21 Ekim 2010 Perşembe
Porto'yu kıskanıyorum...
Futbolun bütün doğrularını yapmak için çaba gösterseniz ve kimi zaman bunu başarabilseniz dahi bazen iki kere iki dört etmiyor. Bugün iki kritik zamanda yapılan iki çok basit hata, Beşiktaş'ın eksik kadrosuna rağmen doğru taktik ve rakibe özel iştahı ile başabaş götürebileceği bir maçı kaybetmesine sebep oldu.
Hakan ve Zapo'nun yaptıkları hataların üstüne fazla konuşmaya lüzum yok. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki iki oyuncunun da maalesef kariyerleri boyunca hep eksik olan bazı zaaflarından yenildi bu iki gol. Hakan'ın kendini geliştiremediği en büyük eksiği yan toplardır yıllardan beri. Elbette her kalecinin zor zamanları olur. Ancak Hakan özgüvenini kaybettikçe daha da geriye giden bir yapıya sahip. Bir süre için dinlendirilmesi hem onun kendini toparlaması açısından hem de sezona mükemmel giren Cenk'in formayı hakettiği zaman alabileceğini görmesi açısından faydalı olacaktır. Zapo'ya gelirsek bugün Hulk'un attığı 2. goldeki zamanlama hatasının aynısını iki sene evvel Saraçoğlu'nda yapmıştı ve Guiza mükemmel bir aşırtma golü atmıştı onun sayesinde. Elbette sadece bu iki hata değil, özellikle birebirlerde ayaklarının yavaşlığının da etkisi ile ya çalım yiyor ya da müdahalelerde zamanlama hatası yapıyor. Schuster'in bu sisteminde tolere edilemeyecek bir zaaf bu. Bu sisteme en uygun adam sezon başında bağlarını koparınca eldeki 4 stoperden zorlasanız da sisteme uygun 1 stoper çıkmıyor. Devre arası ya Sivok'un dönmesi için dua edilecek ya da Zapo&Ferrari'den biri ile yollar ayrılıp Inter'deki Ivan Cordoba ya da Liverpool'lu Carragher tarzı sert, çabuk, kademelere hızlı girebilen bu defansı yönetebilecek bir adam alınacak.
Maça dönersek, Schuster oyuna defansif bir 4-3-3 kurgusu ile başladı. Diziliş Manisa maçını andırsa da, Ernst defansın hemen önünde, Necip ve Tabata bu orta 3'lüde alanı daraltmaya çalışan bir anlayış ile sahadaydılar. Takım savunmaya geçtiğinde Nobre de bu 3'lüye ortadan destek verdi. Hakan'ın hatasından yenilen gole kadar da Porto'yu gayet iyi durdurmayı başarmışlardı. Hücumda ise haliyle Quaresma ve Guti'nin eksikliği hissedildi. Ernst de daha defansif bir anlayış ile sahada olunca topu ileri taşıyan oyuncu bulmada problem yaşadılar. Beşiktaş'ı burada dizginleyen en önemli etken de Porto'nun ön alanda yaptığı müthiş baskı idi. Bu baskıyı açmak için lazım olan İspanyol sakat olunca toplar hep şişirildi. Buna rağmen sağ kanatta Hilbert ve Ernst organizasyonuna zaman zaman Nihat da katılınca bu kanatta 3 net pozisyon buldu Beşiktaş. Nihat İspanya'da edindiği golü koklama ve çerçeveyi bulma melekelerini yitirmemiş olsa bu pozisyonlardan 2 tanesi gol ile sonuçlanabilirdi. Olmadı...
İlk yarının sonlarında oyunu Beşiktaş lehine çeviren pozisyon yaşandı. Porto 10 kişi kaldı. 33 yaşındaki, Portekiz'in yeni Mourinho'su olması beklenen teknik direktör Andre Villas Boas defans kurgusunu düzenlemek için ikinci yarıya sakatlanan Falcao'yu oyundan alarak çıktı ve dengeler tamamen Beşiktaş'a döndü. Özellikle sağ taraftan Ernst&Hilbert işbirliği o kadar verimliydi ki her an golü bulabilirdi Beşiktaş. Soldan, sağdan ve ortadan rakibi zorladılar ancak bu baskının zirve yaptığı anda bu kez de Zapo'nun hatası ile 2. golü yediler. Bu kadar eforun üstüne böyle basit bir gol yenilince direnci de kırıldı Beşiktaş'ın ve oyunun kalanında o iştahlarını da kaybettiler. Hikayenin kalanını anlatmaya gerek yok. Tüm ibrelerin Beşiktaş'a döndüğü iki kritik anda yenilen iki gol, fizik olarak tamam ama psikolojik olarak zor ayakta duran takımın kafasına sıkılan iki kurşun gibiydi adeta.
