Uruguaylı Luis Suarez kariyerinin en parlak dönemini yaşıyor bilindiği üzere. Şu an tek eksiği belki de bir lakap idi ancak o, dün bu eksiğini PSV önünde rakibini ısırarak giderdi ve başlıktaki lakabı sonuna kadar haketti bana kalırsa.
Olay, maçın uzatma bölümlerinde yaşandı. Görüntüleri izleyince hareketin garipliğinden donakalıyor insan. Saha içinde tükürme, tekme, tokat ve hatta elle tacize kadar uzanan vakaları çok gördük ama ısırmaya çok ender rastlamıştık. Şöyle bir geçmişe "google" yapınca yıllar önce Jermain Defoe'nin Mascherano'yu ısırması dışında yeşil sahalarda bu tarz başka bir olaya rastlamadım. Tabii Galatasaraylı Vedat'ın Ankaragücü'nden Faruk'un sırtını ısırmasını da unutmak mümkün değil. Fatih Terim'in son senesi idi yanlış hatırlamıyorsam ve akabinde kadro dışı kalmıştı Vedat.
Bir de ringlerden unutulmaz bir andır, ağır siklet ünvan mücadelesinde Mike Tyson'ın o zamanın kralı Evander Holyfield'ın kulağını ısırması.
Mağdur adam PSV'li Ottman Bakkal ise hakeme diş izlerini gösterse de inandıramadı ısırıldığına. Muhtemelen hakem de böyle "ucube" bir ihtimali aklının ucuna dahi getirmemiştir. Velhasıl hakem cezayı kesemese de Ajax Suarez'e anında 2 maç ceza vererek ile kendi evladının kulağını çekti.
Bu gariplikler silsilesi maç sonunda Suarez ile Bakkal'ın birbirlerine sarılarak sahayı terketmesi ile son buldu. Tamam spor, dostluk ve kardeşliktir ama 2 dakika önce seni ısıran bir adama da bu tolerans şaşırttı beni doğrusu. Dirtytackle'da yapılan şu yorum da oldukça hoş olmuş.
"After the final whistle, Suarez and Bakkal peacefully left the pitch arm in arm, presumably because Bakkal's infection had already reached his brain."
http://www.youtube.com/watch?v=8_4jioyxn6k
22 Kasım 2010 Pazartesi
21 Kasım 2010 Pazar
Hadi herkes hücuma. Defans mı, o da ne ki?
Beşiktaş futbol takımının yeşil sahadaki sorununu anlayabilmek için aslında bugün Fenerbahçe'ye karşı oynanan basketbol maçında parkedeki performansa göz atmak yeterli. Hani Barcelona'daki sistemin başarısını anlatmak için hep aynı örnek verilir, genç takımdan A takıma kadar hep aynı taktik ve felsefe ile oynadıklarına dair. İşte Beşiktaş biraz daha ileri gitti ve bu felsefeyi sadece futbol takımının çeşitli kademelerine değil bütün spor branşlarına uygulamaya çalışıyor! Peki felsefe ne? "Hadi herkes hücuma, defans mı o da ne ki?" felsefesi!
Dün akşam İnönü'de yaşananlar ile bugün öğleden sonra Akatlar'da yaşananlar komik derecede birbirine benziyordu. İnönü'nün çimlerinde de, Akatlar'ın parkesinde de karmaşa içinde sürekli hücum etmeye çalışan ama takım savunması ile uzaktan yakından alakası olmayan iki takım vardı. Beşiktaş futbol takımı malum, oyunu kısa mesafede oynama gayreti içinde bu sezon. Kabul etmek gerekirse mevcut kadro yetenek anlamında bu oyunu oynayabilecek düzeyde değil. Çok basit bir örnek vereyim. Dün Beşiktaş maçının ardından Real Madrid-Atletic Bilbao maçı vardı. Bizde sanki uzaylılar getirmiş muamemelesi yapılan bu "modern futbolun felsefesi"'ni aslında Avrupa'da irili ufaklı bütün takımlar benimsemiş durumda ve hepsi de iyi kötü uyguluyorlar. İyi-kötü derken dün Beşiktaş'ın yediği gibi komik goller yemiyorlar ya da bazıları hücum anlamında yetersiz olsalar da savunmada alan paylaşımını filan gayet iyi yapıyorlar, büyük alanlar bırakmıyorlar rakiplerine. Dün akşam 5 gol yese de oyunun belli bölümlerinde Atletic Bilbao ve geçen hafta Barcelona önündeki Villareal de gayet oynuyorlar bu mereti. Gerek Bilbao'nun gerekse Villareal'in teslim olmalarının en büyük sebebi karşılarında olağanüstü oyuncular olması idi. Yoksa temel anlamda, oynamaya çalıştıkları sisteme ihanet eden hatalar yapmadılar.
