1 Aralık 2010 Çarşamba

Futbol her yerde...

"Kiralık" felsefe...

Son haftalardaki yüz ifadesinden de anlaşılacağı gibi Elano İstanbul'da daha fazla kalmak istemiyordu ve beklenen haber de az önce geldi. Santos ile Galatasaray 2.9 milyon Euro karşılığında anlaşmış Elano için. Yanlış hatırlamıyorsam 7 milyon Euro civarı bir paraya gelmişti Galatasaray'a. Her ne kadar resmi web sitesinde oyuncunun alacaklarından vazgeçtiği ve böylece kulübün 12-13 milyon Euro'ya yakın bir tasarrufa gittiği anlamına gelen haber yayınlansa da bu düz mantık sadece Elano'dan verim alınamama suçunu ört bas etmeye yaramaktan öteye geçmez bana kalırsa. Sonuçta oyuncunun almaktan vazgeçtiği bu rakamlar Galatasaray'ın daha 1.5 sezon önce ona biçtiği değerdir. Yani zararın neresinden dönülse kardır anlayışı bu. Kimsenin gözünü boyamaya gerek yok. Ancak buradaki "zarar" kelimesi sadece Elano'da aranmaması gereken bir kabahatin hafifletilmiş nitelendirilmesidir. Daha günler önce sezonun en iyi bir kaç transferinden biri olması beklenen Misimovic'i komik bahaneler ile göndermişken şimdi de ellerinde kalan son "değer" den de vazgeçtiler.

Elbette bu transferde Elano'nun istekleri de göz ardı edilemez. Ama bu oyuncuların bu kadar kısa zamanlarda ülkeden kaçarcasına uzaklaşması normal değil. Elano'nun Türkiye'ye gelmesindeki en önemli motivasyonu geçtiğimiz yaz Güney Afrika'da bir Brezilya forması kapabilmekti. Çok da verimli geçmeyen bir sezonun ardından bu amacına ulaştı ama ardından gelen bir türlü düzelmeyen bir sakatlık ve Rijkaard/Hagi değişikliği ile onun da ömrü kısa sürdü bu ülkede.

Rijkaard/Hagi değişikliği Galatasaray'da sabıkalı da olsalar iki yıldız ismin takımdan kopması ve 6 maçta alınan sadece 1 galibiyet ile umutsuz bir tablo çizmişe benziyor. Belli ki bu takım da dağılacak ve tekrar bir transfer taarruzuna geçilecek. Polat yönetimi ömrünü doldurdu bu kesin ancak bu yeni yapılanma da büyük ihtimalle onların kumandasında gerçekleşecek. Eldeki yerlilerden de oldukça şikayetçi olunduğu bilindiğine göre bu takımın yeniden kurulması ya ciddi bir para ya da ciddi bir gençleşme ve küçülme felsefesi gerektiriyor. Mevcut yönetim böyle ciddi bir operasyonu yönetecek kadar güven vermiyor kimseye. Şimdi de ismi duyulmadık Rumen oyuncuların haberleri geçmeye başladı medyada. Doğru mudur değil midir bilemeyiz ama bu değişiklik sadece ekonomik anlamda değil zihinsel anlamda da bir küçülmeye gidileceğinin göstergesi olur Galatasaray'da.

Türk futbolu ve Galatasaray bu zihniyetten kurtulalı çok oldu. Hatta bu zihinsel devrimi ilk yapan takımdır Derwall ile Galatasaray. Ancak bu kaos yüzünden 10 yıl önceki anlayışa geri dönmek felaketlerin en büyüğü olur. "Kiralık yıldız" felsefesi belli ki tutmadı kulüpte çeşitli sebeplerle. Yanlış isimler seçilmesi ya da bu oyuncuların yönetilememesi olası sebepler...Dos Santos, Jo, Misimovic kontratları kiralık olarak, Elano'da ruhen kiralık geldiği kulüpten neredeyse sıfır verim ile gidiyorlar. Bu saatten sonra bu yoldan medet ummayacaktır hiç kimse ancak acele edip de ne idüğü belirsiz Rumen pazarına yelken açmak da reçete olmamalı. Kayıp olarak gözüken bu sezon futbol takımının değil asıl yönetimin kendini toplaması gerektiği sezondur.

Kulüpler bütçe olarak küçülür, kadro olarak küçülür ama zihin olarak küçülmemelidirler. Galatasaray bu eşiğin yanıbaşında duruyor hemen. "Kiralık" felsefelere bel bağlamadan doğru bir yol haritası seçmeleri lazım ki aşağı düşmesinler.

29 Kasım 2010 Pazartesi

En ateşli El Clasico

Yaklaşık 400 milyon kişi ekran başında ve 100.000 kişi de Camp Nou'da izleyecek derbilerin babası El Clasico'yu. İspanya'da 73 sinema salonu ise perdelerine Hollywood filmlerini değil derbiyi yansıtacak bu gece. Bütün dünyayı etkisi altına alan bir kasırga gibi ama geçtiğimiz senelere göre daha güçlü esen bir kasırga 2010'un son El Clasico'su.

Bu kasırganın bu kadar şiddetli olmasının başlıca sebebi elbette Jose Mourinho. Barcelona-Mourinho ilişkisi iyi başlayan ama sonu kötü biten ve ayrılsalar dahi birbirlerinden kopamayan, sevginin nefrete dönüştüğü bir aşkın özeti adeta. Bobby Robson'un yardımcısı iken bu akşam rakibi olacak Guardiola'ya antreman yaptıran adamdı yıllar önce Mourinho. Yıllar geçti, Mourinho kendi kanatları ile uçmaya başladı, Porto'yu önce UEFA ardından Şampiyonlar Ligi şampiyonu yaptı ve Chelsea'nin başına geçti. 22 Şubat 2006 gecesi ise Stamford Bridge'de Camp Nou'daki nefretin ateşini kendi elleri ile yaktı Portekizli. Del Horno'nun Messi'ye yaptığı hareketin ardından oyun dışında kalmasının sebebini Arjantinli yıldıza bağlayıp Barcelona'nın "namusu" Messi'yi rol yapmakla suçlamış ve Camp Nou'daki maça B takımı ile çıkacağını söylemişti. Katalanlar o gecenin ardından Mourinho'yu defterden tümüyle silmişti ve belki de Luis Figo'nun ardından tribünlerin en çok nefret ettiği ikon haline gelmişti.

Geçen sene ise yıllar önce antrenörü olduğu takımın mabedine, kendisinden en çok nefret edilen yere bir kez daha ama bu sefer şampiyon olmak için önündeki son büyük engel olan kan davalısı Barcelona'yı kupadan saf dışı etmek için gelmişti. Tarihin en estetik futbol oynayan takımına 90 dakika boyunca ceza sahası önünde pas yaptırıp neredeyse sıfır pozisyon veren Inter'i ile kupaya uzandığı geçen sene, kariyerinin en anlamlı mağlubiyetini almıştı belki de burada. Maç bitince tribünlere işaret parmağını gösterirken Valdes'in onu sarsmasına rağmen kendinden geçmiş bir şekilde yıllardır beklediği intikamın tadını sıcakken çıkarıyordu adeta. Ama beklenen cüretkar hamlesini bir kaç hafta sonra, artık Barcelona'nın karşısına ezeli rakibi Real Madrid'in başında teknik adam olarak çıkacağını söyleyerek yapmıştı. Başarılar ile dolu kariyerinde bu sefer futbolun en üst noktasında ve Dünya futbolunun en zor koltuğunda idi artık. Karşısında tarihin en iyi Barcelona'sı, emrinde ise son yıllarda tarihinin en iyi günlerini geçirmeyen Real Madrid vardı. Kısa bir zamanda kendi Real Madrid'inin temellerini atmaya başladı ve Mesut'u, Khedira'yı, Di Maria'yı, has adamı Carvalho'yu takıma monte etti. Belki de en iyi o biliyordu Barnebau'da sadece kazanmanın yetmediğini. Sezon başı sıkıcı futbol ve düşük skorlu galibiyetler tribünlerde homurdanmalara sebep olmuştu. Ancak o ve Madrid çabuk toparlandı ve istenilen, beklenilen futbolu oynamaya başladılar.

Şimdi de belki de yıllardır hayal ettiği ve hazırlandığı Camp Nou'daki El Clasico geldi çattı. Katalunya'daki seçimler nedeni ile Pazartesi'ye alınan maçtan kaliteli futbol mahrumu bizlerin beklentisi o kadar büyük ki, sanki Yüzüklerin Efendisi'nin son filminin gösterime girmesi gibi bütün hafta boyunca bu anı bekledik. Herkes Barcelona'nın ne oynayacağını biliyor ama merak edilen Mourinho'nun hamlesinin ne olacağı. Ya da bir hamlesi olacak mı sorusunun cevabı. Geçen sene Inter'de iken estetik futbol düşkünlerinin acımasızca eleştirdiği meşhur Camp Nou müdaafasına benzer bir anlayış sahada olacak mı diye merak ediliyor. Benim beklentim ise Mourinho'nun bu eleştirilere yanıt vermek için ama Madrid'in kendinden beklentisinin sadece bir Barcelona galibiyeti olmadığını bilerek sezon başından beri benimsediği felsefenin arkasında durarak sahaya çıkacağıdır. Gün içindeki haberlerde Madrid cephesinde Higuain'in sakatlığı sebebi ile oynayamacağı vardı. Dolayısı ile ilk 11'de Benzema mı yoksa bir başka oyuncu mu olacağı sorusunun cevabı bir önceki soruya da yanıt olacaktır.

Barcelona Guardiola ile son 4 El Clasico'yu kazandı. 11 gol attı rakibine ve son iki maçta da kalesinde gol görmedi. Belki de Madrid tarihinde hiç bu kadar ezilmemişti Katalanlar karşısında. Şimdi de bu makus talihlerini değiştirmek üzere "seçilmiş" bir kişi var başlarında. Her yönü ile son yılların en ateşli derbisini ESPN'in ateşli klibi ile beklemeye başlayalım.

http://www.youtube.com/watch?v=LYvhUq2QE2Q

28 Kasım 2010 Pazar

Düşünen futbolcu

"Yediğim hatalı gol puanı etkileseydi çok üzülürdüm. Ama sonuçta 3 puan bize yazıldı. Nietzsche'nin cok sevdigim bi lafı var 'Unutan iyilesir' der, ben yedigim golü unuttum, kaleci balik hafizali olmalı. Futbolda böyle şeyler var. Golden sonra hiçbir şey olmamış gibi devam ettim"

Cenk Gönen'in maç sonu açıklamasının bir özeti...Önündeki maça bakmıyor, iyi mücadele ettiklerini söylemiyor, talihsiz bir gol yediğinden yakınmıyor, yönetici büyüklerine teşekkür edip galibiyeti tüm camiaya armağan etmiyor, vs.vs...Ezberleri bozan cümleler kurdu Lig TV'ye Cenk. Sezon başında transfer edildiğinde sadece umut vaadeden 22 yaşında bir 3. kaleci idi ancak şimdi Beşiktaş'ın düşünmesini bilen, aklı başında ve yaşının kat kat üstünde olgunluğa sahip olan 1. kalecisi oldu. Hem de bu kadar kısa bir zamanda. Bu cümleleri bir Türk futbolcusunun ağzından duyacaksak sen bu golleri istediğin kadar yiyebilirsin Cenk!

Sen bunu haketmedin Ali Sami Yen!

Ne gariptir ki Schuster, takımını oynatmak istediği felsefe ile kaybederken, gelecek planlarında olmayan bir sistem ile oynarken kazanıyor. Bunun en son 2 örneği Gençlerbirliği ve bu akşamki Galatasaray deplasmanlarında alınan galibiyetler olarak gösterilebilir. İçerde oynanan Kasımpaşa ve Konya maçları da kağıt üzerinde kolay gözükürken, oturtulmaya çalışılan sistemde verilen açıklar yüzünden puan kaybedilen maçlar olmuştu.

Olması gereken elbette Schuster'in bu sistemde ısrar etmesi. Ancak bu geçiş döneminde de bazı maçlarda macera aramayıp, ligden kopmamak için felsefesinin dışına çıkmak zorundadır. Aynen bu akşam olduğu gibi. Daha önce de değinmiştim oynanmak istenen oyuna tezat oluşturan faktörlerin neler olduğuna dair. Bunlar aslında sadece bu sistemin değil, saha içindeki herhangi bir sistemin düzenini bozacak kadar büyük açıklar. Bu akşam da skor üstünlüğü Beşiktaş'a erken geçmesine rağmen, ileri bölgede yine pas yapamadı, yine top tutamadı Beşiktaş özellikle ilk yarıda. Yani Galatasaray'ın diri olduğu anlarda Beşiktaş kendi oyununu kabul ettiremedi rakibe. Tabata-Holosko-Nobre 3'lüsü ile bunu becerebilmek çok zor. Çünkü bu oyuncuların doğasında yok pasa dayalı futbol anlayışı. Nobre ikinci yarıda attığı gol ile pozitif bir oyun oynamış gibi gözükse de bunun en büyük sebebi Galatasaray'ın temposunun giderek düşmesi ve Servet'in oyundan alınmasıdır. Özellikle ilk yarıda pas trafiğinin içine girmeye çalışınca Nobre rakip takımın stoperi gibi oynadı. Holosko ve Tabata ise bilindiği gibi sırtı dönük oyunda yoklar. Hiç bir zaman da olmadılar ve bu saatten sonra da olamazlar. Holosko'nun bu akşam iyi gözükmesinin tek sebebi onun futbol oynama becerilerine hitap eden bir anlayış ile sahada olunması idi. Hagi de Holosko'ya iyilik borcu varmış gibi o kanada Ali Turan'ı koyunca maçı çözen en büyük faktör olan erken gol, Holosko'nun 30 metrelik deparı ve akabinde Ali Turan'ın hamle hatası yüzünden geldi.

Beşiktaş'ın bu kadrosu geleceğin kadrosu değildir. Ama bir geçiş dönemi kadrosudur. Guti önümüzdeki sene de burada ve ardından muhtemelen takım elbisesini giyip Madrid'e gidecektir. Bu sistemin de tek işleyen parçası o ve onun pozisyonu şu anda. Şayet Schuster ve felsefesini sahipleniyor ise Beşiktaş yönetimi acilen mantıklı arayışlara başlamalı. Guti burada iken bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini anlayacak parçalar bulunmalı. Kadro sıfırlansın, sil baştan yapılsın demek değil bu. Sadece eksik parçalar, doğru ve mantıklı hamleler ile tamamlansın. Elde Cenk gibi bir kaleci var, Ersan gibi hamleli ve topla arası nispeten iyi bir savunma adamı bulunmuş, Necip ve Onur gibi altyapı olarak daha dolu ve işlenmeye müsait iki orta saha oyuncusu, 2-3 sene daha verim alınabilecek Ernst, sezon başındaki görüntüsüne dönmesi ve takımın bir parçası olması durumunda Quaresma ve yine yerli kontejyanı şansı oluşan Bobo var. Eksik parçaların neler olduğuna girmeye gerek yok ama hangi özelliklere sahip olmaları gerektiği biliniyor artık bu 5-6 aylık tecrübe sayesinde. İlk hamle, daha resmi olarak açıklanmasa da Valencia'dan Manuel Fernandes ile geldi gibi gözüküyor. Resmi olarak açıklandıktan sonra ayrı bir yazı ile değineceğim ama olursa 2 sene önceki Ernst etkisini yapacaktır bu takımın orta sahasına. Ve pek tabi ki 24 yaşında olması da uzun vadeli bir projeye doğru bir eklenti olacağını düşündürebilir bize.

Beşiktaş özeline çok girdim maç değerlendirmesinde ancak Beşiktaş'ın bu akşamki oyununun analizi gereksiz olacaktı çünkü bu oyun değil oynanmak istenen. Sadece puan almak için ve mevcut kadrodaki eksikler yüzünden gidilen bir anlayış değişikliği idi gördüklerimiz. Yani haftaya içerdeki Bursa maçında Beşiktaş yine saçma sapan pozisyon hataları yapıp komik goller yiyebilir. Bu akşam kimseyi aldatmasın.

Galatasaray ile devam edelim. Daha önceki maçlardaki gibi Hagi yine tempo yaparak başlamak istedi maça ve doğru da yaptı. El bombası misali Beşiktaş savunmasını hataya zorladı ve kimi zaman da başardılar bunu. Ancak erken gelen gol Beşiktaş'ın o meşhur açıklar veren savunmasını daha da geriye itti ve oyun merkezinin böyle arkaya kayması, normal şartlar altında sürekli pozisyon hatası yapan Hilbert ve İsmail'in ve hatta Toraman'ın işine yaradı. Bildikleri oyunu oynadılar bundan sonra. Hagi de açıkçası Ali Turan takıntısının cezasını çekti bu akşam. Olması gereken düzen ikinci yarıdaki Sabri'nin bekte olduğu düzendi. Belki bu golü bu kadar erken yemeselerdi o tempodan bir gol çıkarıp öne geçebilirlerdi ve oyunun hikayesi bambaşka olurdu. Yine de bu düzende dahi Pino Beşiktaş stoperlerini zorladı ama onun bu dinamik oyunu o boşluklara girmesi gereken adamların olmaması yüzünden verim vermedi. Hem Elano hem Kewell savunmanın içine sızamadılar. Oysa Beşiktaş'ın savunmadaki yumuşak karnı ortası, kenarları değil. İkinci yarı ise doğru bir değişiklik ile başladı Hagi ancak temposu da ilk yarıdaki seviyelere çıkamadı takımının.

Devre arası Hagi'yi de yoğun bir mesai bekleyecek. Öncelikle Misimovic sorununu çözmesi lazım. Eğer bu sorunu Bosnalıyı takımdan göndererek çözecekse bu sefer de kalite sorunu başgösterecek ve mutlak suretle Arda ve Baros'un yanına transferler gerecektir. Ayrıca Elano'nun bu ruh halinde ne kadar yararlı olacağını düşünmeliler. Bu da ayrı bir denklem Hagi için.

Maç öncesi derbinin kalitesi sorgulandı iki takımın da puan cetvelindeki yerleri gösterilerek. Derbiler futbol kaliteleri yüzünden bu kategoriye girmiyorlar elbette. Zaten akıllara kaç tane futbol kalitesi inanılmaz yüksek derbi gelir ki düşününce. Bu takımlar 17. ve 18. olsalar da merak edilen ve heyecanla beklenilen maçlara çıkarlar her zaman. Bu yüzden bu derbinin değil Türkiye'deki genel futbol kalitesine bakmak lazım. Ama yine de Ali Sami Yen son derbi maçında hakettiği gibi uğurlanmadı.

Not: Maç içinde ve sonunda 3 Türkiye resmi vardı akıllarda kalan. Futbolcuya lazer tutan ve bu esnada geviş getirerek gülen tribündeki yaratık, maç sonu hamile eşi ile kameralara "mazlum" şov yapan Galatasaray taraftarı ve yine sökülen koltuklar ama bu sefer Ali Sami Yen hatırası bahanesi ile...Bunlar da futbol kalitesizliğimize saha dışından örnekler.

27 Kasım 2010 Cumartesi

Elano vs. Niang / Hagi vs. Kocaman

Geçen haftaki Kayserispor-Galatasaray maçı ile bu akşam oynanan İBB-Fenerbahçe maçında benzer iki görüntü ama farklı iki reaksiyon gözüme takıldı. Geçen hafta oyunun sonlarına doğru Elano, değişikliğin ardından direk soyunma odasına gitmek istedi ancak menajer Cenk Ergun araya girerek kulübeye gitmesini istedi. Elano ise hasta olduğunu söyleyerek ısrar etmişti içeri girmek için ama nafile...Hagi'nin dediği oldu ve Elano maçı kulübede tamamladı.

Bu hafta ise Niang, Elano'nun başaramadığını Olimpiyat Stadı'nda başardı. Kendisine müdahele etmeye çalışan kimse de yoktu. Gerçi maçın son dakikası idi ancak yine de kural kuraldır denilebilirdi eğer Aykut Kocaman oyuncularına böyle bir dayatma yapmış olsa idi. Alex ise 70'de kenara gelmesine rağmen maçı kulübede izlemeyi tercih etti.

İki farklı uygulama, iki farklı reaksiyon...Sporcu sağlığının önemini göz önüne alarak Hagi'nin koyduğu bu kuralın basit bir disiplin gösterisinden öteye gitmeyen bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Bir hafta önceki Misimovic'in tepkisine karşı alınmış bir önlemdi belki de. Ancak fazla basit ve sığ bir anlayış bana kalırsa. Aynı maçta saha içinde Ayhan ve Hakan Balta birbirlerinin boğazına sarılacak kadar maçın atmosferinden çıkmışlarken, kenarda Elano üzerinden gösteri yapmanın bir anlamı yok. Oyuncunun kendi tercihine bırakılmalı. Hatta bana kalsa zorla soyunma odasına yollarım sağlıkları açısından.

Saha içindeki birliği ve disiplini sağlamak lazım önce. Kenarda 5 kişi oturmuşsun 6 kişi oturmuşsun fazla önemi yok. 

26 Kasım 2010 Cuma

Sevinme özürlüler 2


Son yazının üstüne cuk diye oturan görüntüler geldi Eskişehir'den. 2-1 kazanılan bir Manisa maçının ardından başkan Halil Ünal'ın, Batuhan'ın iteklemeleri ile soyunma odasına gelmesi ve akabinde yaşanılanlar...Vıcık vıcık, seviyesizliğin son haddinde bir ortam ve bu bağırış çağırışın ortasında kalmış, ne yapacağını şaşırmış olan o kulübün başkanı. Hep alışık olduğumuz Türk sporcusunun prim dilenciliğine de bir kez daha şahit olduk sayelerinde bu akşam. Neresinden tutsanız elinizde kalacak görüntüler. Ayrıca neyin sevinci ki bu, böylesine abarttınız. Bu adamlar sporcu olacak da, topluma örnek olacak da vs. vs...Futbolcusundan, teknik adamına, başkanına kadar sevinmesini dahi bilmiyoruz.

Gole sevinecekken oyuncusunu azarlayan teknik adam bizde, gol attığında sevineceğine rakip tribüne sus işareti yapan topçusu bizde, basit bir galibiyetin ardından takımın havaya girmesini engellemek yerine soyunma odasında amigoluk yapan başkan bizde...Fazla söze hacet yok!