18 Kasım 2010 Perşembe

Meşale'nin anlattıkları...


İkinci yarıda sahaya atılan 5 ya da 6. meşalede tam hatırlamıyorum orta hakem Victor Kassai takım kaptanı Hamit'i çağırdı yanına ve takımının seyircilerini uyarması için kale arkası tribünlerine yolladı. O an benim hissettiğim duygu tam su katılmamış bir utançtı. Ama bu utancın sebebi sahaya meşale atılması değildi artık çünkü bunları ve daha fazlasını daha önce de gördük ve yaşadık. Benim utancımın sebebi, bu taşkınlığın sebepsiz yere, bir hazırlık karşılaşmasında yani bir puan mücadelesi veya eleme maçı olmayan bir karşılaşmada ve oyun içinde ortada kötüye giden bir hakem yönetimi, bireysel oyuncu performansı veya takım performansı yok iken yapılmasıydı. Yanlış anlaşılmasın elbette bu söylediklerim de sahaya bir şeyler atmak için asla sebep olamaz ama izlerken, konuşurken ya da yazarken beynimizin bir köşesi olayları mantık çerçevesine oturtmak için bunları kullanır. Eylemi yapanları haklı çıkarmak için değil, sadece "neden" sorusuna cevap bulurken kullanmak için...Velhasıl dün akşam yeni bir takımla, bir hazırlık karşılaşmasında, belki biz Türkler'in Brezilya'dan sonra en sevdiği "bizden" olmayan takım olan Hollanda önünde sadece 1-0 gerideyiz ve üstelik fena da oynamıyoruz ama sahaya anlamsızca meşaleler atılıyor. Saçma da olsa tribündeki bu adamları motive eden bir şeyler olmalı diye düşünüyorum ama bulamıyorum. İşte bu cevapsızlık yüzünden utanıyorum. Akılsızlığımızdan utanıyorum. Mantıksızlığımızdan utanıyorum.

Saha içinden birkaç kelam etmek gerekir ise Hiddink'in bu test maçını, yeni yüzlerin iştahı ve dinamikliği anlamında geçer not aldığı ama oynanmak istenen futbol ve felsefe anlamında vasatın üstüne çıkamadığımız bir sınav olarak  değerlendirebilirim. Hücumda en etkin olduğumuz periyot ikinci yarıda yenilen golün ardından Umut'un net kafa vuruşunun Skatelenburg tarafında kurtarıldığı, akabinde bir korner ve bir serbest vuruş ile rakip kalede tehlikeli olduğumuz anlardı. Yani organize hücum ile, defansı öne çıkararak, kısa paslar ile rakip sahada birikip bulduğumuz pozisyonlar değildi bunlar. Ama bu kadar yeni isimler ile anlaşılabilecek bir durum bu. Oturtulmak istenen felsefeden ziyade yeni yüzlerin Milli Takım ortamını görmesi ve bizim de bu yeni yüzlere aşinalığımız açısından önemliydi.