Başka bir ayrıntıya deyineyim. Bizde mesela Aurelio eleştiriliyor iki stoperin arasına giriyor sürekli diye. Aynısını Xabi Alonso da yapıyor. Ama fark ne? Xabi Alonso bu 40-50 metrelik oyunda bu mesafenin tamamını kullanıyor. Aurelio'nun oynadığı alan ise belli, konuşmaya gerek yok. Xabi Alonso iki stoperin arasına girince hücum bölgesine derin paslar atabiliyor ya da rakip iyi alan kapatmış ise hücum opsiyonlarını arttırmak için kanatlara uzun ve ters toplar atabiliyor. Söylemeye çalıştığım şey şu. Bu sistem bizde olmaz, biz beceremeyiz diye birşey yok. Sadece doğru parçaları bulmamız lazım. 33 yaşındaki Aurelio ile olmuyor işte. Hücum yaparken alternatif yaratamadıktan sonra, rakibin dengesini bozmak için bir kaç ters top atamadıktan sonra sen oyunun boyunu kısaltsan ne olur, kısaltmasan ne olur.
Beşiktaş'taki oyuncuların birçoğu tek yönlü oyuncular. Yani tek bir şeyi iyi yapabiliyorlar. Misal Holosko...Driplingi var ama pas yeteneği ve gol vuruşları zayıf. Misal Tabata...Dar alanda ve yüzü kaleye dönükken etkili olmaya çalışıyor ama uzun mesafede ve pas oyununda o da yok. Örnekler genişletilebilir ama bu sistemin parçalarının temel seviyede bir özelliklerinin ortak olması lazım ki o da pas yeteneği. Ama Beşiktaş kadrosunda bu özelliğe sahip fazla oyuncu yok. Ve Schsuter de yanlış malzeme ile doğru oyun oynatmaya çalışırken kendisi de sık sık yanlışların içine düşmeye başladı. Örneğin Querasma'nın sakatlığının ardından bence son derece de gereksiz bir şekilde taşlar ile oynadı. Bek oynayamadığını defalarca ispatlamış Erhan'ı oyuna almak bir yana pas yeteneği zayıf, hücum opsiyonları sınırlı Hilbert'i de sağ öne çekti. Hilbert/Querasma ile hücumda arada işleyen, ama savunmada açık vermeyen kanat, Erhan/Hilbert ile ne hücum ne de savunma yapabildi. Erhan'ın her zamanki gibi yerini kaybetmesinden dolayı da tam playstation'lık bir gol yediler.
Bu sistem oynanacaksa, eğer bu sabır gösterilecekse bir an önce doğru parçaları bulmak için çalışmalar yapılması lazım. Bu iş dünden bugüne bir an önce olabilecek bir iş değil. Schuster de Türkiye'deki kulüp yapılarını biraz dikkate alıp arada puan almak için hamleler yapsa fena olmaz. İkinci yarı Quaresma çıkmışken, Guti zaten yokken ve takım da 2-1 öndeyken daha akıllı hamleler yapabilirdi. Zaten uyumsuz olan defans hattının maça başlayan isimleri Hilbert-Toraman-Ersan-Üzülmez iken bitiren isimleri Erhan-Toraman-Aurelio-Üzülmez oldu. Maç sonunda diğer takımların 60'ların futbolu oynadığından şikayet etti. Teoride haklı olabilir ama kamuoyu onu ne zaman haklı görür? Eğer kendi takımı 2000'lerin topunu oynarsa! Şu an Beşiktaş böyle bir oyun oynamaktan aciz olduğu için Schuster 2 haftadır komik duruma düşüyor kameraların karşısında.
