7 Şubat 2010 Pazar

Yeni hedef: 2012 Polonya-Ukrayna



Uluslararası turnuva eleme grupları kuraları çekilirken, hemen hemen hepimiz gönlümüzden geçen bir Türkiye grubu yaparız. Torbaların en zayıf gözüken takımları yazılır ve bunların bize çıkması dilenir. Bugün de 2012 Polonya-Ukrayna Avrupa Şampiyonası kuraları çekildi ve biz "Almanya'nın grubuna" düştük.

Özellikle artık bu tarz turnuvalarda takımlar arasındaki güç farkının, mücadele ile kimi zaman kapatılabildığini ve her takımın birbirinden puan alabileceğini gördük. Yukarıdaki tabloya baktığımızda son iki sütunu hariç tutarsak, ilk 4 sütundaki takımlar özellikle kendi evlerinde, kağıt üstünde kendilerinden güçlü olan rakiplerinden puan alabiliyorlar. Şimdi ilk torba takımları haliyle birinci sıra için en büyük adaylar. Burada Türkiye gibi 2.torba takımlarının kaderini kendilerinden bir alt seviyedeki rakiplerle özellikle deplasmanda yapacakları maçlar belirliyor. Hatırlayalım, 2010 elemelerinde bizi kupa dışına iten en önemli etken Estonya, Bosna-Hersek ve Belçika deplasmanlarında bıraktığımız puanlardı.

Artık grupları değerlendirirken "şu gelseydi daha iyi olurdu" tarzı yaklaşımlara girmeye hiç gerek yok. Çünkü biz 2. torba takımı olarak, bir üstümüzdeki rakiple dişediş oynayabilecek ve altımızdaki takımları ise içerde-dışarda yenecek güce sahibiz. Burada Almanya olmuş, İspanya olmuş çok birşey değiştirmiyor. Çünkü 2012'ye gidebilmek için hedef grup birinciliği olmalı. Avusturya ve Belçika'nın son yıllardaki düşüşü hepimizin malumu ancak burada özellikle Dick Advocaat yönetiminde yakaladıkları yeni jenerasyon ile Belçika bir kıpırdanma yaşayacaktır. Vermaelen, Fellaini, DeSutter, Hazard ve Dembele bu yeni neslin en öne çıkan oyuncuları olarak gözüküyorlar. Belçika burada bizim için 3. torba takımıdır dersek yanlış olmaz sanırım. Ama şunu belirtmeliyim ki Avusturya-Belçika deplasmanları bizim için Kuzey Avrupa takımlarına nazaran daha kolay deplasmanlar olacaktır. Almanya dahil diğer bütün takımlar ile deplasman maçlarında tribünlerin yarısının bizim tarafımızda olacağını da bekleyebiliriz. Bu herşeyden önce takıma ve oyunculara kritik maçlar öncesi önemli bir psikolojik destek olacaktır. Fikstürler çekilmeden birşey söylemek çok doğru olmayabilir ancak Avusturya ve Belçika deplasmanlarının bizim için kilit maçlar olması halinde bunu rahatlıkla avantaja çevirebiliriz.

Şimdi bizim önümüzdeki en büyük sorun, halen belli olamayan teknik kadromuz. Aylardan beri birçok isim ortaya atıldı ama biz hala yerli mi yabancı mı noktasında sıkışmış durumdayız. Federasyon yetkililerinin artık bu konunun üstüne ciddi şekilde düşüp, en kısa zamanda teknik kadroyu netleştirmesi lazım. Yerli de olsa yabancı da olsa bir uyum süreci olacaktır yeni teknik direktörün. Burada onun milliyetinden daha önemli olan nokta, bizim takım ve oyun yapımıza ne kadar uyum sağlayabileceğidir. Öyle ya da böyle elimizde, 2008'i yaşamış kadronun iskeleti hala mevcut. Her ne kadar çalkantılı bir eleme dönemi geçirsek de, bu kadro şu an en olgun dönemini yaşıyor. Ancak özellikle Avrupa'daki oyuncularımızın kadroda sürekli yer bulma konusundaki sıkıntıları, onların maç temposunu çok etkiliyor. Bu sene Hamit, Halil, Tuncay gibi oyuncular maalesef kendi takımlarında yeterli süreleri alamadılar. O yüzden yeni teknik adamın bu oyuncuları hazır hale getirebilmesi ve kulüplerinde yakalayamadıkları futbol iştahını, milli takımda yakalayabilmelerini sağlaması lazım.

Büyük turnuvalara bir katılıp bir katılmama geleneğimiz bu yaz da Güney Afrika'ya gidemeyerek devam etti. 2012 senesi, bizim yeni bir turnuvaya katılma sıramızın geldiğini gösteriyor. Tabiki hedef artık kanıksadığımız bu geleneği ortadan kaldırıp, her turnuvada yer alabilen bir futbol ülkesi ve ekolü haline gelmek. Bunu yapabildiğimiz zaman da yazının başında belirttiğim "Almanya'nın grubuna düştük" cümlesi, ilerde başka ülkeler tarafından "Türkiye'nin grubuna düştük" şeklinde söylenecektir.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Ağrı kesici mi, antibiyotik mi?




