17 Nisan 2010 Cumartesi
Yine konuştu!
Avrupa liglerinde sezon sonu yaklaştıkça şampiyonluk yarışı, yaklaşan Dünya Kupası heyecanı ve transfer dedikoduları gündemi oluşturan başlıklar. Ribery'nin Bayern'deki durumu ise yaklaşık 2 seneden beri sürekli gündemi meşgul ediyor. Bu biraz da Ribery'nin basına konuşmayı seven bir oyuncu olmasından kaynaklanıyor. Galatasaray ve Marsilya yıllarından hatırladığımız anılar bize bunları söyletiyor. Üst düzey bir oyuncu olduğunu kabul etsem de çok sık sakatlanması ve şu ana kadar oynadığı takımlarda önemli bir başarı kazanamamış olması sebebiyle üzerinde bu kadar düşünülecek ve konuşulacak bir oyuncu olmadığı kanısındayım. Bayern'in bu sezon bulunduğu yerde ise onun ne kadar katkısı oldu tartışılır.
Son olarak da Real, Barcelona ve Chelsea'den teklif aldığını, Bayern'de kalma ihtimalinin %50 olduğunu açıklamış. Bir kere Ribery gibi gündemde olmayı ve parayı seven bir oyuncu gerçekten bu takımlardan teklif alıyorsa bence Münih'de kalma ihtimali %0. Ancak ben özellikle Guardiola'nın ve Madrid'in planları arasında onun olduğunu hiç sanmıyorum. Bir ihtimal bu sene yıldız pazarının en büyük alıcısı olacak olan Abramovich sayesinde Chelsea'ye gidebilir. Joe Cole ve Kalou gibi oyunucuları gönderecekleri konuşulurken ve Abramovich bu kadar iştahlı iken Stamford Bridge'e getirilecek süperstar'ın Ribbery olma ihtimali kuvvetli.
Bayern Münih ise Robben sonrası mükemmele yakın bir sezon geçiriyor. Van Gaal bu sezonki stresli günlerin ardından şimdi kendine ve takımına daha çok güveniyor. Ribery'den elde edecekleri para ile bu takıma çok iyi takviyeler yapabilirler. Özellikle tüm defans hattında çok sorun yaşadılar bu sezon. Eğer Ribery'den maksimum gelir elde edip Demichelis&Van Buyten ikilisini de "daha iyileri" ile değiştirebilirler ise ve tabii ki Kahn sonrası kaleci sendromunu iyi bir transfer ile çözebilirler ise onlar adına gelecek parlak diyebiliriz.
Son kurban mı?

Sezon başında Ronaldo-Kaka ikilisinin gölgesinde kalmış gibi gözükse de Barnebau'ya onbinlerce kişiyi toplayabilmiş ikinci Los Galacticos harekatının en önemli parçalarından biri olarak düşünülmüştü Benzema. Yıllardır türlü santraforlar ile oynasa da halen Raul'un ayaklarına bakan Real için Benzema yeni bir sayfa demekti ancak genç Fransız Lyon'daki günlerinden çok çok uzakta bir performans sergiledi bu sezon. Sezon ortasında Higuain'in de inanılmaz bir form yakalaması ile yedek kalmaya mahkum oldu.
