15 Eylül 2010 Çarşamba

HANGİ DEĞİŞİM?




Yaz başından beri konuşulmakta olan mühim bir mesele var anlamakta zorlandığım. Fenerbahçe'de Aykut Kocaman'ın gelişiyle beraber başlamış olan değişim rüzgarlarından, bu sürecin sancılı geçeceğinden ve bu yüzden de Kocaman'a sabır gösterilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Elbette her başarısız sezonun ardından büyük camialarda değişim beklentisinin olması normaldir. Ki Fenerbahçe de ülkemizde taraftar profili ve yönetim anlayışı sebebiyle bu beklentilerin en yüksek olduğu camiadır. Galatasaray ve Beşiktaş bu konuda nispeten daha sabırlı ve tutucu camialardır. Evet beklenti normal ama spor medyası bu değişimin yaşandığına, kendisini ve kamuoyunu o kadar ikna etmiş gözüküyor ki hakikaten beni şaşırtıyor ve bu değişim nasıl bir değişimmiş acaba diye düşünmeye zorluyor. Şimdi madde madde bakalım neymiş bu değişim diye.

1- Aykut Kocaman'ın gelişinin temelleri geçen sezonun başında atılmıştı zaten. Daum'a ciddi anlamda hiçbir zaman tam anlamıyla güven duyulmadığı için onun gelişinin ardından Kocaman da büyük bir tantana ve merasimle sportif direktörlüğe getirilmişti. Sezon boyunca stepne olarak kenarda tutulan Kocaman sezon sonunda da başarısızlığın ardından sahaya indirildi. Zaten herkesin beklediği ve bildiği bu senaryoya rağmen bu değişim rüzgarlarından nasıl söz ediliyor anlamıyorum. Bu değişimden ve devrimden ziyade aynı zihniyetin devam ettiğinin en büyük göstergesi. Siz bir değişimden söz ediyor olsaydınız gerçekten Kocaman sahaya inmez, takım elbisesi ile orada oturur ve yöneticiler üstü bir anlayış ile Madrid'deki Valdano ya da Schalke’deki Hoeness olmaya çalışırdı. Asıl uğraşının bu olması lazımdı yani. Ama o da bence kolay yolu seçip sahaya inmeyi tercih etti. Oysa bu modelde sahaya inip inmeme tamamen Kocaman'ın kendi insiyatifindeydi ya da biz öyle sandık!

2- İşin teknik yanına gelirsek Fenerbahçe'nin Perreira döneminden beri oynadığı sıkıcı ve skora yönelik futbol anlayışından daha ofansif ve göze hitap eden bir anlayışa geçilen bir süreçten bahsediliyor. Ben bu kısma da inanamıyorum açıkçası. Çünkü bu tartışma da tamamen Stoch transferine ve Alex'in oynatılma/oynatılmama merkezine çekilmiş durumda. Eğer siz bir devrimden bahsediyorsanız arkasından yürüdüğünüz oyuncu Stoch olmamalı. Karizmatik, kendini ispatlamış ve en az 3-4 sene bu takıma hizmet ve liderlik edebilecek bir oyuncu ile bu yola girersiniz. Ben Stoch’da bu karizmayı ve kariyeri göremedim. Tutar, tutmaz o ayrı bir mesele tabi. Yıllar önce New York Knicks bunu Stephon Marbory transferi ile denemiş tutmamıştı. Yine Galatasaray bunu Hagi ile denedi ve tuttu. Alex mevzuuna gelirsek kimse Alex'in Fenerbahçe için önemini inkar edemez. Ama Alex'in tasfiye işlemlerinin bu kadar abartılmasına ve Aykut Kocaman'ın da buna çanak tutmasına benim itirazım var. Siz eğer bu futbol mentalitesi değişiminde bu kadar samimi iseniz sene başında yollarınızı ayırırsınız Alex ile. Sene içinde bu konunun ağızlara sakız olacağının herkes farkındadır sanırım. Ama bu da yapılmadı ve şimdi de değişim sancılarından bahsediliyor. Böyle bir sancı var ama bu değişimden bahsedenlerin kendisi asıl bu sancı.