Bu maç bu kadar yeni ismin aynı anda sahada olması açısından bir istisnaydı tabi. Beklenilen yeniden yapılanma sürecinde eski kadrodan isimler olacaktır ilerleyen dönemlerde ve olması da gerekir. Önemli olan bahara kadar geçilecek bu test sürecinde, süzgecin üstünde kimlerin kalabileceğidir. Dün akşamdan akılda kalan bireysel performanslara kısaca bakmak gerekir ise Serdar Kesimal'ın, Burak Yılmaz'ın ve oyunda kaldığı az sürede Engin Baytar'ın oyunları dikkat çekiciydi. Serdar'ın 21 yaşına rağmen, Almanya alt yapısının da etkisi ile disiplinli  ve soğukkanlı oyun karakteri önemli. İsmail yenilen golde önemli bir hata yaptı ve akabinde oyundan koptu. Mevcut potansiyeli ve üstüne koyabilecekleri düşünülürse ısrar edilmeli. Ama umarım gelişim süreci Sabri'ninkine benzemez. Zira şu an onu çok andırıyor. Yani bundan 4-5 sene sonra elimizde yetenekli olduğunu bildiğimiz ama gelişim konusunda yavaş ve yetersiz kaldığı için ilerde "mevkisiz" olacak bir sol kanat oyuncusu olmaz umarım. Bana göre İsmail pozisyon bilgisini ve kafa yapısını geliştirebilirse iyi bir bek olacaktır. Nuri ve Selçuk ise birbirleri ile uyumlu idi ama takımın kalanı ile aynı şeyi söylemek mümkün değil. Ama dediğim gibi beklemek lazım, zaman lazım...Burak Yılmaz kolektif oyuna ve pas trafiğine katılma iştahı içinde ve onun adına olumlu bir referans ilerleyen süreç adına. Engin oyunda olduğu kısıtlı zamanda iki iyi kanat organizasyonuna imza attı ve Hiddink'in kafasına kendi adına bir çentik attı. Mehmet Ekici için de şu an birşey söylemek erken olur. Ancak ilerleyen zamanlarda bu takımın önemli bir parçası olacaktır. Yalnız dün akşam sol iç gibi oynatıldı ve biraz yadırgadı gibi yerini. Son olarak Umut'a değinmek istiyorum. Bu yeni yüzler arasında oynadığı mevkideki oyuncu kısırlığı  yüzünden oldukça fazla bir şansı var aslında ancak bu şansını biraz "akıl" ile birleştirmesi lazım. Bir dönemki Tuncay gibi her topa anlamsızca koşması ve boşa efor sarfetmesi belki de onun gol vuruşlarının neden zayıf olduğu konusunda kendisine ışık tutabilir. Umarım Şenol Güneş ile girdiği "Futbol 101" derslerinden daha çok şey öğrenir ve bu dersten getireceği AA sayesinde Milli Takım'ın kalıcı isimlerinden olur.

Yeni bir sürecin startı için olması gerektiği gibi bir karşılaşma oldu. Muhteşem bir performans ya da yenilecek 5 gol de fazla bir anlam taşımazdı dün akşam için. Elde bir puzzle var ve bu puzzledan anlamlı bir şekil çıkmasını istiyoruz. Sanırım bu puzzle'ın eksik parçası da bizim yurtdışı seyirci profilimiz olacak. Yıllardır "gurbetçi" sıfatı altında şirin bir maske takılmaya çalışılan bu grup umarım bizim adımıza daha fazla utanç kaynağı olmaz.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Fransa'da bir yalnız adam: Laurent Blanc


Forwards: Gameiro (Lorient), Hoarau (Paris St Germain), Benzema (Real Madrid), Remy (Marseille), Payet (St Etienne), Valbuena (Marseille)

Midfielders: A. Diarra (Bordeaux), M’Vila (Rennes), Malouda (Chelsea), Gourcuff (Lyon), Nasri (Arsenal), Cabaye (Lille)
Defenders: Sagna (Arsenal), Clichy (Arsenal), Rami (Lille), Mexes (Roma), Sakho (Paris St Germain), Abidal (Barcelona), Reveillere (Lyon)
Goalkeepers: Lloris (Lyon), Mandanda (Marseille), Carrosso (Bordeaux)

Yeniden yapılanma sürecinde olan tek ülke biz değiliz futbolda. Lauren Blanc'ın Fransa'sı da üst üste gelen başarısızlıkların ardından futbollarını ve imajlarını düzeltme çabasında. Özellikle son Dünya Kupası'ndaki başarısızlığın üstüne bir de kendilerini bütün dünyaya rezil eden malum olay ve disiplinsizlikler eklenince, Domenech sonrası dönem için Laurent Blanc futbolun başına getirilmişti yeniden yapılanma adına. Domenech'in de büyük katkıları ile Fransa'da neredeyse en çok nefret edilen kurum haline gelmişti Milli Takım Güney Afrika sonrası. Federasyon da Blanc'a hem takımı hem de kaybettikleri saygınlığı geri getirmesi için tam yetki verdi.