Dün akşam İnönü'de yaşananlar ile bugün öğleden sonra Akatlar'da yaşananlar komik derecede birbirine benziyordu. İnönü'nün çimlerinde de, Akatlar'ın parkesinde de karmaşa içinde sürekli hücum etmeye çalışan ama takım savunması ile uzaktan yakından alakası olmayan iki takım vardı. Beşiktaş futbol takımı malum, oyunu kısa mesafede oynama gayreti içinde bu sezon. Kabul etmek gerekirse mevcut kadro yetenek anlamında bu oyunu oynayabilecek düzeyde değil. Çok basit bir örnek vereyim. Dün Beşiktaş maçının ardından Real Madrid-Atletic Bilbao maçı vardı. Bizde sanki uzaylılar getirmiş muamemelesi yapılan bu "modern futbolun felsefesi"'ni aslında Avrupa'da irili ufaklı bütün takımlar benimsemiş durumda ve hepsi de iyi kötü uyguluyorlar. İyi-kötü derken dün Beşiktaş'ın yediği gibi komik goller yemiyorlar ya da bazıları hücum anlamında yetersiz olsalar da savunmada alan paylaşımını filan gayet iyi yapıyorlar, büyük alanlar bırakmıyorlar rakiplerine. Dün akşam 5 gol yese de oyunun belli bölümlerinde Atletic Bilbao ve geçen hafta Barcelona önündeki Villareal de gayet oynuyorlar bu mereti. Gerek Bilbao'nun gerekse Villareal'in teslim olmalarının en büyük sebebi karşılarında olağanüstü oyuncular olması idi. Yoksa temel anlamda, oynamaya çalıştıkları sisteme ihanet eden hatalar yapmadılar.
Başka bir ayrıntıya deyineyim. Bizde mesela Aurelio eleştiriliyor iki stoperin arasına giriyor sürekli diye. Aynısını Xabi Alonso da yapıyor. Ama fark ne? Xabi Alonso bu 40-50 metrelik oyunda bu mesafenin tamamını kullanıyor. Aurelio'nun oynadığı alan ise belli, konuşmaya gerek yok. Xabi Alonso iki stoperin arasına girince hücum bölgesine derin paslar atabiliyor ya da rakip iyi alan kapatmış ise hücum opsiyonlarını arttırmak için kanatlara uzun ve ters toplar atabiliyor. Söylemeye çalıştığım şey şu. Bu sistem bizde olmaz, biz beceremeyiz diye birşey yok. Sadece doğru parçaları bulmamız lazım. 33 yaşındaki Aurelio ile olmuyor işte. Hücum yaparken alternatif yaratamadıktan sonra, rakibin dengesini bozmak için bir kaç ters top atamadıktan sonra sen oyunun boyunu kısaltsan ne olur, kısaltmasan ne olur.
Beşiktaş'taki oyuncuların birçoğu tek yönlü oyuncular. Yani tek bir şeyi iyi yapabiliyorlar. Misal Holosko...Driplingi var ama pas yeteneği ve gol vuruşları zayıf. Misal Tabata...Dar alanda ve yüzü kaleye dönükken etkili olmaya çalışıyor ama uzun mesafede ve pas oyununda o da yok. Örnekler genişletilebilir ama bu sistemin parçalarının temel seviyede bir özelliklerinin ortak olması lazım ki o da pas yeteneği. Ama Beşiktaş kadrosunda bu özelliğe sahip fazla oyuncu yok. Ve Schsuter de yanlış malzeme ile doğru oyun oynatmaya çalışırken kendisi de sık sık yanlışların içine düşmeye başladı. Örneğin Querasma'nın sakatlığının ardından bence son derece de gereksiz bir şekilde taşlar ile oynadı. Bek oynayamadığını defalarca ispatlamış Erhan'ı oyuna almak bir yana pas yeteneği zayıf, hücum opsiyonları sınırlı Hilbert'i de sağ öne çekti. Hilbert/Querasma ile hücumda arada işleyen, ama savunmada açık vermeyen kanat, Erhan/Hilbert ile ne hücum ne de savunma yapabildi. Erhan'ın her zamanki gibi yerini kaybetmesinden dolayı da tam playstation'lık bir gol yediler.
Bu sistem oynanacaksa, eğer bu sabır gösterilecekse bir an önce doğru parçaları bulmak için çalışmalar yapılması lazım. Bu iş dünden bugüne bir an önce olabilecek bir iş değil. Schuster de Türkiye'deki kulüp yapılarını biraz dikkate alıp arada puan almak için hamleler yapsa fena olmaz. İkinci yarı Quaresma çıkmışken, Guti zaten yokken ve takım da 2-1 öndeyken daha akıllı hamleler yapabilirdi. Zaten uyumsuz olan defans hattının maça başlayan isimleri Hilbert-Toraman-Ersan-Üzülmez iken bitiren isimleri Erhan-Toraman-Aurelio-Üzülmez oldu. Maç sonunda diğer takımların 60'ların futbolu oynadığından şikayet etti. Teoride haklı olabilir ama kamuoyu onu ne zaman haklı görür? Eğer kendi takımı 2000'lerin topunu oynarsa! Şu an Beşiktaş böyle bir oyun oynamaktan aciz olduğu için Schuster 2 haftadır komik duruma düşüyor kameraların karşısında.