3- Teknik olarak da geçen senelere kıyasladığınızda inanılmaz bir oyun mentalitesi farkı yok. Bu takımda hala düne kadar Bilica/Lugano stoper oynuyor ve orta ikilide bu yeni sisteme hiç uymayacak bir Cristian'da ısrar ediliyor. Yani bu yeni sistemde topun bir an önce oyunun asıl adamları olarak kabul edilen Stoch, Dia/Kazım(Topuz asla değil) ve Niang'a aktarılması gerekirken siz bunu sağlayacak adamları onların arkasına koymamışsanız. Dolayısı ile teknik anlamdaki değişim lafları gerçekten sadece lafta kalıyor. Zaten şu ana kadar oynanan oyun, Avrupa vitrininden de bir aylık bir süreçte kaybolunması bunların kanıtı.

Özetle, değişim lafı ağza bu kadar sakız edilecek kadar gayri ciddi bir laf değildir. Bir sene önceden hazırlanmış senaryoların bildik oyunlar ile hayata geçirilmesi değişimi değil yerinde saydığınızı gösterir. Haliyle de Fenerbahçe'deki değişim rüzgarları Alex ne zaman oynar, ne zaman oynayamaz kısır döngüsünden kurtulamaz.

12 Eylül 2010 Pazar

Saf, temiz, duru...


Tekrar başlamaya değecek, buna sebep olacak güzel şeyler yaşanır hayatta. Bıraktığınız yerden aynı heyecanı tekrar size yaşatacak kadar özel şeyler...Dün akşam Sinan Erdem'de yaşananlar da bana yeniden yazma iştahı verdi. Aslında sadece dün gecenin yarattığı bir etki değildi bu. Şu son iki haftadan beri basketbolda, hiç beklenmeyen bir hava ile yakalanan ve hiç beklenmeyen bir üslup ile yazılmakta olan bir tarih var belki de. Hani her yaz mevsimini, o yaz yaşadığımız en güzel aşk ile ve kulağımızda çınlayan o yazın şarkısı ile hatırlarız ya bu yazın aşkı da şarkısı da bu 12 güzel insan oldu hepimiz için...

Basketbolun coşkusu ve heyecanı bir başka yaşanıyor. Ülkemizde futbol ve basketbolün kültürleri o kadar farklı ki, kimi zaman futboldaki o kısır çekişmeleri basketbolün içinde görünce içim sızlardı. Basketbolün her nedense hep temiz, masum ve daha elit bir yanı olduğunu düşünmüşümdür Türkiye'de. Pek tabii ki başarı sayesinde şu anki teneffüs ettiğimiz havanın içinde huzur ve barışı daha derinden hissedebiliyoruz. Ama yakın zamana kadar futbolda yaşadığımız bütün başarılar bile "herkese ve herşeye rağmen" mantığı ile bizlere sunulduğu için o Dünya 3.lükleri'nde ve Avrupa yarı finali başarılarında bile buruk, ekşi bir tat kalırdı damağımda. Çoğu kişinin iddia ettiği gibi, pes etmeyen, teslim olmayan inatçı ekolümüzün içinde kaos ve kargaşadan sportif ve psikolojik anlamda zaman zaman beslendiğimiz olsa da aslında bu zaferleri meğerse iç çekişmeler, medya-sporcu gerginliği, "içimizdeki İrlandalılar" olmadan yaşayabilmek ne güzelmiş. Bu Dünya Şampiyona'sı bana spordan böylesine tat alabilmeyi bir kez daha gösterdi.

Bunu bize yaşatan asıl gerçeğin başarı olduğunu inkar etmeden oyuncuların maç sonrası verdiği görüntüler, saha içinde o takımdaşlık havasını her daim seyirciye yansıtmaları, kaprissiz ve egosuzca konuşmaları, basketbolü yönetenlerin yine aynı şekilde basketbolün o bilinen elit üslubu içindeki tavırları ve son olarak basketbol medyasının bu pozitif havaya katkısı aslında şu son iki haftadan beri yaşadığımız zaferlerin arkasındaki önemli etkenlerdi. Elbette bu başarı gelmese konuşulan şeyler Tanjevic'in Türk basketboluna hiçbirşey vermediği, takım içinde Hidayet'in kaprisleri, ya da ne bileyim Demirel yönetiminin basiretsizliği gibi şeyler olabilirdi. Ama doğru düzgün bir spor kültürümüz, sadece sahada değil kafalarda da bir ekolümüzün olmasını istiyorsak bir yerden başlamak gerekiyordu. Bu başlangıç noktası da işte ülkemizde düzenlenen ve şu ana kadar kusursuz giden bu organizasyon ile sağlandı.