Benzema'nın Higuain'e oranla daha yetenekli bir oyuncu olduğunu söyleyebiliriz. Hızı, vuruş tekniği ve oyun zekası üst düzey iyi bir oyuncu. Ancak onun şanssızlığı Real'in hiçbir zaman beklemeye tahammülü olmaması. Eğer ortada yolunda gitmeyen birşey varsa aksiyon almakta tereddüt etmiyorlar. Bunun en son örneğini geçen yaz Hollandalı operasyonu esnasında Sneijder'i bile gözden çıkarmaları ile görmüştük. Benzema'da da çok ısrar edeceklerini düşünmüyorum açıkçası. Çıkan haberlere göre de Alex Ferguson'un onu Manchester'a getirmeyi çok istediği biliniyor. Buna karşın Rooney'nin adı ise inanılmaz rakamlar eşilğinde (haftalık 250.000 Sterlin gibi) Real için anılmaya başlandı. Rooney transferi belki ekonomik yönden değil ama başka sebeplerden dolayı olması zor gözüküyor. En son Owen'ın Real yıllarının çok parlak geçmediği düşünülürse Rooney'nin ada futbolundan kopup kariyerinin zirvesinde iken böyle bir riske gireceğini sanmıyorum. Ancak Benzema ManU için ideal bir santrafor olabilir. Berbatov'dan çok memnun olmadıkları biliniyor. Bu şartlarda bulabilecekleri en iyi hücum oyuncularından birisi Benzema. Sir'ün ellerinde de yeniden Lyon günlerine zorlanmadan dönecektir.
3 Nisan 2010 Cumartesi
Mücadele zekası
Eskişehir maçının temposuna verdikleri 2 kurbanın (Nihat ve Ferrari) üstüne, hafta içi idmanda sakatlanan Tello ve Ernst olmadan maça başladı Beşiktaş. Sezon başından beri bir türlü form tutamayan "ebedi eksiklerin" yanına takımın akıl yükünü çeken bu iki oyuncunun eksikliği de eklenince, bu akşam yaratıcılıktan, zekadan ve en önemlisi mücadeleden yoksun bir oyun ortaya çıktı.
Şimdi haklı olarak soracaksınız:
"Ya kardeşim 2 adamın eksikliği kadro sıkıntın varsa yaratıcılığı bitirir, futbol zekası eksik bir takım ortaya çıkarır belki ama mücadele ile ne alakası var bunun?"..Cevap çok basit. Mücadele gücü de sadece fizik gücü ile doğru orantılı artan bir parametre değildir. Bildik bir söz var aslında bu durumu tanımlamak için. "Kontrolsüz güç, güç değildir."..Evet mücadele gücünü de yönetmek ve bunun içine akıl unsurunu sokmak gerekir. Siz fizik kapasitesi kağıt üstünde yüksek 3 oyuncuyu orta sahaya koyduğunuzda buradan her zaman dinamik, her topa basan ve alan daraltan bir bileşim çıkmaz. Bunun örneğini de bugün Beşiktaş ortasahası tam layığı ile verdi hepimize.
Denizli maça Necip, Fink ve Uğur ile başladı. Ayrıca 3'lü defans oynadığı için kanatlardaki Ekrem ve Üzülmez ile de bu 3'lüyü desteklemeyi amaçladı. Ama kağıt üstündeki planlar pratiğe dökülmedi. Sebep ise yukarıda bahsettiğim gibi bu 5 adamı yönetecek, nerede durmaları gerektiğini söyleyecek, varlığı ile onları kontrol edebilecek bir Ernst'in ya da fizik gücü yerinde bir Tello'nun olmaması idi. Hal böyle olunca bu ortadaki 3'lü başı kesilmiş tavuklar gibi bir o yana bir bu yana koştu durdu bütün maç. Ankaragücü'nün sadece Hürriyet ile direndiği orta sahada, buna rağmen inanılmaz boş alanlar bıraktılar. Top kayıpları da cabası...Daha önce yine yazmıştım. Bu isimlerden hiçbirisi sırtı dönük top alıp, bu topu tek pasta ya da kontrolü altına alarak ileriye aktarabilen isimler değil. Defanstan çıkan her top, ya yanlış pas sonucu, ya da bu 3'lünün yer paylaşımını yapamayıp aldıkları topları ayaklarına dolaştırması ile kayıp hanesine yazıldı Beşiktaş'ın. Sözün kısası geçen hafta "Dinamik 4'lü" diye adlandırdığımız o isimler bu maçta dinamizmlerine zekayı katamadılar ve ortaya kargaşa içinde oynanan bir oyun çıktı Beşiktaş adına.