Dün akşam Beşiktaş, bu sezonun Fenerbahçe maçı ile beraber en farklı galibiyetini aldı. Maçın başında muhtelemen büyük çoğunluk, 90 dakika sonunda bu maçta 5 gol olabileceğini tahmin etmemiştir. Ben de maç öncesi tahminlerimde Beşiktaş'ın yine pozisyon bulmakta sıkıntı yaşayacağını ve maçın golsüz ya da 1-0'lık bir Beşiktaş galibiyeti ile biteceğini düşünmüştüm. Peki nasıl bir maç oldu ya da bir diğer deyişle bu sonucu hakeden bir maç oynandı mı İnönü'de? Kısaca bakalım...

Beşiktaş klasik dizilişi ile ve önde yine aynı 4'lü ile başladı. Mustafa Denizli'nin arkadaki 6'lıdaki istikrarı öndeki 4'lüde de yakalamak istemesi son derece mantıklı ve anlaşılır. Ama onun bu çabasına, ön tarafın kanatlarında oynayan Nihat Ve Tello'dan yeterli destek gelmeyecek gibi gözüküyor. Her ne kadar Nihat'ta bu maçta biraz kıpırdanma gözükse de, özellikle Tello devre arasındaki gönderilme dedikodularının da etkisiyle silik ve isteksiz bir oyun oynadı dün akşam. Bu sistemin işlemesi için bu oyuncuların hareketli ve kateden oyunlarına ihtiyacı var Beşiktaş'ın. Nitekim dün akşam atılan gollerin üçü, ortadan kateden oyuncuların çabasıyla gerçekleşti. İlk goldeki Sivok-Nihat-Bobo-Sivok, ikinci goldeki Yusuf-Tabata-Holosko-Bobo ve üçüncü goldeki Bobo-Tabata-Yusuf-Holosko dörtlülerin katederken araya oynayan oyunları idi Beşiktaş'ın farka gitmesini sağlayan. Yukarıdaki dörtlülerin kesişim kümesinde Bobo'nun yer alması sanırım dikkatinizden kaçmamıştır. Üstelik üç golde de organizasyonun farklı yerlerinde yer aldı Brezilyalı. İlk golde araya koşu yaparak gol pasını veren, ikinci golde bitirici vuruşu yapan ve 3. golde ise sırtı dönük pozisyonda topu alarak atağı başlatan oyuncuydu. Bobo Türkiye'ye geldiğinden beri oyun olarak üstüne çok koydu. Ancak Güney Amerikalıların çoğunda olduğu gibi istikrarsız oyunu, onun belki de Avrupa'ya iyi bir transfer yapmasını engelledi. Yoksa yukarıda saydığım pozisyonların içinde asist, bitiricilik ve nokta santraforluk gibi özellikleri barındırması, aslında onun kendisini oyuna verdiği zaman ne kadar komple bir oyuncu olduğunun da göstergesi oldu. Fiziğinden beklenmeyen bir ağırlığı var aslında Bobo'nun ama bunu oyun içinde zekası ile kapatabilecek bir oyuncu. Dün akşamki maç, onun bu performansını en azından sezonun 3/4'üne yayması halinde ne kadar değerli bir oyuncu olabileceğini gösterdi bize. Burada ilk golde Sivok'un deparına ve son vuruşuna da şapka çıkartmak gerekiyor. Golün ardından acaba Sivok geri dönemediği için mi oralarda geziniyordu sorusu gelmiş olabilir herkesin aklına. Ancak Çek futbolcu, topu kazanarak pozisyonu başlatıp, ardından sol kanat içinden inanılmaz bir depar atıp, usta işi bir gol vuruşu ile atağı bitirdi. Zamanında Milan'ın transfer listesine girebilmiş bir oyuncu olması, sadece iyi bir kesici olmasından kaynaklanmış olamazdı elbette.

Dün atılan gollerin organize ataklardan gelmesi kimseyi yanıltmasın. Beşiktaş'ın de-organize oyunu hala devam ediyor. Bunda özellikle Türkiye Kupası'ndaki seri yenilgilerle beraber başlayan Ernst/Fink ikilisindeki performans düşüşünün çok büyük etkisi var. İki Almanın oyunu organize etmedeki yetersizlikleri, özellikle maçın ikinci yarısında fizik güçlerinin düşmesi ile belirgin hale geliyor. Dün akşam Beşiktaş'ın yaptığı pas hatalarındaki en büyük etken belki de buydu. İşte Nihat ve Tello'nun ya da o bölgede her kim oynayacaksa onların oyunu bu açıdan çok kritik. Çünkü takımda öne doğru gidebilecek, Bobo'nun boşalttığı bölgelere giderek oyunu açabilecek kilit oyuncu rolünü onların oynaması lazım.

Dün akşam aslında yukarıda söylediğim role Tabata soyundu. Özellikle önünde koşan oyuncu bulduğu zaman etkili paslar attı Brezilyalı. Ancak Tabata'nın sırtı dönük aldığı topları kullanmakta yaşadığı sıkıntı, onun da çokça top kaybetmesine neden oldu. İşte Beşiktaş bu sorunu, ancak ve ancak Tabata'nın yanına ikinci hatta üçüncü adamları sokarak tek pas ve hızlı hücum stratejisi ile aşabilir. Çünkü bu kadro ve sistem set oyunu oynamaya müsait değil ve zaten bunu denediklerinde de maç, herkes için azap verici bir hale geliyor.