20 Kasım 2010 Cumartesi
Fatih'i yönetememek!
Kulüplerin transfer politikalarını ve yönetim felsefelerini sorgulamaları gereken bir olay yaşanıyor Beşiktaş'ta. Hani yönetimin profosyonellere bırakılması gerektiğini, hiyerarşide başkan ile teknik direktör arasında olan bir sportif direktörün önemi işte Fatih Tekke olayında bir kez daha anlaşıldı.
Sezon başı Zenit'e 750.000 Euro bonservis ödenmişti ve Fatih'e de yıllık 1.5 milyon lira garanti para verildi. Şimdi gelinen nokta ise zaten sicili kabarık bu oyuncudan şu ana kadar sıfır verim alınması ve Schuster'in aralarında yaşadıkları bir tartışma yüzünden kafasından oyuncuyu silmesi. Sonuç ise 33 yaşındaki bir adam için sokağa atılan önemli bir para ve kaybedilen en az 1 sene. Yukarıda bahsettiğim kademede bir yönetici ya da sorumlu olmadığı için de biz muhtemelen ilerleyen dönemlerde Fatih sorununu medyadan takip etmeye devam edeceğiz. Yani görünüşe göre ıskartaya çıkmış eldeki bu malzemeyi en verimli şekilde nasıl kullanılabileceğini düşünmesi gereken bir sorumlu yok ortada. Bu soruna bir çözüm getirilmediği sürece de sportif anlamda ilk başarısızlıkta hemen ısıtılıp servis edilecektir kamuoyuna. Ondan sonra da yöneticiler hiç sızlanmasın bizim altımızı oymaya çalışan bir kesim var diye. Siz buna çanak tutuyorsunuz çünkü.
Ben Schuster'in bu saatten sonra geri adım atacağını sanmıyorum bu konuda. Bu yaşa gelmiş bir oyuncuya ders verme gibi bir niyeti de yoktur sanırım ki hiç o karakterde bir teknik adam da değildir. Şimdi iş bu konuya el atacak bir yöneticiye kaldı. Fatih'in bu şekilde kadroda tutulması doğru değil.
Telegol etkisi mi?
- Tony Parker-Eva Longoria ilişkisinin detaylı analizi
- "Kobe vs. All NBA" detaylı analiz
- Kobe'nin Call of Duty reklamlarında oynaması ekseninde bilgisayar oyunlarının çocuk gelişimine etkisi
- ....
Her hafta sabırla basketbol konuşulsun diye beklediğim, Türkiye'de basketbolu en iyi bildiğine inandığım 3 basketbol adamının programının bu haftaki ana konu başlıkları bu idi. NBA Stüdyo'da geçen seneye göre pozitif bir gelişme yayın saatinin ileriye alınmasına rağmen uzayan süresi idi. Yaklaşık 1.5 saat sürüyor artık program. Gece maçlarını beklemekten bünye biraz alışık bu geç saatlere ancak şimdi de içerik konusunda soru işaretleri oluştu kafamda. Yukarıda saydığım magazinsel konular programın çoğunu işgal etti bu gece. Her 3'ünün de basketbol bilgilerine sonsuz saygı duymak ile beraber umarım içerik konusunda moderatör Murat Kosova ilerleyen haftalarda bir ayar çeker amiyane tabir ile. Yoksa konuların bu kadar basketbol dışına kaymasını, program saatinin gece yarısına çekilmesi ile beraber ortaya çıkan "Telegol" etkisine bağlamak zorunda kalacağım.