Blanc'ın Fransa'sı da eleme gruplarına çok iyi bir başlangıç yaptı diyemeyiz ancak son 3 maçta alınan 9 puan onları biraz toparladı. Çarşamba akşamı adı hazırlık maçı olsa bile önemli bir sınav verecekler Wembley'de İngiltere önünde. Blanc'ın geçen hafta yaptığı açıklama ise Zidane'lı döneme gönderme yaparcasına anlamlıydı aslında. Ellerinde Ribery ve Malouda dışında üst düzey oyuncuları olmadığını söyledi basına. Haklıydı da...Yukarıda yazdığım bu maçın kadrosuna bakılınca daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle 2000 sonrası bütün büyük turnuvalarda gol atma sıkıntısı çeken bu takımın ileri ucunda büyük bir kısırlık var. Hatırlarsınız 98 öncesi yani Trezeguet/Henry öncesi dönemde de Fransa'dan bir golcü söyle desek kimse aklımıza gelmezdi Papen'in bırakmasının ardından. Hatta 98'i bile ismini bugün kimsenin hatırlamadığı Stephen Guivarch ile oynamışlardı. Ama o takımın Zidane'ı vardı. Bugün ise bu takımın gol yükünü çekmesi beklenen Benzema, Lyon sonrası gol atmayı unutunca bu problem iyice açığa çıktı.

Blanc her ne kadar elinde yıldızlar olmadığına inansa da bu takımı toparlayacak tek adam gibi gözüküyor. Ama bu oyuncu kalitesi onun en büyük dezavantajı. Şu an Fransa liginin parlayan isimlerine umutlarını bağlamış gibi. Bakalım ne kadar başarılı olabilecek bu yolda yalnız adam...

Zincirkıran


Malum STSL'de bu sene 12 hafta sonunda ligin ilk 3 sırasını "3 büyükler" dışındaki takımlar ele geçirmiş durumda. Geçmiş yıllarda ara ara diğer takımlardan bu seviyelere sızmalar olsa da benim futbol izleyicisi olarak kariyerimde ilk kez böyle bir tablo karşıma çıkıyor. Çok mu şaşırtıcı? Asla...Çünkü futbol da kendi dinamikleri olan, değişen, değiştiren ve çok fazla parametrenin etkisi altında olan bir olgu. Dolayısı ile kağıt üstünde her şeyi doğru yaptığınızı düşünseniz dahi formsuzluk ve sakatlık gibi nispeten sizin kontrolünüz altında olmayan bazı gelişmeler de takımların gidişatını etkiler. Ya da tamamen sizin inisiyatifinizde olan sezon başı planlamalarında yapıldığı gibi bazı temel öğelerde yanlışlıklar yaptığınızı sonradan fark edersiniz. Evet belki Türkiye için şaşırtıcı bir sıralama olabilir bu ama Avrupa'nın önemli liglerine bakınca da kimisinde araya sızan bazı alt seviye takımlar, kimisinde de bizdeki gibi zirveyi tamamen ele geçirmiş lokomotif olmayan takımları görüyoruz bu sene.

Premier Lig bu seneye de Chelsea ve Manchester United fırtınası ile girdi. İlk 5'de kendine yer bulan tek sürpriz takım Bolton şu anda. Bunda elbette Liverpool'un kötü performansı da etkili ama yine de bu zincirin kırılmasının en güç olduğu lig olan Premier Lig'de Bolton gibi geçen sene diplerde olan bir takımın bu seviyede kalabilmesi dikkat çekici.

Bundesliga ise artık alıştığımız gibi her sene farklı başrol oyuncuları çıkarma alışkanlığını bu sene de devam ettiriyor. Son yıllarda Stuttgart, Wolfsburg ya da Leverkusen örneklerinde olduğu gibi bu sene de yıllar sonra başat oynayan bir takım çıktı ortaya. Genç kadrosu ile Dortmund bu sene zirveyi ele geçirdi ve de müthiş bir futbol oynuyorlar. Yine sezona 7'de 7 yaparak başlayan Mainz ve zirvenin hemen eteğinde dolaşan Hoffenhaim de Bayern Münih/Schalke/Werder Bremen zincirini kıran diğer takımlar oldu. Mainz rüya gibi bir başlangıç yapmıştı ama bu seriyi devam ettirmesi diğerlerine oranla zor gözüküyor. 2 sene önce devre arasına lider giren ama o zamanki süper golcüleri Ibisevic'i devre arasında sakatlığa kurban veren Hoffenhaim bu seviyelerin nasıl oynandığını biliyor ve şampiyonluğu yaza kadar zorlamaları sürpriz olmaz.