Dün akşam son birkaç dakikayı annem ve babam ile birlikte televizyonun karşısında ayakta izledim. Spor birlik ve beraberliği sağlar derler ya üçümüzü ekran karşısında o heyecanla bağırırken görünce aynı anda gülmek ve ağlamak geldi içimden. Birkaç günlük de olsa bu havayı yaşayabilmek, hayata dair dertleri biraz unutup şu duyguları yaşamak insana yaşadığını hissettirdi. Güzelmiş, dertsiz, tasasız, kaprissiz, egosuz ve saf bir sevinci yaşamak...

25 Mayıs 2010 Salı

Deneme atışı


Güney Afrika 2010'un başlamasına günler kaldı ve hazırlık maçları da yavaş yavaş hepimizi Dünya Kupası havasına sokmaya başladı. 11 Haziran'a kadar da bir Dünya Kupalık maç izlemiş olacağız sanırım.

Dün akşam kupanın iki iddialı takımının 2 farklı mesaj verdiği maçlar oynandı. İngiltere ve Arjantin bu kupanın birçok favorisinden sadece ikisi. İngiltere kupaya belki de tarihinde olmadığı kadar kuvvetli bir rüzgarı arkasına alarak geliyor. Premier Lig'in kalitesinin milli takıma bir ivme kazandırdığı bir gerçek. Bu kupaya sadece Chelsea ve Manchester endeksli bir takımdan ziyade tüm ligden faydalandığını gösteren bir kadro ile geliyorlar. Zaten bu kadar kaliteli bir ligde de mantıklı olan bu idi. James Milner, Ashley Young, Defoe gibi geçen sezonun öne çıkan oyuncuları kadrodalar. Şu an sakatlıktan dönüp dönmeyeceği ve 23 kişilik kadroya girip giremeyeceği soru işareti olan Gareth Berry de aslında bu isimlerden belki de en önemlisi. Capello'nun oyun planında onun çok önemli bir yeri var. Gerard ve Lampard'ı daha önde kullanabilmesi için Berry'nin varlığına acilen ihtiyacı var.

Dün akşamki Meksika maçı birçok eksikle çıktıkları, kazanmalarına rağmen parlak bir görüntü vermedikleri bir prova oldu. Belki taktik gereği belki de Lampard ve Berry gibi oyuncuların eksikliğindendir bilinmez ama İngiltere'nin dün sahada topa sahip olma gibi bir kaygısı yoktu. Benim için İngiltere'ye oranla daha büyük bir hayalkırıklığı yaratan Meksika neredeyse tüm maç boyunca pas yapan ya da yapmaya çalışan takımdı. Ancak İngilizlerin bu kadar pasif görüntüsünün altında belki de Capello'nun ciddi rakipler karşısında oyunu geride kabul eden ve kontratak oyun oynayacak bir sistemi denemesinin etkisi vardır. Ancak şunu da gördük ki İngilizler özellikle Güney Amerikalılara karşı fizik olarak oldukça üstünlük sağlayacaklardır.

Meksika ise topla oynamasına müsaade edilmesine rağmen organize bir takım görüntüsü çizmediler. Aguirre oyun liderlerliğini belki Dos Santos'a vermeye çalışıyor ancak o şimdilik bu sorumluluğu almada pek başarılı olacak gibi gözükmüyor. Bir diğer anektot ise orta sahada organizasyon görevini üstlenecek olan Rafael Marquez oldukça formsuz bir görüntü çizdi. Özellikle arka arkaya yaptığı pas hataları onun takımı organize etmek bir yana, ani ataklar yemesine olanak verdi. Bu da sistem deneyişi içinde olan Capello'nun ekmeğine yağ sürdü.

İngiltere dün iyi değildi. Ama kadro kaliteleri, ligden gelen bir fiziksel dirilik ve Rooney gibi faktörler onları çok bilinmeyenli bu Dünya Kupası'nda favorilerden biri yapıyor.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Futbolun ırzına geçen adam!