Bu kargaşada Denizli'nin hiç mi payı yok. Var, hem de çok...Bu kadar kritik bir maçta sistem değişikliğine gitmek ancak onun cesaret edebileceği ya da akıl edebileceği bir iştir. Mazereti var elbette. En önemli savunma oyuncusunu kaybettiği gibi, ortada verim alabildiği bir oyuncusunu da göbeğe çekmek zorunda kaldı. Amma velakin senin elinde olan kadro bu tarz radikal değişiklikleri bir haftada benimseyebilen, değişime kolay adapte olan ve oyun zekası yüksek oyunculardan oluşmuyor. Belki defans hattı fazla arıza vermedi bireysel hatalar dışında ama orta saha diye bir kavram neredeyse yoktu maç boyunca. O yüzden Ankaragücü kısa pas, uzun pas ve ikiye birlerle çok rahat geçti bu bölgeyi maç boyunca. Onları eksiklikleri ise etkili olmaları gereken bölgede topları iyi kullanamamaları oldu. Aslında sorunları Beşiktaş'ınki ile çok farklı değildi. Çok hücumcu (Sapara, Çakır, Rothen, Vittek ve Vassel) ile başladı Lemerre oyuna ancak bu oyuncuları organize edecek bir zeka yoktu sahada. Onların hücum denemeleri de kargaşadan ve organizasyon eksikliği yüzünden ceza sahası dışından atılan zayıf şutlarla eridi gitti.
Aslında isme dayalı eleştiri yapmayı ve yazmayı sevmiyorum. Biraz işin kolayına kaçmak gibi geliyor bana. Ancak İbrahim Kaş hakkında şuraya bu akşam iki satır yazmazsam da bu gece gözüme uyku girmeyecek. Bir oyuncunun sahadaki varlığı, ama sadece varlığı, aynı anda takımın bütün oyuncularını ve seyirciyi tedirgin edebilir mi? Evet, bu mümkünmüş...Daha önce kafasını maça vermediğini ve yaptığı hataların bundan kaynaklandığını iddia etmiştim. Ancak bu hafta o kadar temel seviyedeki şeyleri yapmadı ya da yapamadı ki, bu seviyelere nasıl gelebildiğine düşündürttü durdu beni maç boyunca. Vassel'e yaptığı ve aslında penaltı olan ama hakemin vermediği/veremediği/görmediği/görüp de çalmaya cesaret edemediği pozisyonun başında, ortasında ve sonunda ayrı ayrı hatalar yaptı. Vassel'e orda rahat top aldırması, akabinde ayakları iyice yavaşlamış bu oyuncudan çok basit bir vücut çalımı yemesi ve son olarak da vücudunu kullanarak rakibi çizgi dışına doğru ittirmesi gerekirken direk ayaklarına dalması bu bahsettiğim ve bir stoperde olması gereken temel ve en basit özelliklerin maalesef Kaş'ta olmadığına en bariz örnektir herhalde. Ben onu izlerken bazen gerçekten gözlerime inanamıyorum. Bakalım Denizli daha ne kadar tahammül edebilecek...
Sistem seçimi, Serdar Özkan, Yusuf Şimşek, Ankaragücü seyircisi gibi değinmek istediğim başka noktalar da var ama içimden gelmiyor işin gerçeği. Eksikliklerin de etkisi ile çok önemli 2 puan kaybetti Beşiktaş bu hafta. Ama daha önemlisi geçen hafta Eskişehir önünde 2-0 dan gelen galibiyetin rüzgarını kaybetti. Fenerbahçe deplasmanında olası 2 puan kayıp hakkını da yok yere kullanmış oldu. Futbol adına da zeka olmadan mücadelenin bir anlamı olmayacağını da görmüş olduk. Yani neymiş? Sadece mücadele gücü ve oyun zekası diye birşey yokmuş. Mücadele zekası da varmış!