Serie A ise Lazio ve Napoli gibi yıllar sonra dirilen iki efsane takım ile daha güzel oldu bu sene. Son 5 yılda Juventus ve Milan'ın çeşitli sebeplerle arenadan çekilmeleri, Inter'i zorlayan tek takım olarak Roma'nın kalması tadını kaçırmıştı ligin ancak bu sene güçleri birbirine yakın 4-5 takım var üst sıralarda.

Hollanda'da Twente ve Alkmaar son birkaç yılda olduğu gibi yine zirvedeler. Van Gaal Alkmaar'da bir ekol yarattı ve takımı öyle bıraktı. Twente ise Steve McLaren ile şampiyonluk mücadelesi nedir onu öğrendi ve şimdi her ikisi de bu öğretiler ile yollarına devam ediyorlar. Yani Eredivisie'de de sadece PSV ve Ajax'ın borusu ötmüyor artık.

La Liga ise bildiğimiz gibi... Real ve Barcelona'yı mevcut koşullarda zorlayacak bir takım çıkması imkansıza yakın. Hatta diğer ligler kendi aralarında bir takım yapıp çıkarsalar bu ikisinin arasına sızabilirler mi o bile muamma. Ciddi anlamda fark açılmaya başladı bu iki takım ile kalanlar arasında. Diğer takımların Real ve Barca önündeki tek planları sertlik olmaya başladı. Örneğin dün akşam oynanan Gijon-Real karşılaşması...Gijon Real'i durdurmak için inanılmaz sert ve güce ayalı bir futbol oynadı. Neredeyse her pozisyonda, her ikili mücadelede vücut vücuda temasa girdiler rakiple. Ama kadrolar arasında öyle büyük bir fark var ki sallasalar da yıkamıyorlar bu iki devi. Sevilla ise Juande Ramos sonrası ve yıldızlarını satmasının ardından eski gücünde değil. Valencia da ekonomik sorunları yüzünden bu sene küçülmeye gitti bilindiği gibi. Zaten bir La Liga alışkanlığı olarak zirveyi zorlayan bu takımlar yıldız oyuncularını dışarıya değil, ya Real'e ya da Barca'ya satıyorlar. Alves, Keita, Ramos, Villa aklıma gelen birkaç örnek. Dolayısı ile fark her geçen gün açılıyor.

Portekiz'de de resim çok farklı değil. Porto bu sene geçen senelere oranla kadro olarak daha zayıf gözükse de farkı daha da açtı. Guimares 3'lünün arasına giren tek takım an itibari ile.

Fransa ise sezonun en sürpriz ligi. Bir bakıma bizim ikiz kardeşimiz. Yıllardır süregelen Lyon hegemonyasını kıran Marsilya ve Bordoux da bu sene Lyon gibi ilk 5'in dışında kaldılar. Lider ise sürpriz bir takım Brest. Yine Lille ve Montpellier de piyangodan çıkan diğer iki takım!

Belçika'yı ise Anderlecht ve Brugge'den ibaret biliriz değil mi? Ama şu anki lider ise Genk.

Görüldüğü gibi zincirlerini kıran tek lig bizimkisi değil. Yani ortalığı velveleye verecek kadar şaşırtıcı bir sıralama yok karşımızda. "Bu bütçelerle, bu kadrolarla..." diye başlayan cümleler altyapısı olmayan boş fikirlerden ve analizlerden öte geçmeyen cümleler oldu artık. Futbol kağıdın ve ofislerin dışına taşan bambaşka bir oyun olmaya başladı. Bu ülkedeki oyunun tek zevk kaynağı "3 büyükler" değil artık. Her ne kadar ortada oynanan aman aman bir oyun olmasa da...