Maç öncesi açıklanan kadrolara bakınca maçın nasıl bir taktik mücadele içinde geçeceği az çok belli oluyordu.
Beşiktaş'ın ilk 11'inde 4 stoper, 2.5 sol bek, 2 adet de defansif orta saha oyuncusu vardı. Ben de kadroyu görünce "bu ne ya" dedim gerçekten ama kulübeye bakınca da daha iyisi ne olurdu sorusuna cevap da bulamadım. 4-5 maçtır formsuz Holosko mu, 2 seneden beri ortalarda olmayan Serdar Özkan mı, yoksa artık yürümekte bile zorlanan Yusuf' mu bu ilk 11'i zorlar? Eksikler zaten malum...Bu şartlar altında çıkan kadro ve taktik anlamında ağır bir eleştiri yöneltemem Denizli'ye. Sezon başından beri ortaya koyduğu bir duruş ve sistem var ve onda da ısrar ediyor. Ayriyeten yetenek konusunda sınıfta kalan bu kadroya nasıl bir hücum futbolu oynatabilirsiniz o da soru işareti. Ha gerçi bu kadroyu oluştururken Denizli'nin aklı nerdeydi diye de sorasım geliyor.

Neyse geçelim bunları. Maçın başında Alex'in golü gelince tüm hesapların değişeceği beklenebilirdi ancak öyle olmadı. Zira elinde bir B planı ol(a)mayan Denizli de maçın büyük bölümünde başladığı dizilişi korudu. İkinci yarıda İnceman ile orta sahayı biraz daha iyi parsellemeye çalıştı ve büyük ölçüde de başardı. Ernst ve Fink'in de etkinliği arttı ancak bu sefer de zaten hazır olmayan Tello fizik olarak çok düştü ve sağ kanatta kayboldu. Yine de Bobo penaltıyı gole çevirebilseydi istediğini elde etme konusunda büyük bir adım atmış olacaktı Denizli. Maçtan sonra da açıklamasında Fenerbahçe'nin ikinci yarı ortalarında gol yemesi durumunda dağılmaya müsait bir takım olduğunu belirtmişti. İlk yarıdaki maçta da buna benzer bir taktik ve anlayış ile 3 gol bulabilmişlerdi.

Taktik teknik bir yana bu penaltı öncesinde de insanı futboldan soğutacak kadar mide bulandırıcı bir olay meydana geldi hepinizin bildiği gibi. Belki bu olayı bu kadar konuşmamızın sebebi o penaltının kaçması idi ancak yine de 4 hakemin ve saha içindeki 21 oyuncunun bu "futbol katili" adama "sen napıyorsun" diyememesi de bir o kadar faciaydı. Bu ülkede vakti zamanında Pascal Nouma elini şortuna soktu diye haftası dolmadan gönderilmişti. Üstelik kulüpte ve belki de ülkede inanılmaz bir kredisi olduğu halde. Doğru idi yanlış idi tartışılır. Görsel olarak hoş olmayan ama oyuna da ihanet etmeyen maksadını aşmış bir hareketti ama kamuoyu baskısı o kadar fazla idi ki yönetim de belki düşünme hakkını kullanamadan gönderdi Nouma'yı.

Şimdi dün akşamdan beri sinirlerimin elverdiği ölçüde spor programlarını, yorumları ve yazıları izledim, okudum. Aynı kamuoyu baskısını göremedim. Peki bu "futbol katili" nin yaptığı hareket Nouma'nınkinden ne ölçüde aşağıda ya da yukarıda. O zaman bas bas bağıran, namus timsali geçinen bu dinazorlar bugün neden ortada değiller? Bilica dün akşam elini şortuna sokmadı ama futbolun ırzına geçti o penaltı noktasını defalarca tekmeleyip kazarak. Ama öyle bir medya var ki bizde insanı futbol izlemekten utanır hale getirir. Dün akşam da işlerine gelenler eleştirirken işlerine gelmeyenler üstünkörü konuşup geçtiler.

Herşeyden daha önemlisi Fenerbahçe yönetiminin alacağı tavrı merak ettim. Maç sonrası açıklamalarda birşey duyamadım. Bugün de Daum dalga geçer gibi saygısızca, utanmazca bir açıklama yaptı Bilica'nın haksız penaltıya öfkesini penaltı noktasından çıkardığını söyleyerek. Hani nerde 5-6 yıl önce Nouma'yı asan zihniyet? Bu adamların futbol ile dalga geçmesi karşısında neden gıkınız çıkmıyor?