Beşiktaş'ta son 15 dakikada Necip, Ali Küçik ve İsmail sahadaydı. Schuster'in Ali ve Onur Bayramoğlu'nu (Manisa maçının sonlarında sahadaydı) merak etmesini takdir ediyorum. Beşiktaş adına önemli bir kazançtır Schuster'in bu hamleleri. Bu takım büyük beklentiler ve paralar ile kurulmuş olsa da teknik kadronun bu gençlere uzun vadede ihtiyaçları olduğunun farkında olması güzel. Ben Schuster'in genç oyuncu deneylerini göz boyamak için yaptığını düşünmüyorum. Manisa maçında ve bugünkü maçta Onur ve Ali sahaya girdiğinde maç kopmuş değildi henüz. Yani kritik anlarda sahada olmanın ne demek olduğunu anlamaları ve yaşamaları açısından önemlidir bu iki maç onlar adına. İkisinden gelen sinyaller de olumlu. Devam...
Son olarak Villas Boas ile bitirelim. Resimdeki fenomenin hemen solundaki genç adam Portekiz futbolunun gelmiş geçmiş en genç teknik adamı Boas ve henüz 33'ünde Avrupa'nın da en önemli ekol takımlarının birinin başında. Bobby Robson okulunda yetişmiş, Mourinho'nun yanında Porto, Chelsea ve Inter'de tecrübe ve kazanma alışkanlığı edinmiş bir teknik adam. Sezona Portekiz Süper Kupası'nı kazanarak başlamıştı ve üstüne koyarak devam ediyor. Porto ekolüne hayran olmamak elde değil. Bu kadar oturmuş bir sistem, kendi özkaynaklarını bu kadar verimli kullanabilme, son derece titiz ve başarılı transfer politikası...Ve sürekli başarı...Model alınması gereken bir yapı...Kıskanılacak kadar iyi...
NOT: Porto bu stada son geldiğinde "Quaresma&Beşiktaş taraftarı" aşkı başlamıştı. Bugün de Hulk böyle bir aşkı hakedecek kadar iyi oynadı. Nitekim taraftar onu da çağırdı tribünlere maç sonunda. 3 sene sonra bu forma altında görür müyüz onu? Zor...Ben Avrupa'nın iyi takımlarının onu yakın zamanda kapacağını düşünüyorum açıkçası.
20 Ekim 2010 Çarşamba
Doll, Rijkaard ve "Bizim Oğlancılık" felsefesi

Geçen sene ligimizde 34 haftada 18 teknik adamdan sadece 7 tanesi görevlerinden alındı ya da istifa etti. Bu oran, bir önceki sene daha ilk 9 haftada 10 teknik adamın işini kaybetmesine kıyasla gayet mantıklı bir orandı. Bugüne gelirsek eğer, bu haftakilerle beraber ilk 8 haftada 5 teknik direktör istifa etti ya da ettirildi. Yakın zamanda Yılmaz Vural cephesinden de bir istifa haberi duyarsak şaşırmayalım. Böylece biraz zorlama ile 08-09 sezonundaki istatistiği yaklaşacağız.
Bülent Uygun'un Buca'dan Eskişehir'e geçişi dışında diğer işini kaybeden teknik direktörler herhangi bir takım ile anlaşmadı. Muhtemel bir Rıza Çalımbay/Gençlerbirliği anlaşması da izleyebiliriz yakında. Kimbilir belki Rijkaard/Liverpool bile olabilir.
Bu hafta ise benim açımdan biraz hüzünlü ayrılıkların yaşandığı bir hafta. Bu topraklarda çalışması taraflı tarafsız herkes tarafından sevinçle karşılanan Rijkaard ve benim fikrime göre iyi işler yapmakta olan Thomas Doll görevlerinden alındı. Üstelik hiç haketmedikleri bir üslup yanlışlığı ile...