Burada bir parantez de Yusuf'a açmak lazım. Dün akşam maç sonunda herhalde herkes bu maçı çözenin Yusuf olduğunu düşündü. Oyuna bakıldığında da gerçekten öyle gözüküyor. Ama maalesef Beşiktaş'ın ilacı bu değil, olmayacak ve olmamalı da. Yusuf fizik güç olarak çok aşağılarda ve ancak Gençlerbirliği gibi defans yapma konusunda sıkıntı yaşayan takımlar karşısında etkili olabiliyor. Denizli bunu daha önce bazı önemli maçlarda denedi. Hemen aklıma İnönü'deki Manchester maçı geliyor. Fizik gücü yüksek rakipler karşısında oldukça fazla top kaydedip, takımın öne çıkarmaktansa daha da yaslanmasına neden oluyor. Manchester maçında da bu yüzden Scholes'un golüne engel olamamışlardı. Artık futbolda bu tarz geçici çözümler işlemiyor. Eğer siz bir seviye yukarı çıkmak istiyorsanız, artık ne işe yarayacağı muamma ağrı kesiciler ile değil antibiyotiklerle yani daha kalıcı ve sistemi işletebilecek yöntemlerle çözüm aramalısınız. Yoksa Yusuf'un sezon içinde kazandıracağı birkaç maça bel bağlamak sistemsizliğin başlangıcı demek oluyor.

Son söz de Gençlerbirliği için. Dün akşamki skor onların hiç de haketmediği bir sonuç oldu. Thomas Doll bu takıma kesinlikle bir sistem oturtmuş. Ama maalesef bu sistem sadece hücum ederken işe yarıyor. Alman Hocanın defans kurgusundaki sorunu çözmesi lazım. Ama yine de elindeki kısıtlı kadro ile pozitif bir futbol oynamaya çalışan iyi bir takım görüntüsünde Gençlerbirliği.

4 Şubat 2010 Perşembe

ZTK çeyrek final ilk maçlarının ardından

Ziraat Türkiye kupası çeyrek final maçları bu akşam oynanan ve maalesef beklendiği gibi çekişmeli geçmeyen Fenerbahçe-Bursaspor maçının ardından tamamlandı. Son 8'e kalan takımların oyunları ise, finalde sürpriz bir takım olma konusunda fazla ümit vermedi bize.

İBB ve Trabzonspor'un karşılaşması, takımların oyun stillerini öne çıkartan tipik bir eliminasyon maçı oldu. İBB'nin özellikle kendi sahasında olan takımlara karşı uyguladığı, rakibi yıldıran ve zaman zaman usandıran sert ve tabiri caiz ise "gıcık" futbolu dün akşam Cale'nin golü olmasa meyvesini verecekti. Zira onlar için alınacak tek golllü bir galibiyet, deplasmanda en iyi bildikleri şey olan savunma futbolunu oynayabilmeleri için zemin hazırlayacaktı. Önce Umut'un kaçırdığı penaltı ile amaçlarına ulaşır gibi olsalar da Cale takımı için çok çok önemli bir gol kaydetti. Bu arada bu bahane ile Serkan Balcı'nın bu seneki performansına değinmeden geçmeyelim. Eğer ligimizde NBA'deki gibi "En çok gelişme kaydeden oyuncu" ödülü olsaydı, tartışmasız en ciddi adaylardan biri olurdu Serkan. Mücadele gücünü Gençlerbirliği yıllarından biliyoruz ama bu sene özellkle kanat ataklarında yapmış olduğu etkili bindirmeler, ters kanada ve araya attığı paslar onun geçmişe göre oyununu ne kadar geliştirdiğini gösterdi.

Dün gecenin ikinci maçı, çeyrek finalin en büyük sürprizine sahne oldu. Hele Arda maçın hemen başında golü atınca, karşılaşmanın Santos ve Jo için düzenlenen bir hazırlık maçına dönüşeceğini düşünmüştür herkes. Ancak beklenenin aksine Antalyaspor havlu atmayarak dirençli bir futbol ortaya koydu ve maçı döndürdü. Burada Antalyaspor'un oyununu takdir etmek elbette gerekecektir ama Galatasaray'ın fiziki açıdan tükenmiş ve maçı gerektiği kadar ciddiye almayan görüntüsü de skoru kendi lehlerine çeviren en önemli etlendi. Defans hattını toparlaması beklenen Neill, henüz savunmadaki arkadaşları ile uyumu yakalayamamış gözüktü. Ama yeniler hakkında herhangi bir yorum yapmak için çok erken. Zira İstanbul'daki maç, kadro kalitesi farkının ortaya çıkacağı bir maç olacaktır. Ama GS eğer özellikle Avrupa macerasına devam etmek istiyorsa, orta sahasını nasıl kurgulayacağını çözmesi lazım. Ligin ilk yarısındaki sistemlerine göre, orta sahadaki mücadele gücü yüksek iki adamdan birini (Barış) kanada atınca, o bölgede mücadele anlamında sorun yaşadılar bu maçta. Kabul ediyoruz hücum gücü çok yüksek bir takım oldular yeni isimler ile, ama bu adamları organize edemezseniz büyük oranda istediğiniz oyunu oynayamazsınız.

İkinci gün maçlarında ise, yine ani bir operasyon ile teknik adam değişikliğine giden Manisaspor'un Denizlispor'u farklı yenmesi sanırım kimseyi şaşırtmamıştır. Hem teknik direktör değişikliği sonrası ilk maç olması, hem de Denizlispor'un artık bu sezonunun formalite maçlarını oynamaya başlaması Manisaspor'un maçı kolaya çevirmesine yardım etti. Burada değinilmesi gereken, Reha Kapsal'ın tekrar Süper Lig'de şans bulmuş olmasıdır. Kapsal'ın bu kez ligde kalıcı olmasını diliyoruz çünkü orta seviye takımlarında artık yeni yüzler görmenin zamanı geldi. Reha Kapsal da özellikle geçen sene Karşıyaka'daki performansı ile bu şansı hakeden bir teknik adamdır.

Kupanın son maçı ise çekişme açısından büyük hayalkırıklığı oldu. Fenerbahçe devre arası operasyonu ve Daum'un lig tecrübesi ile yeni bir çıkış yakaladı. İhtiyacı olan en büyük şeyi, yani takım içi huzuru yakalamış gözüküyorlar. Özellikle yerli oyuncular, daha önceki senelerdeki gibi ön plana çıkmaya başladılar. Semih, Gökhan Gönül ve Özer istikrarlı bir şekilde form seviyelerini yukarı çekiyorlar. Yine Sivas maçındaki oyunu ile ses getiren Uğur Boral, bu maçta çapraz bağlarını kopararak sezonu kapattı. Bursapor için bir parantez açmak gerekirse, bu seviyelerdeki maçlarda oynanan kötü oyun moralleri bozup ilerideki oyunlarını etkileyebilir. Zira geçen senelerde Sivas örneğinde görmüştük bunu. Son bir cümle de Sercan'a. Eğer konuşulduğu gibi Premier Lig tarafından izlenen ve istenilen bir oyuncu ise, fizik gücünü kesinlikle arttırmalı. Bu maçta yine bir lif sakatlığı yaşadı. Bu tarz mücadeleye dayalı oyunlarda tempoyu bir kademe arttırdığı için yaşanabilecek bir sakatlıkla karşı karşıya kaldı. Ama bu tarz sakatlıklarla temposu kesildiği sürece, ritm ve istikrar yakalamakta zorlanacaktır. Bu da yine en büyük eksiklerinden olan son vuruş yeteneğini geliştirmesine sekte vuracaktır. Her ne kadar yaşı genç olsa da bu eksikliklerini gidermek için çok uzun seneler yok önünde. Kendi yaş grubundaki üst düzey oyuncuların fizik güçleri ve maç tempoları onun için bir örnek olmalı.

Özete, Ziraat Türkiye Kupası finali için bu sene en güçlü aday Fenerbahçe gözüküyor. Bu görüdğümüz oyunlar ile onların karşısına sürpriz bir takım çıkma olasılığı da hemen hemen yok gibi.

Golün Adı Yok




Gelecek sezon itibari ile "Milyar dolarlık lig" sıfatını alacak Turkcell Süper Lig'de 19 hafta geride kaldı. Gözlemlerine oldukça güvendiğim bir arkadaşımın, belki de çoğumuzun farkedemediği ufak bir detayı farketmesi ile TSL arşivlerine doğru kısa bir yolculuk yaptım. Buradaki detay ise geride kalan 19 haftada, gol krallığındaki ilk 10 ismin de yabancı oyunculardan oluşması idi.

Önce bunun kısa bir analizini yaparak başlayalım. Yandaki sıralamaya bakıldığında Makakula'nın 15 gol ile ligi domine ettiğini görüyoruz. Bu arada bu 15 gol, Kayserispor'un bu sezon kaydettiği gollerin %50 si demek. Burada aslan payını Makakula'ya versek de bir noktayı atlamamak lazım. Makakula her ne kadar yetenekli bir oyuncu olsa da, istatistiklerin gösterdiği gerçekleri oyuncular değil, sistemler belirler. Bunun en bariz örneği ise geçen sezonun gol fakirlerinden olan Kayserispor'un (34 maçta 38 gol) bu sene henüz 19. haftada 30 gole ulaşması oldu. Bu tablo çok parlak bir istatistik olmasa da, Kayserispor'un şu ana kadar izlediğimiz maçlarında özellikle Cangele-Makakula ikilisine, kanatlardan Mehmet Eren ve Gökhan Emreciksin'in destek verdiği, hücumu daha fazla düşünen Tolunay Kafkas'ın sisteminin etkisini yadsımamak lazım. Bu performans ile devam ederlerse, ligi ardarada iki kez 5. tamamladıkları 2006/2007 ve 2007/2008 sezonlarındaki 50 gol barajının üstüne çıkacaklardır.

Makakula'nın Kayserispor'un mevcut düzeninin içinde parlaması bir yana, gol açısından yine kısır bir sezon geçiren ligimizin yerli golcüleri de maalesef aynı derecede kısır bir dönemden geçiyorlar. "Hakan Şükür sonrası sendrom" u atlatmakta güçlük çeken futbolumuz, yerli golcülerini parlatmakta da zorlanıyor. Nihat, Semih Şentürk, Gökhan Ünal, Sercan Yıldırım gibi golcüler, bu sene transfer ve sakatlık sorunları yüzünden istedikleri gibi bir başlangıç yapamadılar lige. Her ne kadar şu anda Semih'in ve biraz da Umut Bulut'un performanslarında ufak ışıklar görsek de gol krallığı Baros'dan sonra yine bir yabancı oyuncuya gidecek gibi gözüküyor. Pek tabi ki burada maksadım yerli/yabancı ayrımı gibi bir klişeye girmek değil ki bu tarz yaklaşımları da futbolumuzun önündeki en büyük tehlikelerden biri olarak görüyorum. Burada önemli olan konu, yabancı oyuncuların bu istatistikde ligi domine etmesinin sebebinin 8 yabancı ya da başka sebeplerden ziyade, yerli oyuncularımızın lige yeterince konsantre olamamasıdır. Güney Afrika'da olamama sebeplerimizi sürekli Fatih Terim'de ararken, aslında futbolcularımızın da ne kadar profosyonelce yaşadıklarını ve mental disiplinlerini sorgulamak lazım. Yoksa biz 2014, 2018 ve önümüzdeki yıllarda da hala bir Hakan Şükür arayışına devam edeceğiz.




Konuyu fazla dağıtmadan birkaç istatistiki bilgiye daha bakalım. Yabancı golcüler dedik ya, post-Tanju/Feyyaz/Aykut dönemine baktığımızda, özellikle Hakan Şükür'ün sıradışı performanslarının diğer golcülere de ilham kaynağı olması, Baros ve Alex hariç 96/97'den beri yerli golcülerin lige ağırlığını koymasına sebep oldu. Ne acıdır ki içlerinde özellikle İlhan Mansız ve Fatih Tekke gibi yeteneklerden Türk futbolu olması gerektiği gibi yararlanamadı. Bunda yine maalesef oyuncularımızın, bu yeteneklerini zeka ve iş ahlakı ile birleştirememesinin etkisi çok oldu.



Son bir istatistik ile yazımızı sonlandıralım. Yine Türk futbolunun milatlarından 96/97 senesini kendimize referans alırsak, yandaki tablo bize ligimizin gol ortalamasının özellikle son 3 sezonda belirgin bir düşüş gösterdiğini anlatıyor. Yerli golcülerimizin formsuzluğunun bu düşüşteki payını önemsememezlik edemeyiz. Bu seneye baktığımızda ise bu düşüşün devam ettiğini görüyoruz. Şu ana kadar yapılan maçlarda gol ortalaması 2.58 idi. Bu istatistikten ise tabi ki Ankaraspor'u çıkarmamız gerekiyor. Haliyle her Ankaraspor maçı 3 gol demek ki, bu da sezon ortalamalarının oldukça üstünde bir rakamdı. Bunu yaptığımızda ligin gol ortalaması bir anda 2.53'e iniyor. Bu da futbolumuzun en ileri ucunun dibi görmesi anlamına geliyor. Umarız ilk yarıda yaptıkları skandal operasyonla ligin tadını kaçıran Ankaragücü yöneticilerinin devre arası hamleleri, ligin gol ortalamasını ve seyir zevkini arttırır.

Ligimizin değeri bir yandan parabolik olarak artarken, gol ortalamasının ve seyir zevkinin giderek düşüyor olması, futbolu yönetenlere ve bizzat oynayanlara ciddi mesajlar vermelidir. Aksi halde Dünya üçüncülüğü, Avrupa üçüncülüğü ve UEFA kupası gibi başarılarımızı görmemiz giderek daha da zorlaşacak ve biz artık Türk futbol tarihinde "golün adı" olan yeni Tanju'lar, Feyyaz'lar, Aykut'lar ve Hakan Şükür'ler izleyemeyeceğiz.

** İstatistikler için kaynak: www.tff.org.tr

3 Şubat 2010 Çarşamba

TSL'nin "à la carte" Transferleri






Devre arası transferleri futbolun en büyük kumarlarından birisidir. Talep eden takımların çokluğu ve takviyeye mecburiyetleri, arz gören oyuncuların genelde performans zayıflığından gözden çıkarılmış olması ya da takım içinde sorun çıkaran oyunculardan oluşması, bu iki kümenin kesişiminin ne kadar riskli olduğunu gösteriyor. Özellikle TSL'de panik içinde ve fayda/maliyet analizi yapılmaksızın yapılan birçok transfer hatırlarız. Her ne kadar bazıları kurtarıcı sıfatıyla geldikleri takımlarında bunu gösterip haketseler de, birçoğu hayalkırıklığı ile sonuçlanmıştır bu transferlerin.

Bu devre arasında ligimizde yapılan transferler, kaliteleri açısından adeta yaz dönemi transferleri oldular. Özellikle bazı isimlerin transferleri uzun süren çalışmaların sonucunda ve üzerine düşünülerek yapıldıklarını gösteriyor bize. Transfer döneminin yıldızları ise, sadece ses getirmeleri açısından değil, yapılış şekilleri ve ihtiyaçları karşılama açısından Galatasaray ve Ankaragücü oldu.

Galatasaray'ın transferlerini "Dos Santos'un Uçağı" yazımda belirtmiştim. Burada kısaca değineceğim iki nokta var. İlki, Dos Santos'un sorunlu yapısına rağmen, alınan riskin, kiralık/sezon sonu opsiyonlu bir transfer olması açısından büyük oranda azaltılmış olması. İkinci dikkat çeken nokta ise, transferlerın yapılış amacı açısından 3 önemli amaca hizmet etmesi oldu. Eksik bölgeye yapılan takviye (Neill), yıldız oyuncu transferi (Santos ya da Jo) ve son olarak da uzun vadeli bir transfer olan Altay'dan 19 yaşındaki Musa'nın alınması. Bu kadar kısa bir zamanda bu hamlelerin yapılmış olması, hem doğru hem de akılcı bir transfer politikası izlendiğinin işaretlerini veriyor.

Bu senenin skandal takımı olan Ankaragücü ise ikinci yarıya, arkasına aldığı "Gökçek" rüzgarı ile 4 önemli transfer yaparak giriyor. Ankaraspor ile birleşme, daha doğrusu Ankaraspor'u sindirme sürecinde çorba haline gelen kadrolarını "3 gönder yerine 1 al" mantığı ile sadeleştirdiler. Yapılan 4 önemli transferin 3'ünün Avrupalı, diğerinin ise Premier Ligden olması ve önemli liglerde ciddi süreler almış olmaları, Ankaragücü'ne herşeyden önce tecrübe ve disiplin getirecektir. Alınan isimlere baktığımızda Geremi, Rothen, Vittek ve Sapara'nın kadro kalitesini ciddi ölçüde arttıracağını söylemek yanlış olmaz. Özellikle Rothen'in futbol oynama arzusu ile vatandaşının yönettiği bir takıma gelmesi, bu oyuncudan alınabilecek verimi arttıracaktır. Vittek ise kısa vadede Ankaragücü'nün hücum sorununa çare olacaktır. Zira Vittek, Vassel gibi emeklilik günlerini geçirmek için buraya gelecek bir isim olmadığını, özgeçmişindeki referanslarla ispatlamaktadır. Bundesliga'da Nürnberg'de uzun yıllar oynayan ve belli bir seviyenin üstünde performans gösteren bir oyuncuydu. Kuzey Avrupalı oyuncuların mental disiplinlerinin ve iş ahlaklarının üst düzeyde olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Marek Sapara transferi, oyuncunun yaşı ve kontratı açısından Ankaragücü'nün uzun vadeli planlarının bir ürünüdür. Geremi transferi ise bilinen "Gökçek" şovlarından birine meze oldu ama takıma katkı yapacağı da aşikar. Bunun yanında Ankaragücü'nün en önemli hamlelerinden biri de Ceyhun'un gönderilmesi oldu.

Dün yapılan ve göze batan transferlerden birisi de Hırvat orta saha oyuncusu Jurica Vranjes'in Gençlerbirliğine gelmesi oldu. Thomas Doll'un bu genç ve dinamik takımına, büyük bir tecrübe getireceği kesindir eski Werder Bremenlinin.

Ayrıca Trabzonpsor'un ve Eskişehirspor'un Sezer Badur ve Sezer Öztürk transferleri uzun vadede katkı alacakları, Bursaspor'un Iglesias transferi ise kısa vadede faydalanabilecekleri akıllı hamleler olmuştur.

Bunların yanında birçok takım da bilindik alışkanlıklarına devam edip TSL'nin gezgin oyuncuları için yeni duraklar olacaklar ikinci devrede. Bu tarz transferlerin hala ilgi görüyor olması, maalesef bu hamlelerin bizim ligimizde işe yarayan yöntemler olması. Özellikle düşme hattında olan takımlar, ligin kaşarı olmuş oyuncuları alıp onlar sayesinde kazanacakları 6-7 ekstra puan ile lige tutunmayı amaçlarlar. İşte yukarıda bahsettiğim Ceyhun da Denizlispor'a bu amaçla transfer olmuş bir oyuncudur. Ama onun artık iyiden iyiye bozulmaya başlayan "eski kaşar" lılığı bile bu sene Denizli'yi kurtarmaya yetmeyecek gibi gözüküyor. Burada Denizlispor'a birkaç cümle ayırmam lazım. Son yıllarda yanlış yönetilmelerinin faturasını sadece düşme korkusu yaşayarak ödediler. Kanımca artık bu ligden düşme zamanları geldi. Çünkü başka türlü bu takımı yönetenlerin gideceği ya da yönetme yöntemlerini değiştirecekleri yok.

Devre arası transferlerinden göze batanlara kısaca göz attık. Bu sefer "fast food" transferler değil, "à la carte" olanlar dikkatimizi daha çok çekti. Son olarak, ligimizin kalitesi yükselmese de değeri oldukça yükseldi biliyorsunuz. Takımların gelecek sene yaz döneminde bu kaynağı, devre arasında yeni transferler gerektirmeyecek şekilde akıllıca harcamalarını ve nakit parayı uzun vadeli gelir getirecek yatırımlara çevirmelerini diliyorum. Para, akıllı insanların elinde değer kazanır. Bunu unutmamak lazım...

2 Şubat 2010 Salı

(Van Der) Vaart + Meyde




Futbolda ezelden beri "yıldız ikililer" çok meşhurdur bilirsiniz. Kimi zaman vasat takımlarda gösterdikleri performansla parlayıp çifte transfer yaparlar büyük takımlara, kimi zaman ise biri gideri diğeri ise onun ardından bakakalır. Bazen de birinin performansı, diğerini de yukarı çeker. Büyük takımlar daha çok sivrilen oyuncuyu transfer etmek isterken, diğeri de onun bonusu olarak katılır bu transfere. Kimileri sahip oldukarı potansiyelin farkına varıp bir yıldıza dönüşürken, bazılarının piyasadan silinmesi çok uzun sürmez.

Vakti zamanında, şimdilerde bir yıldız olan partneri ile beraber futbol dünyasını sallaması beklenen ama yıllar sonra futbol seyircisinin ismini bile hatırlamakta zorlandığı bu "ikinci adam" lardan biri geldi aklıma bugün.

"Andy Van Der Meyde"

Ajax altyapısının futbol dünyasına hediye ettiği onlarca yıldızdan ikisiydi Rafael van der Vaart ve Andy van der Meyde. Beraber oynadıkları yıllarda Ajax'a uluslararası anlamda fazla bir başarı kazandıramasalar da, ikisinin de önemli transferler yaparak üst seviye takımlarda oynamasına kesin gözüyle bakılıyordu. Van der Vaart'ın müthiş top tekniği ve oyun zekası, Van der Meyde'nin sürati ve Ajax'ın sağ kanadında yarattığı harikalar onların kolaylıkla o en üst seviyeye çıkacaklarının işaretini veriyordu.

Bugün bu ikiliden Van der Vaart Real Madrid'de oynarken, Van der Meyde'nin ismi bile artık unutulmaya başlandı yavaş yavaş. Samimi olmak gerekirse V.D.Vaart da hiç bir zaman kendisinden beklentileri tam anlamıyla karşılayamadı. Ajax yıllarındaki ekürisi V.D.Meyde, Hector Cuper'in kendi kariyerini bitirmesine yol açan Inter macerasına katılırken, o bir yıl daha Ajax'da beklemeyi tercih etti. Van Der Meyde'nin Inter'e transfer bedeli ise sadece 4 milyon Euro idi. V.D.Meyde yeni takımında beklentilerin çok çok altında kalırken, bir sonraki yazın en sürpriz transferine eski takım arkadaşı V.D.Vaart imza atacaktı. Sadece 5.5 milyon Euro bedelle Hamburg'a transfer olan Hollandalı, herkesin beklediği o büyük adımı yine bir başka bahara erteliyordu. Bu transfer ise, gerek bedeli gerekse o seviyede bir oyuncunun, her ne kadar Kenny Daglish'in eski takımı olsa da Hamburg'u tercih etmesi açısından çok konuşulacaktı. V.D.Vaart hakikaten de Hamburg'a birkaç gömlek fazla geldiğini, ortaya koyduğu performansla göstermişti. Yıldız kıtlığı çekilen Bundesliga'nın en fantastik oyuncularından biri haline gelmişti. Takım kaptanlığına kadar yükselmiş, eski günlerini arayan Hamburg için adeta bir ilah olmuştu. Onun bu performansı, kendisini 2008'de Real Madrid'e taşırken, İspanya'da eski krallık günlerinden pek de eser kalmayacaktı. Bu yaz başında yeni bir Galacticos harekatı başlatan Perez'in kurbanlarından biri olması beklenirken, onun akıbeti vatandaşları Sneijder ve Huntelaar gibi olmadı ve takımda kaldı. Şimdi ise Kaka ve Ronaldo'nun gölgesinde bu takımın içinde kendine yer edinme savaşında V.D.Vaart.

Rafael, Kuzey Almanya'da bir fenomen olup La Liga'nın yolunu tutarken, eski takım arkadaşı V.D.Meyde 2 sezonda 32 maç oynayıp sadece bir gol atabildiği başarısız Inter yıllarının ardından 2005'de Everton'a transfer oluyordu. Everton yılları da oldukça başarısız ve skandallarla dolu olarak geçiyordu Hollandalının. Disiplinsiz hareketlerinin üstüne bir de alkol bağımlılığı suçlamaları eklenince, artık o da dönüşü olmayan o yola girmeye başlıyordu. Everton'da 4 sene içinde sadece 20 maçta forma şansı bulabilen V.D.Meyde geçtiğimiz yaz takımı tarafından serbest bırakıldı. Şu an sadece 30 yaşında olmasına rağmen büyük ihtimalle futbol kariyeri sona erdi bu yetenekli adamın. Akıllarda ise, son yıllarda sadece birkaç defa yaşayabildiği, yukarıdaki resimde gördüğünüz, şahsına münhasır gol sevinci kaldı.

Ben Bu Filmi Daha Önce İzledim

Beşiktaş'ta "3.Demirören Devri" dün akşam saatlerinde resmen olmasa da başladı. Her ne kadar işyerindeki kahve aralarında, Beşiktaş'ın yönetilememe sorunundan bahsetmek bana kabak tadı vermiş olsa da kongreden ve süreçten bahsetmeden geçmek olmazdı. Dikkatimi çeken birkaç noktayı paylaşmak istiyorum:

1. Dün yapılan kongre ve Demirören yönetiminin tarihçesi, söylemeye dilim varmasa da bana bir yerlerden çok tanıdık gelmeye başladı. Hikaye sanki bir Türkiye hikayesine benziyor. Lig Tv'den kongreye yapılan canlı bağlantılarda kongre ortamının son yıllarda gördüklerimden oldukça farklı olması ve adeta bir siyasi parti kongresi havasında geçmesi (not: Aksu ve Arınç da oradaydı), 2 adayın da çevrelerindeki kalabalık ile salona gelmeleri ve salondan ayrılmaları bana "aa ben bu sahneyi nereden hatirlıyorum" dedirtti. Demirören'in tek adamlık yönetim anlayışı, kulübü mali açıdan sıkıntılı bir sürece sokması ve aldığı onca tepkiye rağmen yine iktidarda kalabilmeyi becermesi bu bahsettiğim benzeşimin en bariz yanlarından bazıları. Herhalde sonuçlar açıklanınca çoğu kişi şu cümleyi kurmuştur kendi kendine: "yaa bu kadar oyu bu adama kim veriyor". Murat Aksu'nun son yıllarda diğer takımların kongreleri dahil ortaya çıkmış olan en ciddi aday olması bile sonucu değiştirmedi. Hoş, gerçi o da seçim propogandasını çoktan planlamış olması gereken projelere değil, sadece mevcut yönetimin acizliğine dayandırdı. Bakın bu muhalefet anlayışı da çok tanıdık geldi şimdi. Demirören, iktidarda kalma süresi açısından Seba'ya yaklaşırken, iktidarda kalma şekli ve süreci açısından da Erdoğan'a ne kadar benziyor değil mi? Sahi unuttum, kongre öncesi bir Demirören demeci: "Ben değiştim".

2. "Ben değiştim" lafını duymaktan ben şahsen bıkmış durumdayım. ama Demirören de bu savını yönetime aldığı isimlerle desteklemeye çalıştı. Yönetimine, Seba döneminden Metin Keçeli ile ılımlılık ve sağduyu, Bilgili döneminden Mete Düren ile akıl ve imaj, Mansimov'un CEO'su olan Aleaddin Aykaç ile de para ve ekonomik güç getirmeyi planlıyor. Burada hiç içimden gelmese de Aykaç'ın bir Kemal Derviş vakasını andırdığını da söylemem lazım yine sürecin gelişimi açısından. Bu yenilenme sürecinin bir önemli vaadi ve parçası da Metin Tekin'in kulüp CEO'luğuna getirilme sözü ki Demirören'in bugüne kadar yapmış olacağı en ve hatta tek akıllıca hamle olabilir.

3. O kadar acımasızca eleştirmeme rağmen bütün ailesi ile kongrede olan Demirören, zaten bugüne kadar da hiç şüphe etmediğimi Beşiktaş sevgisini bir kez daha kanıtladı. Yönetimde "tek adam" olmayı tercih etmişti ama özellikle yaz döneminden beri ortaya koyduğu yönetim anlayışı onu "yalnız adam" olmaya doğru itti. Taraftar ve medya ona sırtını dönmüşken, kongrede ailesinin tam kadro yanında olması, her ne kadar kızsak etsek de onun bu desteğe ne kadar ihtiyaç duyduğunu görmemiz ve bilmemiz açısından da bize faydalı oldu.

4. Yeni yönetimin akil adamlarından biri ve imaj yüzü olması beklenen Prof.Dr. Mete Düren'in bugün Delgado ile ilgili yaptığı açıklamaları duyunca, üstüme bir titreme gelmedi desem yalan olur. Mete Bey, Delgado'nun bu sene oynayamayacağını, oynasa bile başka bir bölgeden ayrı bir sakatlık yaşama olasılığının çok yüksek olduğunu söyledi. O zaman ben de size sormak isterim Mete Bey. Beşiktaş Sağlık Kurulu Başkanı olarak, Delgado'nun bu güçsüzlüğü ve hazır olmama durumu dün ortaya çıkmadığına göre, yaklaşık iki aydır "döndü, dönecek" denilerek kamuoyunu meşgul etme ve "yerine kim gidecek" sorusu ile oyuncuları tedirgin etme kısmını hiç düşünmediniz mi? Şimdi son derece doğalmış gibi "Delgado zaten bu sene oynayamaz ki, nerden çıkardınız" serzenişlerinin mantığı nerede?

Son söz: Yeni yönetimin farklı olacağına ve Demirören'in "değiştim" sözlerine inanmak istiyorum. Ama maalesef 4. maddede saydığım bu şaşkın açıklamalar beni umutsuzluğa sevkediyor. Bu yönetimin politikası ve becerisi yahut beceriksizliği, Beşiktaş kulübünün belki de önümüzdeki 20 yıldaki kaderini çizecek. Öncelikle camiada akıl ve sağduyunun sağlanması ilk amaçları olmalı. Olmalı ki taraftar onların bu kulübü yönetebileceğine inansın. Yoksa tarih onları hiç de iyi hatırlamayacak...