Boğazına kadar pisliğe batmış bir ülkeyiz ki futbolumuzu yönetenler de, ekranlarda konuşanlar da,  gazeteler de yazanlar da bu pisliğe her gün söyledikleri ve söylemedikleri ile katkıda bulunuyorlar. Bugün Hürriyet'in ve Milliyet'in web sitesinde Torres'in de aynı hareketi yaptığına dair bir haber vardı. İnanılacak gibi değil. Karşılaştırdıkları ve söylemeye çalıştıkları şey inanılır gibi değil. Hürriyet gazetesinin spor servisi gazeteciliğe ve haberciliğe yakışmayan insanların ellerinde. Artık sadece bugün nasıl bir komediyi sahneye koyacaklar diye girip okuyorum onları. Bugün de ortaya koydukları komedi on numaraydı bence.

İşin özeti bu "futbol katili" adamın bugün itibari ile Türkiye'nin futbol gündeminden silinmesi gerekirdi. Nouma'daki aynı baskıyı kamuoyunun Fenerbahçe yönetimi üzerine yapması lazımdı. Ama herkes kulağının üstüne yatmış vaziyette. Biz kafaları Nouma'nın şortundan çıkamamış, vizyonları ancak o şortun içine sığacak kadar olan ve "futbolun namusunu" koruyamayan bir futbol camiası ile muhatabız bu ülkede. Devam edin...Siz böyle devam ettikçe daha çok Bilica'lar üzerimize çıkar...

17 Nisan 2010 Cumartesi

Yine konuştu!


Avrupa liglerinde sezon sonu yaklaştıkça şampiyonluk yarışı, yaklaşan Dünya Kupası heyecanı ve transfer dedikoduları gündemi oluşturan başlıklar. Ribery'nin Bayern'deki durumu ise yaklaşık 2 seneden beri sürekli gündemi meşgul ediyor. Bu biraz da Ribery'nin basına konuşmayı seven bir oyuncu olmasından kaynaklanıyor. Galatasaray ve Marsilya yıllarından hatırladığımız anılar bize bunları söyletiyor. Üst düzey bir oyuncu olduğunu kabul etsem de çok sık sakatlanması ve şu ana kadar oynadığı takımlarda önemli bir başarı kazanamamış olması sebebiyle üzerinde bu kadar düşünülecek ve konuşulacak bir oyuncu olmadığı kanısındayım.  Bayern'in bu sezon bulunduğu yerde ise onun ne kadar katkısı oldu tartışılır.

Son olarak da Real, Barcelona ve Chelsea'den teklif aldığını, Bayern'de kalma ihtimalinin %50 olduğunu açıklamış. Bir kere Ribery gibi gündemde olmayı ve parayı seven bir oyuncu gerçekten bu takımlardan teklif alıyorsa bence Münih'de kalma ihtimali %0. Ancak ben özellikle Guardiola'nın ve Madrid'in planları arasında onun olduğunu hiç sanmıyorum. Bir ihtimal bu sene yıldız pazarının en büyük alıcısı olacak olan Abramovich sayesinde Chelsea'ye gidebilir. Joe Cole ve Kalou gibi oyunucuları gönderecekleri konuşulurken ve Abramovich bu kadar iştahlı iken Stamford Bridge'e getirilecek süperstar'ın Ribbery olma ihtimali kuvvetli.

Bayern Münih ise Robben sonrası mükemmele yakın bir sezon geçiriyor. Van Gaal bu sezonki stresli günlerin ardından şimdi kendine ve takımına daha çok güveniyor. Ribery'den elde edecekleri para ile bu takıma çok iyi takviyeler yapabilirler. Özellikle tüm defans hattında çok sorun yaşadılar bu sezon. Eğer Ribery'den maksimum gelir elde edip Demichelis&Van Buyten ikilisini de "daha iyileri" ile değiştirebilirler ise ve tabii ki Kahn sonrası kaleci sendromunu iyi bir transfer ile çözebilirler ise onlar adına gelecek parlak diyebiliriz.

Son kurban mı?



Sezon başında Ronaldo-Kaka ikilisinin gölgesinde kalmış gibi gözükse de Barnebau'ya onbinlerce kişiyi toplayabilmiş ikinci Los Galacticos harekatının en önemli parçalarından biri olarak düşünülmüştü Benzema. Yıllardır türlü santraforlar ile oynasa da halen Raul'un ayaklarına bakan Real için Benzema yeni bir sayfa demekti ancak genç Fransız Lyon'daki günlerinden çok çok uzakta bir performans sergiledi bu sezon. Sezon ortasında Higuain'in de inanılmaz bir form yakalaması ile yedek kalmaya mahkum oldu.

Benzema'nın Higuain'e oranla daha yetenekli bir oyuncu olduğunu söyleyebiliriz. Hızı, vuruş tekniği ve oyun zekası üst düzey iyi bir oyuncu. Ancak onun şanssızlığı Real'in hiçbir zaman beklemeye tahammülü olmaması. Eğer ortada yolunda gitmeyen birşey varsa aksiyon almakta tereddüt etmiyorlar. Bunun en son örneğini geçen yaz Hollandalı operasyonu esnasında Sneijder'i bile gözden çıkarmaları ile görmüştük. Benzema'da da çok ısrar edeceklerini düşünmüyorum açıkçası. Çıkan haberlere göre de Alex Ferguson'un onu Manchester'a getirmeyi çok istediği biliniyor. Buna karşın Rooney'nin adı ise inanılmaz rakamlar eşilğinde (haftalık 250.000 Sterlin gibi) Real için anılmaya başlandı. Rooney transferi belki ekonomik yönden değil ama başka sebeplerden dolayı olması zor gözüküyor. En son Owen'ın Real yıllarının çok parlak geçmediği düşünülürse Rooney'nin ada futbolundan kopup kariyerinin zirvesinde iken böyle bir riske gireceğini sanmıyorum. Ancak Benzema ManU için ideal bir santrafor olabilir. Berbatov'dan çok memnun olmadıkları biliniyor. Bu şartlarda bulabilecekleri en iyi hücum oyuncularından birisi Benzema. Sir'ün ellerinde de yeniden Lyon günlerine zorlanmadan dönecektir.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Mücadele zekası


Eskişehir maçının temposuna verdikleri 2 kurbanın (Nihat ve Ferrari) üstüne, hafta içi idmanda sakatlanan Tello ve Ernst olmadan maça başladı Beşiktaş. Sezon başından beri bir türlü form tutamayan "ebedi eksiklerin" yanına takımın akıl yükünü çeken bu iki oyuncunun eksikliği de eklenince, bu akşam yaratıcılıktan, zekadan ve en önemlisi mücadeleden yoksun bir oyun ortaya çıktı.

Şimdi haklı olarak soracaksınız:
"Ya kardeşim 2 adamın eksikliği kadro sıkıntın varsa yaratıcılığı bitirir, futbol zekası eksik bir takım ortaya çıkarır belki ama mücadele ile ne alakası var bunun?"..Cevap çok basit. Mücadele gücü de sadece fizik gücü ile doğru orantılı artan bir parametre değildir. Bildik bir söz var aslında bu durumu tanımlamak için. "Kontrolsüz güç, güç değildir."..Evet mücadele gücünü de yönetmek ve bunun içine akıl unsurunu sokmak gerekir. Siz fizik kapasitesi kağıt üstünde yüksek 3 oyuncuyu orta sahaya koyduğunuzda buradan her zaman dinamik, her topa basan ve alan daraltan bir bileşim çıkmaz. Bunun örneğini de bugün Beşiktaş ortasahası tam layığı ile verdi hepimize.

Denizli maça Necip, Fink ve Uğur ile başladı. Ayrıca 3'lü defans oynadığı için kanatlardaki Ekrem ve Üzülmez ile de bu 3'lüyü desteklemeyi amaçladı. Ama kağıt üstündeki planlar pratiğe dökülmedi. Sebep ise yukarıda bahsettiğim gibi bu 5 adamı yönetecek, nerede durmaları gerektiğini söyleyecek, varlığı ile onları kontrol edebilecek bir Ernst'in ya da fizik gücü yerinde bir Tello'nun olmaması idi. Hal böyle olunca bu ortadaki 3'lü başı kesilmiş tavuklar gibi bir o yana bir bu yana koştu durdu bütün maç. Ankaragücü'nün sadece Hürriyet ile direndiği orta sahada, buna rağmen inanılmaz boş alanlar bıraktılar. Top kayıpları da cabası...Daha önce yine yazmıştım. Bu isimlerden hiçbirisi sırtı dönük top alıp, bu topu tek pasta ya da kontrolü altına alarak ileriye aktarabilen isimler değil. Defanstan çıkan her top, ya yanlış pas sonucu, ya da bu 3'lünün yer paylaşımını yapamayıp aldıkları topları ayaklarına dolaştırması ile kayıp hanesine yazıldı Beşiktaş'ın. Sözün kısası geçen hafta "Dinamik 4'lü" diye adlandırdığımız o isimler bu maçta dinamizmlerine zekayı katamadılar ve ortaya kargaşa içinde oynanan bir oyun çıktı Beşiktaş adına.

Bu kargaşada Denizli'nin hiç mi payı yok. Var, hem de çok...Bu kadar kritik bir maçta sistem değişikliğine gitmek ancak onun cesaret edebileceği ya da akıl edebileceği bir iştir. Mazereti var elbette. En önemli savunma oyuncusunu kaybettiği gibi, ortada verim alabildiği bir oyuncusunu da göbeğe çekmek zorunda kaldı. Amma velakin senin elinde olan kadro bu tarz radikal değişiklikleri bir haftada benimseyebilen, değişime kolay adapte olan ve oyun zekası yüksek oyunculardan oluşmuyor. Belki defans hattı fazla arıza vermedi bireysel hatalar dışında ama orta saha diye bir kavram neredeyse yoktu maç boyunca. O yüzden Ankaragücü kısa pas, uzun pas ve ikiye birlerle çok rahat geçti bu bölgeyi maç boyunca. Onları eksiklikleri ise etkili olmaları gereken bölgede topları iyi kullanamamaları oldu. Aslında sorunları Beşiktaş'ınki ile çok farklı değildi. Çok hücumcu (Sapara, Çakır, Rothen, Vittek ve Vassel) ile başladı Lemerre oyuna ancak bu oyuncuları organize edecek bir zeka yoktu sahada. Onların hücum denemeleri de kargaşadan ve organizasyon eksikliği yüzünden ceza sahası dışından atılan zayıf şutlarla eridi gitti.

Aslında isme dayalı eleştiri yapmayı ve yazmayı sevmiyorum. Biraz işin kolayına kaçmak gibi geliyor bana. Ancak İbrahim Kaş hakkında şuraya bu akşam iki satır yazmazsam da bu gece gözüme uyku girmeyecek. Bir oyuncunun sahadaki varlığı, ama sadece varlığı, aynı anda takımın bütün oyuncularını ve seyirciyi tedirgin edebilir mi? Evet, bu mümkünmüş...Daha önce kafasını maça vermediğini ve yaptığı hataların bundan kaynaklandığını iddia etmiştim. Ancak bu hafta o kadar temel seviyedeki şeyleri yapmadı ya da yapamadı ki, bu seviyelere nasıl gelebildiğine düşündürttü durdu beni maç boyunca. Vassel'e yaptığı ve aslında penaltı olan ama hakemin vermediği/veremediği/görmediği/görüp de çalmaya cesaret edemediği pozisyonun başında, ortasında ve sonunda ayrı ayrı hatalar yaptı. Vassel'e orda rahat top aldırması, akabinde ayakları iyice yavaşlamış bu oyuncudan çok basit bir vücut çalımı yemesi ve son olarak da vücudunu kullanarak rakibi çizgi dışına doğru ittirmesi gerekirken direk ayaklarına dalması bu bahsettiğim ve bir stoperde olması gereken temel ve en basit özelliklerin maalesef Kaş'ta olmadığına en bariz örnektir herhalde. Ben onu izlerken bazen gerçekten gözlerime inanamıyorum. Bakalım Denizli daha ne kadar tahammül edebilecek...

Sistem seçimi, Serdar Özkan, Yusuf Şimşek, Ankaragücü seyircisi gibi değinmek istediğim başka noktalar da var ama içimden gelmiyor işin gerçeği. Eksikliklerin de etkisi ile çok önemli 2 puan kaybetti Beşiktaş bu hafta. Ama daha önemlisi geçen hafta Eskişehir önünde 2-0 dan gelen galibiyetin rüzgarını kaybetti. Fenerbahçe deplasmanında olası 2 puan kayıp hakkını da yok yere kullanmış oldu. Futbol adına da zeka olmadan mücadelenin bir anlamı olmayacağını da görmüş olduk. Yani neymiş? Sadece mücadele gücü ve oyun zekası diye birşey yokmuş. Mücadele zekası da varmış!