yaşamak...
25 Mayıs 2010 Salı
Deneme atışı
Güney Afrika 2010'un başlamasına günler kaldı ve hazırlık maçları da yavaş yavaş hepimizi Dünya Kupası havasına sokmaya başladı. 11 Haziran'a kadar da bir Dünya Kupalık maç izlemiş olacağız sanırım.
Dün akşam kupanın iki iddialı takımının 2 farklı mesaj verdiği maçlar oynandı. İngiltere ve Arjantin bu kupanın birçok favorisinden sadece ikisi. İngiltere kupaya belki de tarihinde olmadığı kadar kuvvetli bir rüzgarı arkasına alarak geliyor. Premier Lig'in kalitesinin milli takıma bir ivme kazandırdığı bir gerçek. Bu kupaya sadece Chelsea ve Manchester endeksli bir takımdan ziyade tüm ligden faydalandığını gösteren bir kadro ile geliyorlar. Zaten bu kadar kaliteli bir ligde de mantıklı olan bu idi. James Milner, Ashley Young, Defoe gibi geçen sezonun öne çıkan oyuncuları kadrodalar. Şu an sakatlıktan dönüp dönmeyeceği ve 23 kişilik kadroya girip giremeyeceği soru işareti olan Gareth Berry de aslında bu isimlerden belki de en önemlisi. Capello'nun oyun planında onun çok önemli bir yeri var. Gerard ve Lampard'ı daha önde kullanabilmesi için Berry'nin varlığına acilen ihtiyacı var.
Dün akşamki Meksika maçı birçok eksikle çıktıkları, kazanmalarına rağmen parlak bir görüntü vermedikleri bir prova oldu. Belki taktik gereği belki de Lampard ve Berry gibi oyuncuların eksikliğindendir bilinmez ama İngiltere'nin dün sahada topa sahip olma gibi bir kaygısı yoktu. Benim için İngiltere'ye oranla daha büyük bir hayalkırıklığı yaratan Meksika neredeyse tüm maç boyunca pas yapan ya da yapmaya çalışan takımdı. Ancak İngilizlerin bu kadar pasif görüntüsünün altında belki de Capello'nun ciddi rakipler karşısında oyunu geride kabul eden ve kontratak oyun oynayacak bir sistemi denemesinin etkisi vardır. Ancak şunu da gördük ki İngilizler özellikle Güney Amerikalılara karşı fizik olarak oldukça üstünlük sağlayacaklardır.
Meksika ise topla oynamasına müsaade edilmesine rağmen organize bir takım görüntüsü çizmediler. Aguirre oyun liderlerliğini belki Dos Santos'a vermeye çalışıyor ancak o şimdilik bu sorumluluğu almada pek başarılı olacak gibi gözükmüyor. Bir diğer anektot ise orta sahada organizasyon görevini üstlenecek olan Rafael Marquez oldukça formsuz bir görüntü çizdi. Özellikle arka arkaya yaptığı pas hataları onun takımı organize etmek bir yana, ani ataklar yemesine olanak verdi. Bu da sistem deneyişi içinde olan Capello'nun ekmeğine yağ sürdü.
İngiltere dün iyi değildi. Ama kadro kaliteleri, ligden gelen bir fiziksel dirilik ve Rooney gibi faktörler onları çok bilinmeyenli bu Dünya Kupası'nda favorilerden biri yapıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





.jpg)