19 Kasım 2010 Cuma
Kasia
Herhangi bir spor dalında uluslararası turnuvaların ardından yerel arenaya dönmek zor gelir izleyiciye. Örneğin yazın Güney Afrika'nın ardından ne yavan gelmişti UEFA ön eleme maçlarını izlemek. Bu akşam da daha bir hafta önce sona eren Dünya Voleybol Şampiyonası'nın ardından Süper Kupa finali ile başladı Bayanlar Voleybol sezonu ve bu ilk maç da çok zevk vermedi açıkçası. Sezonun sadece Türkiye'de değil Avrupa'da da en önemli takımlarından biri Fenerbahçe Acıbadem ve destansı ismi ile sponsor zengini Vakıfbank Güneş Sigorta Türk Telekom karşı karşıya geldi Burhan Felek'in "premier" gecesinde. Dünya Şampiyonası'ndan hem yerli hem yabancı bir çok tanıdık isim vardı sahada. Biraz da oyuncuların çok yorgun olması sebebi ile çekişmesiz ve uzun rallilerin olmadığı bir maç izledik. Yani isminin altında kaliteye sahip bir mücadele oldu. Fenerbahçe bir set vermesine rağmen özellikle 2. sette rakibini nakavt etti adeta. Sonuç 3-1 ve Fenerbahçe muhtemelen kupa koleksiyonu yapacağı sezonu kazanarak açtı. Geçen sezon ligde "herşeyi" kazanan Fenerbahçe'nin antrenörü Jean de Brandt takımdan gönderilirken olan durumu bir nevi geçen sezonki Real Madrid'de yaşanan "Pellegrini" vakası ile benzeştirebiliriz. En iyi olduğuna inanılan bir takım kuruldu ve en tepede olmak istediler haliyle. Ancak Şampiyonlar Ligi finalinde yine Bergamo'ya kaybedince Brand'ın felsefesi fazla yumuşak bulundu ve yerine onun tam tersi bir karakterde olan, tam bir "winner" Ze Roberto getirildi. Ze Roberto Brezilya'nın efsanevi antrenörü ve benim izlediğim Brezilya maçlarında kenar yönetim tam bir gerilim filmi gibi olur her zaman. Hırslı, sert ve daima kazanmak isteyen bir adam...Sonuç olarak Fenerbahçe Acıbadem yönetimi eksik olan parça olarak kenar yönetimini gösterdi ve bu hamleyi yaptı.
Diğer hamlelerden en önemlisini ise, bir önceki voleybol yazısında olduğu gibi bu yazıyı da yine görsel bir şölen ile bitirmek adına Katarzyna Skowronska olarak seçiyorum. 2003 ve 2005'de Avrupa Şampiyonu olan Polonya'nın en etkili oyuncusuydu. Her ne kadar biz onu antrenörü ile olan sorunları yüzünden geçen hafta biten turnuvada izleyemesek de bu akşamki maç Türkiye'ye önemli bir oyuncunun geldiğini kendi gözlerimle görmemi sağladı.
Resimlerine göz atmadan geçmeyelim:). Son kare biraz hayal kırıklığı olsa da...
Diğer hamlelerden en önemlisini ise, bir önceki voleybol yazısında olduğu gibi bu yazıyı da yine görsel bir şölen ile bitirmek adına Katarzyna Skowronska olarak seçiyorum. 2003 ve 2005'de Avrupa Şampiyonu olan Polonya'nın en etkili oyuncusuydu. Her ne kadar biz onu antrenörü ile olan sorunları yüzünden geçen hafta biten turnuvada izleyemesek de bu akşamki maç Türkiye'ye önemli bir oyuncunun geldiğini kendi gözlerimle görmemi sağladı.
Resimlerine göz atmadan geçmeyelim:). Son kare biraz hayal kırıklığı olsa da...
Nani şov!
Çarşamba akşamından akılda kalan en önemli kare Ronaldo'nun sayılmayan golü oldu. Soldan klasik driplinglerinden biri ile İspanya ceza alanına girdi, ardından Pique'yi uzaya gönderdi, akabinde zarif bir bilek hareketi ve inanılmaz bir son vuruş...Ama bu solo performansı baltalayan bir adam vardı o gece. O da Manchester'lı Nani idi...
Nani maç sonunda, ofsaytta olduğunu farketmediğini söyledi Ronaldo'dan da özür dileyerek ama bir sormak lazım yine de Nani'ye. Sen de aynen bizim gibi bu hareketleri ağzını açarak izledin. Tek farkımız biz TV başında sen ise Ronaldo'ya birkaç metre mesafedeydin. Gol olmayacak olsa bile bırakamaz mıydın o top kendi kaderini kendi çizsin.
Nani bana hep Ronaldo'nun yerinde gözü olan bir adam gibi gelmiştir. Hani Manchester'da da o gitsin de ben kendi şovuma başlayayım diye bekler durur gibi gelirdi. Şimdi bu mükemmel golü dinamitlemesi de çok manidar geldi bana. Gerçi Ronaldo maç içinde ne kadar delirse de maç sonu açıklamasında Nani'nin topa içeride dokunduğunu ima edip suçu yan hakeme yüklemeyi tercih etmiş. Bir nevi öfkesini başka bir objeye yöneltmiş. Hani birine vurmak istersin ama gidip sandalye ya da ne bileyim vazo kırarsın ya o hesap!