Thomas Doll olayına bir önceki yazıda değindim. Rijkaard hakkında bir kaç cümle etmem gerekir ise Galatasaray yönetiminin kendi ipini çektiği haftadır bu hafta. Futbolun dünü yok lafı çok klişedir ve bazen maalesef doğrudur. Ancak dünden kastımız da daha bir kaç ay öncesi olmamalıdır. Bu bir kaç ay öncesi de Adnan Polat'ın "her ne olursa olsun" Rijkaard ile yola devam edeceklerini biraz da popülist bir dille açıklama yaptığı tarihlere tekabül eder. Sözüm ona Rijkaard'a 2 yıl daha uzatma teklif etmişler ama Hollandalı bu teklifi "önce aldığı parayı haketme" sebebi ile geri çevirmiş. Bir kere Avrupalı ve bu kadar profosyonel insanlar bu tarz olaylara bizdeki gibi bakmazlar. Rijkaard'ın gözünde o sözleşmeye imza attığı gün o parayı haketmiştir zaten. Öyledir de zaten...Siz sözleşmeleri yaparken boşuna oraya tazminat ya da prim gibi ayrıntıları koymuyorsunuz. Birisini işten kovarsanız ona tazminat ödemek zorundasınız onu mağdur etmenizden ötürü. Prim ise adamın kazandığı başarı sonucu hakettiği, sizin onun işin yapmanın ötesine geçme durumuna ve başarısına biçtiğiniz değerdir. Yaptığınız mukavele, yani bu çalışanın maaşı, sigortası vs.vs. ise onun hakettiği paradır. Yani Rijkaard, Adnan Polat'a "dur başkan ben şunu bi hakedeyim, sonra helalleşiriz" diye birşey dememiştir. Düşüncesi bile komik!
Şimdi yönetimi sopalamaya devam etmeden evvel bir konuda da haklarını vereyim. Bu ayrılış şeklinin üslubu kötü olsa da en azından tazminat konusunda işin suyunu çıkarmadan (bildiğim kadarı ile pazarlıksız, Rijkaard ve yardımcılarına toplamda 6 milyon Euro'ya yakın bir para vererek) bu işi bitirdiler. FIFA'da 5 insan boyuna ulaşmış vukuat dosyalarımıza bir yenisi eklenmeyecek, buna sevinebiliriz. Velhasıl işin geri kalan kısmı hem Galatasaray adına hem de Rijkaard adına hoş olmadı.
Sportif başarı elbette önemli. Hele bizde hayati derecede önemli. Galatasaray'ın bu sene içinde bulunduğu durum da tam anlamı ile bir "başarısızlık". Türlü türlü sebepleri var. Rijkaard da bu sebeplerden biridir mutlaka. Ama tek suçlu değildir. Hele bu yönetimin olduğu yerde hiç değildir. Pazar akşamı malum Manisa maçının ardından statta toplantı yapan bir yönetim kurulunun verdiği manzaradan belliydi Rijkaard'ın gönderileceği. Hatta o akşam bir çok programda Rijkaard'ı gönderip, Karaman'ı getirip, onun takımı nasıl oynatacağına dair tartışmalar bile vardı. Neyse, işin şık olmayan tarafı, gönderileceği belli bir teknik adam, hele beğenirsiniz beğenmezsiniz Rijkaard (ve Neeskens) kariyerinde iki teknik adamı hafta ortasına kadar bekletmek&oyalamak kısmıdır. Çok bariz ki Galatasaray yönetimi, dağılan camiayı toparlama ve kendilerini aklama adına "biz dağıttık, bizim oğlan toplasın" mantığı ile camiadan birini getirecekti takımın başına. Bu tarz hamleler, yönetimlerin "kendini temize çıkarma" hamlelerinden başka bir şey değildir. Misal Tigana sonrası Rıza, misal Daum sonrası Aykut...Elbette ki Fatih Terim düşünüldü öncelikle. Konuşuldu, edildi ve belli ki Terim de önce Rijkaard'ın gitmesini şart koştu kendisinin gelmesi için (Milli Takım'a ikinci gelişinde de önce Ersun Yanal'ı gönderin demişti). Ama planlar bugün öğlen ters tepti. Araya belki bizim de bilmediğimiz hesaplar ve egolar girdi ve bu iş olmadı.