Ibrahimovic'in oyun parkı

Mourinho Inter'in başında olduğu 3 sezon boyunca zaman zaman fazla defansif futbol oynattığı gerekçesi ile eleştirilmişti. Geçen sezon o 3'lemeyi yapmasa belki de çoktan hakettiği iade-i itibar gelmeyecekti. Bu akşam Milano derbisini izlerken hatıralarda sadece geçen sezonki meşhur "Nou Camp müdafaası" ile eleştirilen Mourinho'yu bir kez daha anmış oldum. Portekizli son yılların en "sempatik" takımı önünde kazanmak istediği için acımasızca suçlanmıştı futbolu katletti diye. Bu akşam ise Benitez'in sözde "hücumcu" Inter'i, Mourinho'nun "defansif" Inter'i kadar bile olamadı son yarım saati 10 kişi oynayan rakibi Milan önünde. Gol atmak bir yana ciddi bir pozisyon bile bulamadılar.

Benitez, Mourinho'dan farklı şeyler yapmaya çalışıyor besbelli. Bu da oldukça normal aslında. Ama bu fark yaratma çabası takıntı haline gelmeye başlamış gibi geldi bana. Özellikle o disiplinli ve aman vermeyen orta saha kurgusu bozulmuş. Cambiasso, ki bu kurgunun bana göre en önemli parçasıydı, Benitez'in A planları içerisinde yer almıyor. Bu akşam da zorunlu bir değişikliğe gitme durumunda dahi onu düşünmedi. Sakatlanan Obi'nin yerine aslında ilk etapta Cambiasso soyunmuştu kenarda ama son saniyede fikrini değiştirdi Benitez. Bir oyuncuyu kaybetmek için bundan daha yerinde bir hamle yapamazsınız sanırım! Ayrıca böyle bir maça kalede Julio Cesar yerine Castellazi tercihi ve yine orta sahada Obi tercihi de bu farklılaştırma takıntısının bir sonucu gibi geldi bana.

Milan ise çocukluğumuzdan beri ezbere saydığımız Seedorf-Ambrosini-Gattuso orta sahası ile dirençli ve İbrahimovic'in kişisel becerileri ne kadar elverirse o kadar yaratıcı bir takım. Allegri bu takıma farklı ve özgün bir felsefe getirmemiş. Sadece İbrahimovic'in yıldızlaşması için uygun bir laboratuvar yaratmış. Pirlo yerine Flamini tercihini de değişik bir şey yapmış olayım diye mi yapmış bilmiyorum ama Pirlo yaratıcılık konusunda özürlü olan bu takım için elzemdir bana kalırsa. Takımın 3 yıldız Brezilyalısından Robinho sadece bedenen sahada, Ronaldinho kulübede Brezilya'ya dönüş için gün sayıyor, Pato ise her zamanki gibi sakat. Takım tamamen Ibrahimovic'in ayağına bakıyor. İbra, İtalya'da sınıfın en çalışkan öğrencisi iken okul değiştirdi ve gittiği okulda baktı ki herkes kendisi gibi ve hatta daha iyi, o da mücadele etmek yerine geri döndü ve artık Milano farklı bir forma ile ama yine onun oyun parkı oldu. İstediği gibi oynuyor, istediği kadar şımarabiliyor. Babası (Berlusconi) ve öğretmeni (Allegri) onu kendi başına bırakıyor. Gün onun günü ise ne ala. Ancak Ibra'nın başına bir şey gelirse Milan geçen seneki haline dönecekmiş gibi duruyor şu an.

İsmim "3 büyükler". Ben bir bağımlıyım...

Lig sıralamasında bu kadar hafta sonra ilk 3'te ik kez "3 büyükler" 'den biri yer almıyor klişelerinden öte ligin bu ilginç sıralaması ile ilgili göze batan ve bu farkı açıklayabilecek bir ayrıntı var. O da Beşiktaş, Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sezon başında rakiplerine kağıt üstünde fark atan kadrolarının aslında teker teker "bağımlı" kadrolar olmaları.

Rakamlara ve ayrıntıya girmeden Beşiktaş'ın Guti&Quaresma (bazen Bobo), Fenerbahçe'nin Niang&Emre ve Galatasaray'ın Arda&Baros bağımlısı olan kadroları, sezon başında bu kadroların belirlenmesinde rol oynayan yöneticileri ve ayrıca bu "bağımlılığı" sezon içinde kıramayan teknik adamları tam anlamı ile sınıfta kalmıştır. Sezon başında öve öve bitirilemeyen transferler, ligin marka değeri safsataları, 3 büyüklerin kopup gideceği yalanları ik yarının sonları yaklaşırken komik bir anı olarak hatıralarımızda yer aldı.