27 Mart 2010 Cumartesi
Dinamik 4'lü
Geçen haftaki Kasımpaşa maçı ile beraber Beşiktaş'ın hem skor hem de oyun anlamında ezber bozduğu bir diğer maç oldu bu akşamki Eskişehirspor maçı. 2010 model Beşiktaş'ı nasıl tanımlarsınız desek herhalde en doğru cevap "Az pozisyon veren, zor pozisyona giren" bir takım olurdu. Gerçekten de sezonun genelinde böyle bir profil çizdiler. Ancak geçen haftaki Kasımpaşa maçı ve bu akşamki maç bu genel tanımın çok dışında oyuna ve skora sahne oldu.
Beşiktaş'ı analize başlamadan önce bu maçın önünde saygı ile eğilmek gerektiğini düşünüyorum. Bu sezonun en iyi 5-6 maçından ikisi geçen haftaki Kasımpaşa-Beşiktaş ve bu haftaki Beşiktaş-Eskişehirspor maçları dersek yanılmayız sanırım.
Gelelim maça...Yukarıda bahsettiğim "tanım dışı" karşılaşmaların arkasında yatan en önemli sebep tabii ki Beşiktaş'ın skor olarak bu iki maçta kritik anlarda geriye düşmesi oldu. Özellikle bu akşam maçın başlangıcından itibaren geride oynamak zorunda kalmaları onların iyi bildikleri oyunu oynamasına da müsaade etmedi. Hal böyle olunca organizasyon eksikliklerini sürekli tempo yaparak kapatmaya çalıştılar. Burada en büyük avantajları ise fizik güçleri üst seviyede olan oyuncuların başrolde olmaları idi. Ernst, Fink, Ekrem ve tabii ki Toraman'ı aksiyonun olduğu her yerde görmek mümkündü. Öyle ki ilk yarıda ani atakta yay civarından şut atarak gol arayan Toraman, ikinci yarının ortalarında son adam olarak Ümit Karan'ın ayağındaki topa müdahele edecek bir konumdaydı. Maça sağ bek başladı, 2-0 geriye düştüklerinde Ernst ve Fink'i daha önde kullanmak isteyen Denizli'nin hamlesi ile defansın önüne geçti, ikinci yarıda ise Ferrari çıkınca stoperde oynadı. Aynı maç içinde 3 mevkide oynayabilen bir oyuncunun aslında teknik anlamda daha üst düzeyde olması beklenebilir ancak Toraman'ın mücadele gücü ve konsantrasyonu o kadar yüksek ki bu kadar farklı 3 mevkiyi hiç aksamadan oynayabiliyor. Saygı duyulacak bir gelişim gösterdi son yıllarda...
Yukarıdaki 4'lüden geri kalanlar da yine maç içinde mevki değiştiren isimler oldular. Ekrem açıktan beke, Ernst ve Fink ise savunma önünde başlayıp dönüşümlü ileri çıkarlarken, ikinci yarıda orta 3'lünün sağ ve solunda oynayıp kanat varyasyonlarında hep başroldeydiler. Teknik olarak hiçbiri üst düzey oyuncu değiller ancak dinamizmleri, tempoları ve iş ahlakları üst düzey olan oyuncular bunlar. Zaten Beşiktaş bu sene bu kadrosuyla ve yararlanamadığı bu kadar oyuncuya rağmen hala zirve mücadelesi veriyor ise temel sebep bu tarz oyuncuların varlığıdır.
Eskişehirspor ise bu akşam maçın 20.dakikasında elde ettiği 2-0 lık avantajı korumak gibi bir duruma girmedi. Zaten Beşiktaş yediği bu iki tokat ile sarsılırken onları devirecek 2-3 net pozisyona da girmeleri onların geri adım atmak yerine bitirici hamleyi yapmayı amaçladıklarını gösterir. Ancak 3-0'ı bulamamaları ve defans hattında çok açık vermeleri ikinci yarıda onları psikolojik olarak etkiledi ve tedirgin oynamalarına sebep oldu. Belki Rıza Çalımbay orta sahaya bir takviye daha yapıp maç içinde Beşiktaş'ı o bölgede kilitleyebilseydi bu kadar pozisyon görmezlerdi kalelerinde. Bir de daha önce birkaç kere sol açıkta denediği Mehmet Yılmaz'ı özellikle Ekrem beke geçtiğinde o bölgeye kaydırabilseydi özellikle hava toplarında bariz bir avantaj elde edebilirdi ve onun indireceği toplarla formsuz Sivok-Ferrari'nin arasına orta sahadan adam sokabilirdi.