Şimdi ne olacak? Muhtemelen ihale Tugay'a kalacak gibi gözüküyor. En azından bu haftasonu oynanacak Fenerbahçe maçı için. Yönetim bombayı satacak birini bulamayınca en uygun aday o bence. Fener maçında alınacak olası iyi bir sonuç ile de "bakın biz seçtik mi böyle adam seçeriz" diyip onunla yola devam edilir. Hakan Şükür'lü, Hagi'li bir senaryo da olabilir. İşin gerçeği, seçim ne olursa olsun camianın içinden birini bu karmaşadan çıkmak için maşa olarak kullanacaklar. Fatih Terim blöfü gördü ve yemedi bana kalırsa. Benim yanacağım kısım ise Tugay'ın bu karmaşada harcanma olasılığıdır. Yıllarca Premier Lig'de oyuncu olarak ve ardından kısa da olsa antrenör olarak yaptığı saygın kariyeri umarım bu toz duman ortamda heba etmez. Bana kalırsa Ada'dan Türkiye'ye dönmesi de tamamen hataydı ama oldu.
Toparlamak gerekirse Doll ve Rijkaard özelinde kulüplerimizin yönetim anlayışı yine göçük altında kalmıştır. Görüldüğü üzere İstanbul veya Anadolu farketmiyor. Küçük hesapların peşinde koşan yöneticiler ve kendi pisliklerini başkalarına temizletme adına her daim sarıldıkları "bizim oğlancılık" zihniyeti. Olan da bu ateşten gömleği giymeyi kariyerlerinin fırsatı olarak gören ve kariyerlerini başlamadan bitiren teknik adam adaylarına oluyor.
NOT: Galatasaray taraftarları arasında güzel bir oluşum başlamış. Ben de diğer bloglardan gördüm. Yönetime tepki olayı değil, Rijkaard'ı hakettiği gibi uğurlama amaçları...Link altta...Umarım yeterince toplanabilirler ve ezerek, döverek, sevgi manyağı ederek karşıladığımız bu yıldızlardan birini bu sefer yanında sadece menajeri ya da tercümanı olmadan, binlerle ve yine tezahüratlarla uğurlarlar. Böylece Türkiye'de daha önce hiç görmediği bir resmi görmüş olur hayatında...
http://www.footballove.com/2010/10/20/rijkaardimizi-ugurluyoruz/
Masumiyetin Ziyan Oldu!
Son yıllarda ligimize daha önce hayal bile edemeyeceğimiz kariyerde teknik adamlar gelmeye başladı. Çok değil, 10 yıl öncesine kadar belki, ismini cismini duymadığımız oyuncular ve teknik adamlar ülkemizin futbol gündeminden gelip geçerken, yakın zamanda Şampiyonlar Ligi kupasını kaldırmış Del Bosque, kısa da olsa Inter kariyerine sahip Lucescu, Lazio ve Dortmund efsanelerinin yaratıcıları Zeman ve Scala, önemli bir Real Madrid kariyeri olan Toshack ve son olarak yine bir Şampiyonlar Ligi kupası sahibi Rijkaard...Bu isimler ligimizin lokomotifi olan "3 Büyükler" de çalışmış isimler. Ancak geçen sene Ankaragücü ve Gençlerbirliği de Roger Lemerre ve Thomas Doll isimleri ile hem herkesi şaşırttı, hem de bu tarz kariyerli teknik adamların ciddi çalışmalar sonucunda, Türkiye'de "diğer" takımlarda da görev alabileceğini herkese gösterdi.
Aslına bakarsanız bu isimler arasında ben uzun vadede en çok Gençlerbirliği&Thomas Doll evliliğinden bir verim elde edilebileceğini düşünmüştüm. Geldiği kulüp her ne kadar "tek adam" mantığında yönetilse de, tesisleşmede ve ekonomik anlamda iyi durumda olması sayesinde Alman hoca ile uzun vadeli bir çalışma sonucunda belirli başarılar kazanabileceklerini düşünmüştüm. Thomas Doll'un kısa teknik adamlık kariyerindeki en büyük çıkışı, Hamburg'da genç bir takımla 05-06 sezonunda elde ettiği Bundesliga 3.lüğü ve Inter-Toto şampiyonluğu olsa da, oynattığı futbol ve vizyonu ile sıfırdan başlanan bir projenin lideri ve imajı olabilir diye umut etmiştim. Thomas Doll tarafından olmasa da İlhan Cavcav tarafından, zaten beklediğim hayal kırıklığına bugün itibari ile uğratılmış durumdayım. Her zamanki gibi tazminat mevzuları ile işin cılkını çıkarıp nahoş bir şekilde kulüp ile ilişkisi kesildi Doll'un.