Aslında bu tespiti yaparken ligin ilk 3 takımına bakmak da yeterli olacaktır. Bugün Trabzon'dan hangi oyuncuyu çıkarsanız o tribünlerden "ah vah" sesleri çıkar acaba? Umut mu, Jaja mı, Selçuk mu, Colman mı? Takımın yıldız statüsündeki iki adamı (Yattara&Alanzinho) şu an ideal 11'de yerlerini Engin&Burak ikilisine vermiş durumdalar. Trabzonspor bir "bağımlı" değil. Kayserispor sezon başında en önemli kozu Cangele'yi uzun süreliğine kaybetti. Açıkçası ben onun eksikliğinin Kayseri'yi çok etkileyeceğini düşünmüştüm ama yanıldım. Çünkü Kayseri de bir "bağımlı" değil. Şota onun boşluğunu şu veya bu hamleler ile doldurdu diyemeyeceğim çünkü Kayseri'nin felsefesinde bir oyuncudan doğacak boşluk diye bir kavram yok. Bursa ise 2-3 haftada bir Avrupa sendromu yaşadığı ve ara ara Volkan&Sercan&yabancı transferler problemleri kaşındığı halde yine de bir "bağımlı" değil. Çünkü Ertuğrul Sağlam'ın felsefesi de birilerine bağımlı olmaktan uzak duran bir felsefe. Her ne kadar yaptığı transferler eleştirilse de prensip olarak doğru bir düşüncedir mevcut kadroyu derinleştirme düşüncesi. Oyuncu seçimleri eleştirilebilir ancak mantık doğrudur. Aralarında inanılmaz farklar bulunmayan derin bir kadro idi hedefi Ertuğrul Sağlam'ın. Nunez ya da Steinert, Sercan ve Volkan kadar olmadı bu takıma diye bu felsefeyi dinamitlemek zorunda değiliz. Amaç belli. "Bağımlı olmamak..."

Beşiktaş Quaresma'yı sakatlığa kurban verince hücum melekelerini kaybetti. Galatasaray Arda ve Baros olmadan "sıradan" bir takım oldu diye eleştiriliyor. Fenerbahçe'de Emre oynamayınca orta sahadan öne top gitmiyor. Elbette medyada yer alan her eleştiri yada taraftardan çıkan her sesin arkasından gidip bu yorumu yapmıyorum. Ama yukarıda saydığım 3 yargı eğer genel bir kamuoyu yargısına dönüşmüş ise bunda biraz da haklılık payı vardır. "Schuster oyunun boyunu kısaltıyor, defansı öne çıkarıyor", "Rijkaard (hala buradayken) ayağa bol pas yaptırarak hücum ettiriyor" ya da "Aykut kanatları kullandırıp hızlı oynattırıyor"...Evet bunların hepsi doğru ve gerçekten 3 büyükler (Hagi'li Galatasaray hariç) kabuk değiştirme sancıları içinde kıvranıyor. Ama sistemler değişirken, tek tek isimlere bu kadar bağımlılık vitrinde hoş durmuyor. Arda varken, Quaresma varken, Emre varken 10/10, bu isimler yokken 10/0...Bu kadar dengesizlik değişim sancıları ile açıklanamaz, açıklanmamalı. Aksi halde Şenol Güneş'e, Şota'ya ve Ertuğrul Sağlam'a büyük haksızlık yaparız.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Klopp'un çocukları!


Shinji Kagawa (21), Mats Hummels (22), Kevin Grosskreutz (22), Sven Bender (21), Marcel Schmelzer (22), Neven Subotic (22), Mario Götze (18) ve Nuri Şahin (22)...Nuri ve belki de Subotic dışında kalanların ismini Dortmund'un bu sezon gösterdiği olağanüstü performans sayesinde duyduk çoğumuz. Parantez içinde yazdığım yaşlarının çok çok üstünde bir futbol oynuyorlar bu sezon. Bundesliga'da 12. hafta oynanırken Kagawa, Hummels, Grosskreuts, Schmelzer, Subotic ve Nuri tüm maçlarda görev aldılar şu ana kadar. Bu kadrodan üç oyuncuyu (Götze, Hummels ve Grosskreutz) da Löw tarafından geçen hafta açıklanan Milli Takım kadrosuna çağrıldılar.

Dün akşam Hamburg önünde yine şov yaptı Jurgen Klopp'un takımı. Sürekli öne oynayan, çok iyi kanat oyuncularına ve dolayısı ile kanat organizasyonlarına sahip, hızlı ve disiplinli bir takım olmuş Dortmund. Nuri'nin olgunlaşmış oyunu ve liderliğinde özellikle Götze ve Grosskreutz'un kanatlarda, Kagawa'nın ise ortada hücum organizasyonlarını şekillendirdiği bir oyun ve bununla beraber ortaya çıkan 12 maçta 31 puanlık bir performans. Lukas Barrios ile buldukları ikinci gole bir gözatıverin aşağıdaki linkten. Ne demek istediğimi anlayacaksınız...

http://www.youtube.com/watch?v=sBpoMh7Tim8

12 Kasım 2010 Cuma

Yepyeni bir "Milli" Analiz

Uzun zamandır merakla beklenen A Milli Takım'ın Hollanda ile oynayacağı hazırlık karşılaşmasının kadrosu açıklandı. Hiddink'le yeni dönemin ilk ipuçlarını da biraz öğrenmiş olduk. A Milliler ile beraber, maç yapmaksızın 3 günlük bir kamp sürecinden geçecek olan A2'ler ve İtalya ile özel bir maç yapacak olan Ümit Milliler'in kadroları da bugün açıklandı. Bu kadrodan bazı anlamlar çıkarmak da mümkün elbette. "Milli" analize en üstten başlayalım.

Hiddink'in kaleci mevkiinde aklında herhangi bir soru işareti olmamalı ki 1 (Volkan) ve 2 (Onur) numaralı kaleciler ile yola devam etmiş. Ufuk'u da Milli Takım'a ısındırmak için kadroya dahil etmiş gibi gözüküyor. Sinan Bolat'ın bu kez de kadroda olmamasını ben yadırgadım. Buradan çıkan sonuç da Sinan'ın uzun vadede düşünülmediği. Sanırım o da artık tercihini Belçika yönünde kullanacaktır.

Defans hattında Hiddink'in stoper tercihleri STSL'nin son haftalardaki formda isimleri olmuş. Serdar Kesimal, İbrahim Öztürk ve son 3 haftanın yıldızı Ersan kadrodalar. Burada 3 stoperin de seri ve hamleli isimler olması Servet'in eksilerini kapatmaya yönelik bir arayış içinde olunduğunu gösteriyor. Servet bu maç için de kadroya alınmış ise belli ki ondan vazgeçilmeyecek. O zaman yanına da Ersan'ın son maçlarda çizdiği tarzda bir stoper olması gerekecek. Ben ilk etapta hem son haftalardaki formu hem de uzun vadeli planlar için yaş olarak uygunluğu ile Ersan'ın tercih edileceğini düşünüyorum. Daha önce Uğur Meleke vasıtası ile istihbaratını aldığımız İBB'li Gökhan Süzen de sol kanat için düşünülen ve denenecek isimlerden birisi. Beni şaşırtan en önemli tercihlerden birisi ie Trabzonlu Serkan Balcı'nın kadroda yer almaması oldu. Ligin şu an belki de en iyi sağ kanat oyuncusu ve birkaç sene öncesine göre de oyununu inanılmaz geliştirdi. Buna rağmen böyle bir arayış döneminde bile düşünülmemesi şaşırtıcı.

Orta sahada elbette herkesin beklediği isim Nürnberg'li Mehmet Ekici başta olmak üzere yeni isimler mevcut. Herkes gibi ben de merakla bekliyorum Mehmet'i. Nürnberg'deki üstün formu ve seneye olası bir Bayern Münih geri dönüşü bizi heyecanlandırıyor. En çok ihtiyacımız olan bölgeye bu sene Bundesliga'nın tozunu attıran Nuri ile beraber monte edilmesi oyun anlayışımızı bir basamak ileri götürecektir. Ayrıca geçen seneki performansı ile bu daveti çoktan haketmiş Yekta Kurtuluş seçimi önemli bana kalırsa. Engin Baytar ve İbrahim Akın bu senenin en formda isimleri olsalar da Hiddink'in oynatmaya çalıştığı futbola çok yatkın isimler değiller. Her iki oyuncudaki bu büyük çıkış, komutasına girdikleri teknik adamlara ait bence. Her ikisinin de en büyük eksiği olan oyun disiplinine bağlı kalmadaki problemleri, her iki teknik adamın sabır ve güven süzgecinden geçirmiş oldukları becerileri ile bu sezon için çözülmüş gözüküyor. Ama uzun vadede bu iki oyuncunun bir Milli Takım oyuncusuna dönüşme olasılıklarını zayıf görüyorum. Yine de geride kalan oyunculara mesaj göndermek adına bu dönem için yanlış seçimler diyemem. Manisa'lı Yiğit İncedemir bana göre sürpriz bir isim. Son birkaç senedir belli bir gelişim göstermişse de topsuz oyunu kadar topla münasebetinde bir iyileşme göremedim ben. A2 kadrosundan yer alan Kayserili Abdullah ve hiç çağrılmayan yine Kayserili Furkan bu bölge için tercih edilebilecek diğer oyuncular olabilirdi. Hiddink'in çıplak göz ile de izlediği Furkan'ın, eğer herhangi bir sorunu yoksa Ümit Milli'ler için dahi tercih edilmemesi beni şaşırttı.

Hücum hattında ise Umut ve Burak'ın kadroya alınmaları bekleniyordu. Trabzon'da sezon başındaki sürpriz formuna rağmen zamanla Teofio/Umut değişikliğini bekliyordum. Umut'un dönüşü de beklenenden iyi oldu. Gol vuruşları her zaman soru işareti olsa da ileri ucumuzun statikliğini giderebilecek bir isim. Disiplinli, çalışkan, inatçı ve oyundan kopmayan bir yapısı var. Trabzon tribünlerinin o kadar tepkisine rağmen yıllardır da 10-15 gol sığdırmıştır sezon başına. Batuhan ve Kazım gibi potansiyelli ama bulanık isimler kadroda var iken Umut'u ödüllendirmemek hata olurdu.

İsimler üzerinden kısa bir özet yapmak gerekir ise:

Olumlu (uzun vadede): Serdar Kesimal, Ersan, Mehmet Ekici, Yekta, Umut
Olumlu (kısa vadede): Burak Yılmaz, İbrahim Öztürk
Neden varlar?: Kazım, Sabri
Olması gerekenler: Serkan Balcı, Furkan, Necip, Ceyhun Gülselam

Kadroda göze çarpan (bence olması gereken isimler Serkan ve Ceyhun'u da sayıyorum) Trabzon'un yakalamış olduğu rüzgardan faydalanma amacının varoluşudur. Bu isimlerin yeni dönem Milli Takım'ına düşünülmesinde Şenol Güneş etkisini azımsamamak lazım. Zira Umut, Engin ve Burak Türk futbolunda tedavülden kalkmak üzere iken Şenol Hoca'nın ellerinden tutması ile ayağa kalktılar. Nitekim kadroda olmayan Serkan ve oyununu iki üç gömlek yukarıya çeken Selçuk İnan da buraya dahil edilebilirler. 2002'den sonra gittiği sürgünden tamamen yenilenmiş ve olgunlaşmış bir teknik adam olarak geri dönen Güneş, şimdi de Türk futbolundaki "recycling" işlevini layıkı ile yerine getiriyor. Eğer biz bundan sonra bir şekilde Selçuk, Burak, Umut ve Engin'i konuşacaksak bu tamamen onun eseri olacaktır.

Abdullah Avcı, Şenol Güneş ve Ertuğrul Sağlam destekli ve Hiddink'in liderlik ettiği bu yeni sürecin ilk adımlarını büyük atarız umarım Hollanda önünde 17 Kasım akşamı.