Beşiktaş adına değinilmesi gereken çok önemli noktalardan biri de az önce değindiğim Sivok-Ferrari'nin formsuzluğu. Son maçlarda yedikleri goller birbirine o kadar benziyor ki bunları sadece bireysel hata olarak değerlendirmek yanlış olur. Evet teker teker bakıldığında bireysel hatalar ancak Kasımpaşa maçında yenen goller, daha önceki Kayseri maçında yenen gol, bu akşam yenen ilk gol hep defans hattının ceza sahası içinde ve dengesiz durumda yakalanması ile gerçekleşti. Defans hattının lideri pozisyonundaki Ferrari'nin belki sakatlığın etkisi, belki de fizik olarak kendini hazır hissetmemesi yüzünden hattı yönetemeyip otomatik olarak geriye çekilmesi bu hatalara zemin hazırlanmasına sebep oldu.
Toparlamak gerekirse ligde son düzlüğe girilirken Beşiktaş bilindik oyun karakterinin aksi yönde performanslar ortaya koymaya devam ediyor. Ferrari-Sivok'tan gedik verirken, Toraman, Ekrem, Ernst, Fink'in dinamizmi sayesinde ayakta kalıyorlar. Ancak şu bir gerçek ki kalan 7 haftayı bu tempo ile oynamaları çok zor. Çünkü zaten eksik olan kulübe Tabata yüzünden iyice eksildi. Bu yüzden defans hattının toparlanması ile gerçek oyun karakterine geri dönmeleri olası bir şampiyonluğun anahtarıdır diyebilirim onlar adına.
25 Mart 2010 Perşembe
Koku
Bir yaz sabahı...
Elindeki parfüm kokusu ile uyanır küçük çocuk...
Babasının sesi parfümün kokusunu bastırır...
Kaç gündür, kaç aydır aynı parfüm kokusu ile uyanır hep...Tanıdık, bildik, sıcacık bir koku...
Çözemez, anlayamaz, yakalayamaz bu serseri kokuyu...
Uyku sersemi tam yakalayacakken babasının sesi giriverir araya...
Hem de bu yaz her sabah...
Elleri mi çok küçük, ondan mı tutamıyor kokuyu bilemez...
Nasıl güzel, nasıl çekici, nasıl yabancı ama nasıl da bildik bir koku...
Kim bu uykusunda onun küçücük ellerine dokunan yabancı...
Sahipsiz, yersiz, yurtsuz bir koku işte...
Neden bana musallat oldu ki bu şimdi diye sorar durur kendine yatakta...
Şimdi düşün dur bütün gün...
Elindeki parfüm kokusu ile gider babasının kucağına...
Öper, koklar onu babası...
Ellerini saklar babasından ya aynı kokuyu o da alırsa diye...
Ya sorarsa ve ben de cevap veremezsem diye korkar...
Kızarmış ekmeklerini yer, bal sürer üstlerine parfüm kokan elleriyle...
Ekmeğin üstüne siner bu yabancı ama bildik koku...
Elleri ile babasına dokunmaktan korkar, burnunu boynuna gömer acaba cevabı biliyor mudur diye...
Babasının gözleri yaşlıdır, hem de her sabah...
Her sabah onun yaşlı yüzüne dokunduğunda parfüm kokusuna karışır o ıslaklık...
Küçük çocuk ne zaman ellerine dokunsa babasının gözünden inen bir damla yaş eşlik eder onun ifadesiz bakışlarına...
Eksik olan birşey var, farkındadır ama çözemez...