Şahsi fikrime göre çok da başarısız bir sezon geçirmedi Doll geçen sezon. Genç oyuncular ile çalışma konusunda zaten istekli ve başarılı olan bu iyi niyetli teknik adama, bana kalırsa son yılların en zayıf Gençlerbirliği kadrosu teslim edildi geçen sene. Ahmed Hassan'lı, Ali Tandoğan'lı, Skoko'lu kadrolardan sonra genç ve yurtdışı kökenli oyuncular ile sözleşmeler yapıldı ve Doll ile Avrupa fundementaline sahip, belli aralıklarla takviye yapılıp güçlendirilebilecek, temeli sağlam bir kadro üzerinde başlanacak bir projenin ışığını vermişlerdi bana. Yine de bu tecrübesiz ve isimsiz kadronun içinde Mustafa Pektemek başta olmak üzere, Hurşut ve Aykut Demir gibi gelecek için umut veren isimler parladı. İzlediğim bazı maçlarda ise bu takımın elbette takviye edilerek ligin ilk 5 sırası için savaşabilecek bir kaliteye ulaşabileceğine ikna olmuştum.
Bu sezon başında da prensiplerine bağlı kalarak Billy Mehmet ve Ermin Zec gibi dışarıdan potansiyelli isimler alındı. Altyapıdan Samet Aybaba zamanında takıma kazandırılan ve çok şeyler beklenen Soner Aydoğdu'dan daha çok yararlanılmaya başlandı. Geçen sene altyapısı oluşturulan takımın üstüne belli eklerle projeye devam edildi. Her ne kadar çok parlak sonuçlar alınmasa da biraz daha sabır ile başarının gelebileceğine Cavcav ve yönetim inanmadı ve Doll gitti. Üstelik bu projenin saygınlığının gerektirdiği bir şekilde değil. Önce Cavcav haftasonu açıkladı Doll'un gideceğini. Ardından tazminat mevzuları yüzünden anlamsız bir şekilde takım ile antremanlara çıktı Alman hoca ve bugün bu sefer resmi olarak açıklandı evliliğin sona erdiği.
Şimdi ne olacak ben size söyleyeyim. Yine ligimizin gezgin teknik adamlarından biri ile (muhtemelen Rıza Çalımbay, Giray Bulak, Güvenç Kurtar) anlaşılacak. Ne varsa "bizim çocuk" larda var denilecek ve takıma yine gezgin "abi" ler katılacak ve tabiri caizse bu kadronun masumiyeti bozulacak. Sonra ne olacak peki? Şampiyon mu olacak Gençlerbirliği? Tabii ki hayır...Bir kaç maç bu taze kan zırvaları ile kazanılmış maç ve ardından yine aynı hikaye. Olan da Doll ile başlanan ve pırıl pırıl isimlerle kurulan bu "kirlenmemiş" takıma olacak...
Açıklamaları, dobralığı, farklı duruşu, ismi ve hatta giyim tarzı ile bu kısır lige benim adıma çok renk katan Doll'un gidişine üzüldüm. Gençlerbirliği'nin bundan sonraki düşeceği hallere ise inanın hiç üzülmeyeceğim. Hakediyorlar çünkü...
18 Ekim 2010 Pazartesi
İçimizdeki "Arda" aşkı!
Bizim Türk futbolunun 80'lerde ve 90'ların ilk yarısında neden "kaybedenler kulübü" nün en daimi üyelerinden biri olduğunu aslında eski futbolcuların açıklamalarından kolayca anlayabiliriz. Sergen ve Mustafa Doğan'ın geçen hafta Volkan Şen'in çok konuşulan olayını normalleştirmeye çalıştığını ağzım açık dinlemiştim. Bugün de Tanju'nun açıklamalarını okurken aynı şaşkınlığı yaşadım. Açıklama şu:
"Arda'nın Türk futboluna ve Galatasaray'a ne verdiğini tartışmak gerekir. Bu kadar çabuk yıldız demek doğru değil. Yıldız futbolcu dediğin takımı 2-0 yenikken 3 gol atıp maç kazandıran oyuncudur. Arda nerede ne yapmış? Galatasaray'ı tek başına şampiyon mu yapmış? Skoru değiştirme özelliği yoki hava topu özelliği yok, şut atamıyor, golcü değil. Medya Arda'yı yıldız yaptı. Benim için yıldız Baros'tur, Guti'dir, Alex'tir"
Arda malum son günlerin en popüler ismi. Bir kere Arda üzerinden bu kadar çok insanın yorum yapıp, şu malum sakatlık konusunun sakız gibi uzatılmasının tek bir sebebi var o da aslında herkesin ucundan
kenarından azıcık da olsa Arda olmak istemesi. 20'li yaşların başında, inanılmaz paralar kazanan, futbol gibi size her kapıyı açan bir sektörün bu ülkedeki en gözde ve sempatik ismi olan ve bir de üstüne Türkiye'nin en güzel kadınlarından (kamouyu fikri, beni bağlamaz) biri ile beraber olan, yani Türkiye şartlarında bir nevi "Beckhamvari" bir yaşam süren genç bir adam Arda. Haliyle gencinden yaşlısına herkesin içinde olan bir uktedir bu hayatın tadına bakabilmek. Erman Toroğlu ve Tanju da bu uktelerin dile gelmiş halleridir ekranda. Hele Tanju'nun kendi futbol hayatını nasıl yaşadığını düşündüğümüzde şu açıklamayı yapma hakkını kendinde görmesi ne ironik değil mi?
Arda ile ilgili söyledikleri çok da önemsenecek şeyler değil işin gerçeği. Çünkü bu genç adam öyle ya da böyle günümüzün Türkiyesi'ndeki bu topraklardan çıkma tek yıldızdır. Ötesini tartışmaya bile lüzum yok. Ancak onun yıldız futbolcu tanımı hakikaten o dönemde futbolun nasıl algılandığına iyi bir örnek. Bugün Messi Barcelona'da iken, Ronaldo da Manchester ya da Real'in içinde iken, yani bir takımın içinde yıldız statüsü almışken artık futbolda 3 gol atan, 5 çalım atıp 4 ters takla atan adamlara uzun vadede yer olmadığını hepimiz biliyoruz. Çünkü bu futbol bize gösterdi ki Lampard'lar, Gerard'lar, Milito'lar, Puyol'lar ve Arda'lar da birer yıldız. Hem de en parlayanından...O yüzden Tanju tanımlamalarını bir daha gözden geçirmen gerekir. Ya da geçirmeyip her nerde isen orda kalman ve bizim seni Neuchatel maçındaki efsane performansın ile hatırlamamız daha iyi olur. Çünkü sen yukarıdaki fotoğrafı verdiğin gün kaybettin bu açıklamayı yapma hakkını!
Avrupa, NBA'in ensesinde...
Her ne kadar Dünya Şampiyonu yine Amerika olsa da bugün bir hazırlık karşılaşması olmasına rağmen, sezon öncesinde ikinci kez bir Avrupa takımı NBA takımına çelme takıyor. Üstelik Amerika'da...CSKA Moskova, Clevelend'ı 90-87 mağlup etti bugün oynanan maçta. Yaz döneminde de hatırlarsınız Barcelona, Lakers'ı yenmişti Paris'te NBA Europe kapsamında oynanan maçta. Elbette bu galibiyetler NBA'in gerek organizasyon gerekse oynanan basketbol anlamında hala çok ileride olmasına gölge düşürmez ama Avrupa'nın en güçlülerinin de onlarla başa çıkabiliyor olduğunu görmek güzel. Hani Olympakos'u, Barcelona'yı ve CSKA'yı bu sene yollasak NBA'e, en az biri play-off yapar gibi geliyor bana.
1 Yönetmen, 3 Senaryo...
Alex'in sakatlığı, Aykut Kocaman'ın kafasındaki asıl Fenerbahçe'ye belki de en yakın 11'i sahaya sürmesini sağladı bu akşam. Elbette Alex gibi bir futbolcunun ya da herhangi bir futbolcusunun sakatlanması istemez bir teknik adam olarak ama hayalini kurduğu o "Alex'siz" sistem için deney yapma konusunda da eminim böyle fırsatları bulduğunda memnun oluyordur. İlerde Niang, hemen arkasında Alex'in pozisyonunda daha iki yönlü oynayabilen Özer ve kanatlarda Dia-Stoch bir arada...Gelecek seneki planlarda Alex'in olmadığını düşünürsek bu kadroya sadece Mehmet Topuz'un zorunluluktan monte edildiği orta göbeğe, yine iki yönlü oynayabilen, Christian'ın daha yaratıcı ve Emre'nin daha çok koşan versiyonu olan bir ilave yapılacaktır.
Aykut Kocaman aslında bu akşam ileri bölgede 3 farklı senaryo üzerinde çalışma fırsatı buldu. Yukarıda saydığım 4'lü ile başladı ancak Özer'in ilk yarıda sakatlanıp çıkması ile Semih'i bu bölgede deneme fırsatı buldu. Ben Semih'in de, Kocaman'ın gelecek sene düşündüğü başrol oyuncularından biri olacağını sanmıyorum ancak forvet arkasında bir 10 numaradan ziyade pas alışverişine katılabilecek ve sağa sola koşular yapıp uçtaki adamı rahatlatabilecek bir oyuncuyu deneme fırsatını da bulması açısından önemliydi bu hamle. Açıkçası Semih oyuna girerken ben onu önde, Niang'ı arkada kullanacağını düşünmüştüm, gelecek sene ileriye bir uç oyuncusu daha transfer edilmesi durumunda Senegalli'nin bu bölgedeki performansını görme açısından ancak tercihini bu yönde kullanmadı bu aşamada Kocaman. İkinci yarıda ise üçüncü senaryosunu hayata geçirdi ve Niang/Santos değişikliği yaparak Stoch'u Semih'in yerine çekti, Semih'i de ileri uca. Bu senaryo açıkçası skorun 4-1 olması ve Stoch'un da oyunun sonlarında o bilinen tempo düşüklüğü yüzünden bize fazla birşey göstermedi. Zaten bu senaryonun da en zayıf yanı bu. Stoch kanatta da oynasa, 10 numara da oynasa bu maç sonlarındaki oyundan düşme problemini çözmek zorunda. Sadece o değil, Dia da aynı şekilde ilk yarılarda müthiş bir tempo yaparken ikinci yarılarda oyunda yok genelde.
Bu senaryolardan en tutanı oyundaki üstünlüğe ve pozisyon zenginliğine bakıldığında Semih ve Niang'lı olan idi bana kalırsa. Semih'in pas yeteneği ve fizik olarak iyi durumda olması bu planı işler hale getirdi. Buradaki oyuncunun savunmada topun arkasına geçip hatta gerektiğinde rakip savunmayı rahatsız eder bir yapıda olması da bu sistemin işlerliği açısından önemli çünkü Dia/Stoch ikilisi ve belli bölümlerde Niang savunma yapma konusunda çok istekli değiller. Semih'li takım daha dirençli ve rakip savunmayı daha yoran bir vaziyetteydi.
Aykut Kocaman istediği oyun tarzını oynatma konusunda ısrarlı ve sabırlı. Meyvelerini de yavaş yavaş görmeye başladı. Christian konusunda ısrarından vazgeçip burada Mehmet Topuz'u kullanması onun adına bir teknik adam başarısı, transferin son gününde Yobo'nun alınmış olması da (Bilica'ya muhtaç kalmaması yüzünden) bir teknik adam şansı olarak değerlendirilebilir. Sezon başı çok umut vermese de bazı içsel problemleri aşmayı başardılar ve rakiplerinin de geride kalması ile daha pembe bir tablo var karşılarında şu anda. Zorlanabilecekleri tek konu sakatlıklar olabilir. Bugün Özer'in sakatlanması, Stoch, Alex ve Emre'nin sakatlanma riski yüksek oyuncular olması işleri zora sokabilir. Ama tahminimce devre arasının en hareketli takımlarından biri de olabilir Fenerbahçe, kadroyu derinleştirme hamleleri açısından.
17 Ekim 2010 Pazar
Cumartesi'nin kopyası
Kewell yok, Arda tribünde ve Elano yedek kulübesinde olsa da sezon başından beri neredeyse hiç kullanılmadı. Bu yüzden mecburen Sabri'yi önde kullandılar ve aslında bu tercih kötü de olmadı Galatasaray adına. Kanatlardan ilk yarıda fena gelmediler. Sabri de uzun zamandır oynamamanın verdiği hırs ile temposunu arttırdı ve sık sık içeriye girerek seken toplarda gol aradı. Ancak sorun şu ki Galatasaray sezon başından beri topu öne aktarmakta zorluk çekiyor. Defanstan topu oyuna sokmakta problem yaşadıkları biliniyor zaten ama buna bir de önde Sarp ve Ayhan'ın dikine oyunda arıza göstermeleri hücum gücünü zayıflatıyor Galatasaray'ın. Evet, Misimovic en formda sezonlarından birini geçirmiyor ama Bosnalı'dan beklenilen katkının alınamamasının temel sebeplerinden biri de bu. O topla buluştuğunda rakip çoktan yerleşmiş oluyor ve top kullanmakta zorluk çekiyor.
Ümit Özat'ın oyun planları içerisinde Metin Akan'ın çok önemli bir yeri var. İlk yarıda attığı gol bir yana Ankaragücü'nün tüm hücum aksiyonları içinde onun adı vardı. Sestak ile savunma ve hücumda değişmeli oynadılar. Hücumlarda Metin Akan kendini orta sahaya atıp pas alışverişinin merkezinde yer aldı. Savunmada ise Sestak daha geride bir rol ile sahadaydı. Akıllı ve top kullanma becerisi yüksek bir oyuncu Metin Akan. Manisa yıllarında da bu özelliğini bilirdik ama Ankara'da daha verimli ve etkili oynuyor.
İkinci yarının başında ise Rijkaard'ın defans hattını öne çıkarmasının cezasını çekti Galatasaray. Golün geldiği o 5-6 dakikalık sürede Ankaragücü oradaki madeni çoktan keşfetmişti. Buradan bir kaç atak yaptılar ve en sonunda golü buldular. Ufuk'tan dönen topun ise takip edilmemesi bu orta göbekteki problemin savunma yanını gözler önüne serdi. Bence Rijkaard'ın Cana kompleksinin sonucudur burdaki problemin temel sebebi. Şu an kadroda bu bölgede kullanılabilecek en önemli oyuncu o. Gerek savunmayı gerekse hücumu diğerlerinden daha iyi yapıyor. Cana sezon başında o bölgeye iyi ya da kötü monte edilmeliydi.
Ufuk'un atılması da onun kaleciliği adına büyük bir soru işareti oldu. Tamam bire bir kaldı rakiple ama yanında gelen kendi arkadaşını gördüğü halde ayakta kalıp açıyı kapatmak yerine yere yatarak topa elle müdahale etmesi Galatasaray'ın gardını düşüren hareket oldu. İlk yediği golde de yine öne gelip açıyı kapatmalıydı. Bu tarz golü bu hafta Beşiktaşlı Hakan yedi (ilk gol), Kasımpaşa'dan Murat yedi. Son olarak da Ufuk...Elbette genç kaleciler ile yola devam edilme kararı saygı duyulacak, anlaşılabilir bir karardır ama siz Ufuk'un arkasına istikrarlı ve tecrübeli bir yedek koymazsanız o zaman Ufuk'u da kaybedersiniz. Galatasaray'ın yanlışı bana göre burada oldu. Mutlak suretle 3. bir kaleci transfer edilmeliydi.
Rijkaard'ın Elano'yu hala düşünmemesi de çok ilginç. Aydın'dan sezon başından beri verim alamadığı halde oyunu döndürme adına hamlesi bu maçta da o oluyor. Bu ana kadar ne oynadığı meçhul olan bir oyuncu Elano ama ne oynayabileceğini de biliyoruz. En azından bu maçta, üstelik Ankaragücü orta sahası oyundan düşmeye başlamışken şut tehditi olan ve araya paslar atabilen böyle bir oyuncu neden tercih edilmez anlamadım.
Galatasaray'ın bu akşam saha içinde yaşadıkları dün gece Beşiktaş'ın başına gelenlere tıpatıp benziyordu. Schuster'in de Rijkaard'ın da takıma ne oynatmak istedikleri belli ama bu sistemde ellerinde buna uygun ya da bu oyunu becerebilen savunma ve savunma önü oyuncular yok. Bu yüzden de iyi kontratak yapan biraz dirençli takımlara karşı inanılmaz zor durumlara düşüyorlar. İki takımın da oynadığı ikinci yarılar biraz ağır olacak ama kendilerinden utanmaları gerekecek kadar kötüydü.
Ümit Özat ikinci yarıda Galatasaray'ın defans zaafını hemen gördü ve bunu değerlendirdi. Hürriyet hamlesi de doğruydu. Ancak buna rağmen bence fazla rahatladılar maçın sonlarına doğru. Belki Özgür'ü sakatlanmadan önce oyundan alabilse o bölgeden verdikleri açıkları vermezlerdi.
Haftaya Fenerbahçe derbisi var. Baros'un oyundan çıkarken görüntüsü hoş değildi. Adale sakatlığının derecesi önemli ama oynamama ihtimalinde çok zorlanacaklardır Kadıköy'de. Sezon başında iki kritik mevkiyi (kaleci ve santrafor) yedeklememelerinin faturasını pahalıya ödeyecekler bu gidişle.
NOT: Sanırım Galatasaraylı taraftarlara bu gidişatı değiştirmek için neler yapılmalı diye sorsalar, yukarıdaki resimdekilerden sağdakini tribünden sahaya, soldakini ise tribünden dışarıya göndererek işe başlarlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






.jpg)