Linkten izleyebilirsiniz Nani şovu!
http://www.youtube.com/watch?v=NaX8NTtkllw
Nani maç sonunda, ofsaytta olduğunu farketmediğini söyledi Ronaldo'dan da özür dileyerek ama bir sormak lazım yine de Nani'ye. Sen de aynen bizim gibi bu hareketleri ağzını açarak izledin. Tek farkımız biz TV başında sen ise Ronaldo'ya birkaç metre mesafedeydin. Gol olmayacak olsa bile bırakamaz mıydın o top kendi kaderini kendi çizsin.
Nani bana hep Ronaldo'nun yerinde gözü olan bir adam gibi gelmiştir. Hani Manchester'da da o gitsin de ben kendi şovuma başlayayım diye bekler durur gibi gelirdi. Şimdi bu mükemmel golü dinamitlemesi de çok manidar geldi bana. Gerçi Ronaldo maç içinde ne kadar delirse de maç sonu açıklamasında Nani'nin topa içeride dokunduğunu ima edip suçu yan hakeme yüklemeyi tercih etmiş. Bir nevi öfkesini başka bir objeye yöneltmiş. Hani birine vurmak istersin ama gidip sandalye ya da ne bileyim vazo kırarsın ya o hesap!
Linkten izleyebilirsiniz Nani şovu!
http://www.youtube.com/watch?v=NaX8NTtkllw
Misimovic hasta mı?
Galatasaray'ın resmi sitesinden Misimovic'in A2 takımına gönderilmesi ile ilgili açıklama şöyle: "Oyuncumuz Zvjezdan Misimovic’in kulübümüzün arzuladığı performans taleplerine karşı, tamamen olumsuz davranışlarından; antrenman ve maçlarda sergilediği tavırlar, azimli çalışmaması, konsantrasyon eksikliği, dikkatsizliği ve teknik-taktik disiplinsizliğinden dolayı; A Takım kadrosunun dışında bırakılmasına karar verilmiştir"
Kulüp elbette mantıklı bir açıklama yapmak zorunda kağıt üstünde en değerli oyuncularını neden kadro dışı bıraktığına dair. Ama bu açıklama ile öyle çok günah yüklenmiş ki Misimovic'in üzerine insanın "hadi ordan" diyesi geliyor. Teker teker bakalım...
Kulübün arzuladığı performans taleplerine karşın takınılan "olumsuz tavırlar"'dan bahsedilmiş. Yani bu kulübün yöneticileri ve teknik adamı kötü performans sergileyen bir oyuncusuna bunun sebeplerini sorunca karşılığında olumsuz tavırlar görmüşler. Bahsi geçen oyuncu yıllarca Bundesliga'da oynamış ve nispeten iyi bir kariyere sahip. Bayern Münih altyapısında yetişmiş ve futbol hayatının tamamı Almanya'da geçmiş. Yani onu yarı-Alman olarak da nitelendirebiliriz. Almanlardan çürük elma çıkmaz demiyorum tabi ama ben Misimovic'in Bundesliga'da herhangi bir olumsuz tavrı yüzünden kadro dışı kaldığını ya da cezalandırıldığını duymadım. Lincoln'den bu tavırları beklersiniz, vakti zamanında Trabzon'a yolu düşen Marcelinho'dan bunu beklersiniz ancak Misimovic'in yukarıda teker teker sayılan günahlarının hepsini birden bu kısa sürede işlediğine inanmak biraz zor açıkçası.
Saha içi ve antrenmanlardaki isteksiz hareketler, yeteri kadar hırslı ve azimli olmamak, dikkat eksikliği, vs.vs...Bunların hepsini artarda sıralayınca Misimovic'in bilinmeyen bir hastalığı varmış hissine kapılıyor insan değil mi! Her şeyden önce madem bu adam geldiğinden beri bu kadar isteksiz neden tüm maçlarda sahada idi? Arada dinlendirilmesi ya da sorgulanması gerekmez miydi? Ayrıyeten basından takip ettiğim kadarı ile Misimovic de Galatasaray'a gelmek için istekli idi bu transfer söylentileri ilk çıktığında. Onu çok isteyen Schalke'ye gitmek istemediğini kendi ağzından duymuştuk. 3-4 aylık kısa bir süreçte bu kadar çabuk pes etmesi de sadece onun günahı olamaz.
Son olarak da teknik-taktik disiplinsizlikten söz edilmiş. Misimovic'i transfer ederken mutlaka bu transfere karar verenler oyuncunun en etkili sezonunu nasıl oynadığını ya da kısaca oyuncunun teknik analizini, kulübe hangi şartlar altında neler verebileceği hakkında beyin fırtınası yapmıştır elbette (yapmış mıdır?). Gerçi bir kulübe bu derece maliyetli bir oyuncunun, bu derecek beklenti içine girilecek bir oyuncunun ve takımın başaktörü olması istenen bir oyuncunun transfer edilme zamanı transferin son günü olmaması lazım. Oyuncunun maliyetini düşürme, pürüzleri giderme gibi bahaneler bana çok inandırıcı gelmez hiç bir zaman. Neyse ilk cümlelerimize dönersek bu teknik-taktik disiplinsizlikte de ben kulübe hak veremiyorum. Çünkü Misimovic geldiğinden beri takım da hiç bir zaman iyi olmadı. Yanında oynayabileeği bir Arda, önünde pas atabileceği bir Baros bulamadı. Yani oyuncunun performansını bir bütün içinde değerlendirmek lazım. Misimovic bu teknik-taktik disiplinsizlik içinde iken arkasındaki Sarp-Ayhan-Barış acaba ona ne kadar yardım ettiler. Ya da Misimovic önünde pas atacak bir santrfor neden bulamadı? Ya da en gerideki Servet'in şahsi hatalarından kaybedilen bir kaç maçın faturası da mı bu yukarıdaki paragrafın içine gömüldü? Hagi döneminden hiç bahsetmek istemiyorum çünkü futbol hayatının herhangi bir döneminde sol çizgide ve üstelik defansif görevler yüklenen bir pozisyonda oynamamış bir oyuncuyu taktik disiplinsizlik ile suçlamak mantıksızca bir hareket olmuş. Bu kararda Hagi'nin de parmağı olduğu bilindiğine göre, bu mazeret silsilesinin içinde bu son cümleler tamamiyle saçmalıktan ibaret olmuş bana göre. Hatta Misimovic'in en iyi maçını da Hagi'nin ilk maçı olan Fenerbahçe maçı olarak hatırlarız. Yine sol çizgiye yakın oynadığı ve buna rağmen normalin üstünde bir mücadele ve azim gösterek oynadığı bir maçtı.
Bütün bu olaylar içinde Misimovic'in kontratı ile ilgili detaylar ise hala sır. Hagi'nin geçen hafta demecinde kullandığı "kiralık" kelimesi mecazen yani "emaneten oynayan" anlamında mı kullanıldı yoksa gerçekten kontratın detaylarında iddia edildiği gibi Mayıs ayında Galatasaray'ın tek senelik ücreti karşılığında herhangi bir bonservis ödemeden kontratı feshedebilme hakkı var mı o da muamma.
Sonuç olarak Türkiye'ye yine büyük beklentiler ile bir yıldız gelmişti ama yine yönetici-teknik adam beceriksizlikleri ile verim alınamadan yollanıyor ve biz yine mahrumuz böyle bir yıldızı ağız tadı ile seyretmekten. Tıpkı Ailton gibi, tıpkı Ortega gibi, tıpkı Anelka gibi, tıpkı Marcelinho gibi...
Kulüp elbette mantıklı bir açıklama yapmak zorunda kağıt üstünde en değerli oyuncularını neden kadro dışı bıraktığına dair. Ama bu açıklama ile öyle çok günah yüklenmiş ki Misimovic'in üzerine insanın "hadi ordan" diyesi geliyor. Teker teker bakalım...
Kulübün arzuladığı performans taleplerine karşın takınılan "olumsuz tavırlar"'dan bahsedilmiş. Yani bu kulübün yöneticileri ve teknik adamı kötü performans sergileyen bir oyuncusuna bunun sebeplerini sorunca karşılığında olumsuz tavırlar görmüşler. Bahsi geçen oyuncu yıllarca Bundesliga'da oynamış ve nispeten iyi bir kariyere sahip. Bayern Münih altyapısında yetişmiş ve futbol hayatının tamamı Almanya'da geçmiş. Yani onu yarı-Alman olarak da nitelendirebiliriz. Almanlardan çürük elma çıkmaz demiyorum tabi ama ben Misimovic'in Bundesliga'da herhangi bir olumsuz tavrı yüzünden kadro dışı kaldığını ya da cezalandırıldığını duymadım. Lincoln'den bu tavırları beklersiniz, vakti zamanında Trabzon'a yolu düşen Marcelinho'dan bunu beklersiniz ancak Misimovic'in yukarıda teker teker sayılan günahlarının hepsini birden bu kısa sürede işlediğine inanmak biraz zor açıkçası.
Saha içi ve antrenmanlardaki isteksiz hareketler, yeteri kadar hırslı ve azimli olmamak, dikkat eksikliği, vs.vs...Bunların hepsini artarda sıralayınca Misimovic'in bilinmeyen bir hastalığı varmış hissine kapılıyor insan değil mi! Her şeyden önce madem bu adam geldiğinden beri bu kadar isteksiz neden tüm maçlarda sahada idi? Arada dinlendirilmesi ya da sorgulanması gerekmez miydi? Ayrıyeten basından takip ettiğim kadarı ile Misimovic de Galatasaray'a gelmek için istekli idi bu transfer söylentileri ilk çıktığında. Onu çok isteyen Schalke'ye gitmek istemediğini kendi ağzından duymuştuk. 3-4 aylık kısa bir süreçte bu kadar çabuk pes etmesi de sadece onun günahı olamaz.
Son olarak da teknik-taktik disiplinsizlikten söz edilmiş. Misimovic'i transfer ederken mutlaka bu transfere karar verenler oyuncunun en etkili sezonunu nasıl oynadığını ya da kısaca oyuncunun teknik analizini, kulübe hangi şartlar altında neler verebileceği hakkında beyin fırtınası yapmıştır elbette (yapmış mıdır?). Gerçi bir kulübe bu derece maliyetli bir oyuncunun, bu derecek beklenti içine girilecek bir oyuncunun ve takımın başaktörü olması istenen bir oyuncunun transfer edilme zamanı transferin son günü olmaması lazım. Oyuncunun maliyetini düşürme, pürüzleri giderme gibi bahaneler bana çok inandırıcı gelmez hiç bir zaman. Neyse ilk cümlelerimize dönersek bu teknik-taktik disiplinsizlikte de ben kulübe hak veremiyorum. Çünkü Misimovic geldiğinden beri takım da hiç bir zaman iyi olmadı. Yanında oynayabileeği bir Arda, önünde pas atabileceği bir Baros bulamadı. Yani oyuncunun performansını bir bütün içinde değerlendirmek lazım. Misimovic bu teknik-taktik disiplinsizlik içinde iken arkasındaki Sarp-Ayhan-Barış acaba ona ne kadar yardım ettiler. Ya da Misimovic önünde pas atacak bir santrfor neden bulamadı? Ya da en gerideki Servet'in şahsi hatalarından kaybedilen bir kaç maçın faturası da mı bu yukarıdaki paragrafın içine gömüldü? Hagi döneminden hiç bahsetmek istemiyorum çünkü futbol hayatının herhangi bir döneminde sol çizgide ve üstelik defansif görevler yüklenen bir pozisyonda oynamamış bir oyuncuyu taktik disiplinsizlik ile suçlamak mantıksızca bir hareket olmuş. Bu kararda Hagi'nin de parmağı olduğu bilindiğine göre, bu mazeret silsilesinin içinde bu son cümleler tamamiyle saçmalıktan ibaret olmuş bana göre. Hatta Misimovic'in en iyi maçını da Hagi'nin ilk maçı olan Fenerbahçe maçı olarak hatırlarız. Yine sol çizgiye yakın oynadığı ve buna rağmen normalin üstünde bir mücadele ve azim gösterek oynadığı bir maçtı.
Bütün bu olaylar içinde Misimovic'in kontratı ile ilgili detaylar ise hala sır. Hagi'nin geçen hafta demecinde kullandığı "kiralık" kelimesi mecazen yani "emaneten oynayan" anlamında mı kullanıldı yoksa gerçekten kontratın detaylarında iddia edildiği gibi Mayıs ayında Galatasaray'ın tek senelik ücreti karşılığında herhangi bir bonservis ödemeden kontratı feshedebilme hakkı var mı o da muamma.
Sonuç olarak Türkiye'ye yine büyük beklentiler ile bir yıldız gelmişti ama yine yönetici-teknik adam beceriksizlikleri ile verim alınamadan yollanıyor ve biz yine mahrumuz böyle bir yıldızı ağız tadı ile seyretmekten. Tıpkı Ailton gibi, tıpkı Ortega gibi, tıpkı Anelka gibi, tıpkı Marcelinho gibi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












.jpg)