O kocaman karanlığının içinde tek bir yüzü, tek bir sesi tanır küçük çocuk...Ama onun kokusunu bastıran çok yabancı ama çok bildik bir koku vardır...
Hiç göremediği bir kadının kokusudur o...
Her sabah uyanmadan babasının ellerine sürdüğü annesinin kokusudur o...
Yaşasa da hiçbir zaman göremeyeceği annesi ile tek bağdır arasında o koku...
Her sabah merak içinde uyanır...
Her sabah daha çok alışır ona...
Her uyandığında daha sıcaktır, daha az yabancıdır, daha çok bildiktir...
İçine çekip, içinde tutacağı kadar onundur artık o koku...
Sahibinin kim olduğunu bilmese de onundur artık...
En iyi arkadaşıdır onun...
Hiç görmediği, hiç duymadığı, hiç hissetmediği ama her gün kokladığı annesidir...
Elindeki parfüm kokusu ile uyanır küçük çocuk...
Babasının sesi parfümün kokusunu bastırır...
Kaç gündür, kaç aydır aynı parfüm kokusu ile uyanır hep...Tanıdık, bildik, sıcacık bir koku...
Çözemez, anlayamaz, yakalayamaz bu serseri kokuyu...
Uyku sersemi tam yakalayacakken babasının sesi giriverir araya...
Hem de bu yaz her sabah...
Elleri mi çok küçük, ondan mı tutamıyor kokuyu bilemez...
Nasıl güzel, nasıl çekici, nasıl yabancı ama nasıl da bildik bir koku...
Kim bu uykusunda onun küçücük ellerine dokunan yabancı...
Sahipsiz, yersiz, yurtsuz bir koku işte...
Neden bana musallat oldu ki bu şimdi diye sorar durur kendine yatakta...
Şimdi düşün dur bütün gün...
Elindeki parfüm kokusu ile gider babasının kucağına...
Öper, koklar onu babası...
Ellerini saklar babasından ya aynı kokuyu o da alırsa diye...
Ya sorarsa ve ben de cevap veremezsem diye korkar...
Kızarmış ekmeklerini yer, bal sürer üstlerine parfüm kokan elleriyle...
Ekmeğin üstüne siner bu yabancı ama bildik koku...
Elleri ile babasına dokunmaktan korkar, burnunu boynuna gömer acaba cevabı biliyor mudur diye...
Babasının gözleri yaşlıdır, hem de her sabah...
Her sabah onun yaşlı yüzüne dokunduğunda parfüm kokusuna karışır o ıslaklık...
Küçük çocuk ne zaman ellerine dokunsa babasının gözünden inen bir damla yaş eşlik eder onun ifadesiz bakışlarına...
Eksik olan birşey var, farkındadır ama çözemez...
O kocaman karanlığının içinde tek bir yüzü, tek bir sesi tanır küçük çocuk...Ama onun kokusunu bastıran çok yabancı ama çok bildik bir koku vardır...
Hiç göremediği bir kadının kokusudur o...
Her sabah uyanmadan babasının ellerine sürdüğü annesinin kokusudur o...
Yaşasa da hiçbir zaman göremeyeceği annesi ile tek bağdır arasında o koku...
Her sabah merak içinde uyanır...
Her sabah daha çok alışır ona...
Her uyandığında daha sıcaktır, daha az yabancıdır, daha çok bildiktir...
İçine çekip, içinde tutacağı kadar onundur artık o koku...
Sahibinin kim olduğunu bilmese de onundur artık...
En iyi arkadaşıdır onun...
Hiç görmediği, hiç duymadığı, hiç hissetmediği ama her gün kokladığı annesidir...
Selçuk Çakar!
Derbi öncesi yine gereksiz bir açıklama, bu sefer sürpriz bir isimden geldi. Bazen hakemlerin emekli olmalarının ardından, kamuoyundan ve onlara meslek hayatları boyunca cehennem hayatı yaşatan herkesten, ortalığı karıştıran böyle açıklamalar yaparak intikam aldıklarını düşünüyorum. Yoksa Selçuk Dereli de aklı başında bir insan profili çiziyordu hakemlik yıllarında. Yaptığı açıklamayı bir okuyun bakalım, başlıktaki imaya uygun mu?
"Şu anda Türkiye'de mevcut hakemler içinde en önde bulunan hakem Cüneyt Çakır. Onun bu maça çıkması son derece normal. Ancak bir saptamada bulunmak istiyorum. Geçen hafta Kuddusi Müftüoğlu'na haraket ettiği iddia edilen Aziz Yıldırım ile ilgili rapor tutup, disiplin kuruluna gönderten Serdar Çakır. Ertesi hafta maçın hakemi Cüneyt Çakır. Bunu kamuoyunun takdirine sunuyorum. Bu bana çok enteresan bir atama gibi geldi. Acaba müsabakanın devamında yaşanacak olaylardan sonra kamuoyu nasıl yorum yapacak, bunu nasıl değerlendirecek çok ilginç. Tabii Cüneyt Çakır bu maçlara verilmeli. Madem Türkiye'nin önde hakemi, Türkiye onu bu maçlardaki hakemlik yeteneğini de görmeli"
Cüneyt Çakır iyi hakem. Onun bu maça verilmesi doğal...
Ama kimin oğlu?
Serdar Çakır'ın...
Eeee Serdar Çakır kim?
Geçen hafta Aziz Yıldırım'ı raporlayan adam...
Ama Cüneyt Çakır yine de iyi hakem...
Madem öyle bu açıklamanın ne gereği var. Zaten herkes ya Cüneyt Çakır'ı ya da Bünyamin Gezer'i bekliyordu. Ben eşeğin kulağına bir su kaçırayım da ortalık bir karışsın mantığı yani...İşte biz buna "Çakar effect" diyoruz literatürde...Hayırlı olsun nurtopu gibi bir "Ahmet Çakar" ımız oldu sanırım...
Çöpe giden bir proje
Şöyle bir düşünün Süper Lig'de ilk yarının sonundaki tabloyu. Aslında 16. haftada bu ligin yıldızı Kayserispor ve Tolunay Kafkas idi. İlk yarının son haftasında içeride aldıkları Antalyaspor mağlubiyeti ile 4.sıraya düşmelerine rağmen bu senenin "Sivasspor" u yine Kayserispor olarak görülüyordu. Gerek oynadıkları futbol, gerek içeride yenilmez bir takıma dönüşmeleri ve Makakula etkisi ile beraber, rüzgarı arkasına almış bir camia görünümündeydiler.
İlk devreyi liderin sadece 3 puanın gerisinde kapatmış iken neler oldu da şu anda lider Bursaspor'un tam 15 puan gerisine düştüler. Devre arası yorumlarında ikinci yarı için Bursaspor'dan daha potansiyeli ve prestiji olan bir mevkide iken şimdi iç meseleler ile boğuşup UEFA hedefinden bile tamamen kopmuş durumdalar. Önce Tolunay Kafkas seneye Kayserispor'da olmayacağını açıkladı, hemen ardından ise kulüpten resmi açıklama geldi Tolunay Hoca ile anlaşarak ayrılacaklarına dair. Aslında bu açıklama bile devre arası kulüpte baş gösteren Ali Turan krizi ve Bilal Aziz skandalının doğru yönetilememesi ile başlayan kaos ortamının göstergesi idi.
Yine o zamanlar yazdığım bir yazıda bu Ali Turan meselesinin onlara pahalıya patlayacağına değinmiştim. Disiplin ve rekabet uğruna kantarın topuzunu biraz fazla kaçırıp, Galatasaray ile didişmeleri, gereksiz açıklamalar yapılması ve sonunda da en önemli oyuncularından birini tamamen silmeleri ile bu kaçınılmaz son da geldi tabii. Bir kere zaten kadro sıkıntısı olan bu takımın bir de Ali Turan'dan faydalanmama gibi bir lüksü olamazdı. Ne oldu sonunda? O yenilmez hüviyette olan, taş gibi defansa sahip takım bir anda delik deşik oldu. İkinci yarıda 10 maçta sadece 9 puan toplayabildiler. Şimdi ise o kadar emeğin, çabanın üstüne Tolunay Kafkas ile devam etmeyeceklerini açıklayıp bu seneyi de çöpe attıklarını kabul ettiler.
Tolunay Kafkas, Kayserispor yönetiminin uzun süreli projelerinden ikincisi idi. Ertuğrul Sağlam ile başlayan genç, heyecanlı bir teknik adam ile uzun soluklu çalışma prensibi onunla devam etti. Nispeten başarılı ve istikrarlı 2 sezonun ardından, bu sezon daha üst sıraları, en azından Avrupa kupalarını zorlayacak bir takım yaratıp beklentilerini arttırdılar. Ancak bahsettiğim devre arası krizi yüzünden ikinci yarıda konsantrasyonları dağıldı ve yarıştan koptular. 14 Şubat'ta şu cümleleri sarfetmişim "Evden kaçan gelinin hikayesi" yazımda.
"Kayserispor'un oyuncusuna ve Galatasaray'a karşı tutunduğu agresif tavır, haklıyken haksız duruma düşmelerine neden oluyor. İşleri bu kadar uzatıp, hem zirve mücadelesi yaptıkları bir dönemde takımın konsantrasyonunu bozmaları hem de para kazanacakken hem parayı hem de kaptanlarını kaybetmeleri son yıllarda iyi işler yapan yönetimlerinin bir hatası olarak kayıtlara geçti."
Amacım burada "bak ben demiştim" demek değil elbette. Sadece görünen köyün kılavuz istemediğini gözler önüne sermek bir kez daha. Siz bir şehir takımısınız ve bu kadar doğru transferler yapıp, doğru bir teknik adamla çalışma şansı yakalamışken bir hiç uğruna koca bir sezonu, daha doğrusu koca bir 3 sezonluk projeyi çöpe atıyorsunuz. Bazen "doğru yönetme" adına yapılan hamleler maalesef ters tepebiliyor. Bir kez daha sakin olmanın, soğukkanlı olmanın ne kadar önemli olduğu ortaya çıktı yönetim felsefesinde.
Şimdi gelecek sezonun planlarını yapmaya başladılar haklı ve yerinde bir kararla. Öncelikli olarak teknik direktör meselesini halletmeleri lazım tabii ki. Basında yazılan iki isim ise Abdullah Ercan ve Hakan Şükür. İki isim de Kayserispor felsefesine uyacak isimler. Ancak burada kanımca Abdullah Ercan kesinlikle daha doğru bir tercih olacaktır. Yaklaşık 4 seneden beri U17 ve U18 ile belli bir tecrübeye sahip oldu. Daha da önemlisi bu 4 senelik tecrübe Kayserispor gibi gençlere ve oyuncu yetiştirmeye önem veren bir kulüp için mükemmel bir "database" demek. Bu anlamda onlar Abdullah Ercan'dan, Abdullah Ercan ise Kayserispor'un "uzun vadeli çalışma" felsefesinden yararlanabilir ve ortaya uyumlu bir ikili çıkabilir.
Ancak Kayserispor'un ve yönetiminin herşeyden önce bu sezonki yönetim başarısızlıklarından ders çıkarmaları ve daha soğukkanlı olmaları gerektiğinin farkına varmaları gerekir. İlk defa onların oyuncularına talip olmuyor bir büyük kulüp. Bu kadar öfke ve gerilimden yine kendileri zararlı çıktılar herşeyin sonunda. Eğer bu zaafları giderebilirler ise Türkiye'nin en iyi birkaç stadından birine sahip, Furkan gibi Abdullah gibi, Eren gibi yetenekli gençlere sahip bu kulüp kesinlikle başarılı olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpg)