Hiç hayatınızda "geride kalan" oldunuz mu?
Ben oldum, hem de birden fazla...Acıyı en derinden, anıları en canlı, kokuları en keskin, tatları an acı, gözyaşını en ıslak hissettiğin andır geride kaldığını hissettiğin an...
Sadece terkedilmek değil bu, hayatı ıskaladığını, bir defa daha ıskaladığını farketmektir...
Yalnız kaldığını iliklerine kadar hissetmektir...
"Evim" dediğin o kutuya girerken çıkmak istemek, çıkmak isterken geri dönmeyi istemektir...
Ne evindir ait olduğun yer, ne dışarısı...
Geride kalmak, arada kalmaktır...
Sıkışmak, soluk alamamak, ait olamamaktır...
Hapsolmaktır kendi yalnızlığının içine...
Parmaklıkların neresinde olduğunu kestirememektir artık...
Dışarı çıkmak isterken kapana kısıldığını hissetmek, içeri girmek, küçülmek isterken ise özgür kalmaktan korkmaktır...
Kendini aşamamak, kabuğunu yırtıp o kutudan çıkamamaktır...
İnanmamaktır...
İnandıramamaktır...
Kendi hayatının filmini çekerken senaryoyu başkasının yazdığını ama senin bozduğunu bilmektir...
Başrolü oynayanın sen olmadığını farketmek, kendi hayatında sadece bir figüran olduğunu anlamaktır...
Herkes ileriye giderken, olduğun yerde saydığını, herkesten daha yavaş olduğunu görmektir...
Zamanın da bir hızı olduğunu çözmektir...
Geride kalınca hayatın hızlı aktığını ama senin adımlarının hep yavaşladığını hissetmektir...
Hızlanmak istedikçe ayaklarının birbirine dolandığını görmektir...
Olduğundan daha da fazla yavaşlayamayacağını farkedip, zamanın durmasını istemektir...
Zaman dursun, herkes dursun, ben durayım diye haykırmaktır...
Zaman dursun...
Herkes dursun...
Ben durayım...
18 Mart 2010 Perşembe
Mourinho'nun külleri
2004 yılında Jose Mourinho'nun Chelsea'ye gelmesi ile birlikte esmeye başlayan Portekizli rüzgarı anlaşılan bu yaz dinecek Londra'da. Bugün çıkan haberlere göre Deco, Paulo Ferreira, Ricardo Carvalho ile yollar bu yaz itibari ile ayrılacak. Bu operasyonun kapsadığı diğer olası kurbanlar ise Belletti ve Kalou olacak gibi gözüküyor.
Inter mağlubiyeti sonrası bu tarz bir operasyonın konuşulması son derece doğal. Abramovich'in bu takımı satın almasından beri en büyük rüyasının Şampiyonlar Ligi kupasını Stamford Bridge'e getirmek olduğu herkesçe bilinen bir gerçek. Hatta bu uğurda bu takımın temellerini atan ve onlara yıllar sonra Premier Lig'i kazandıran Mourinho'yu bile gözden çıkarabilmişti. Şimdi ise belki de ilk defa bu kadar favori olduğu bir sezonda Şampiyonlar Ligi'ne veda etmesinin faturasını onun bu takıma getirdiği oyunculara kesmesi de beklenebilecek bir hamle olur onun adına. Bu takım yaklaşık 5 seneden beri Avrupa'nın en üst seviyedeki takımları arasında, ancak bir türlü istenilen o kupa gelmedi Abramovich'in huzurlarına. Hal böyle olunca yeni bir yapılanma içine girilmesi de kaçınılmaz olacak gibi gözüküyor.
Chelsea bu elenmeye rağmen aslında bu senenin en formda ve en iyi takımlarından birisiydi, hala da öyle. Yukarıda adı geçen oyuncular ise bu başarıyı getiren kemik kadronun yavaş yavaş dışında kalmaya başlamışlardı zaten. Ferreria ve Carvalho bu takım için ancak iyi birer yedek konumuna geldiler. Ancak gerek bu oyuncular ile Chelsea'nın o basamağı bir türlü atlayamaması, gerekse de bu oyuncuların "iyi bir yedek" rolünü kabullenmeyecekleri düşünülürse onlar için Londra'da uzatmaları oynuyorlar desek yanılmayız sanırım. Deco'nun geçen yaz takımdan ayrılması bekleniyordu ancak Ancelotti belki de elinde iyi bir ortasaha alternatifi olması için bu sene Portekizliden vazgeçmedi. Ancak yeni bir yapılanmada daha iyi bir kadroya ve daha da önemlisi taze bir soluğa ihtiyaçları olacak. Bu yüzden de Cech, Terry, Lampard, Drogba iskeletini bozmadan, daha kaliteli yan rol oyuncuları bulunması gerekir. Geçen yaz transferin en sessiz takımlarından biri olan Chelsea sanırım önümüzdeki yazın en çok konuşulan ekiplerinden biri olacaktır. Her ne kadar kemik kadro korunacak olsa da Abramovich'in o bir türlü elde edemediği kupayı bu kez kaldırabilmek için büyük bir hırsla transfer piyasasına dalıp bir iki yıldız transfer etmeden duramayacağını tahmin ediyorum. Bu yıldız transferi muhtemelen Drogba'nın yanına gelecek ikinci bir santrafor olacaktır. Torres isimleri telaffuz ediliyor ancak onu Anfield Road'tan koparabilmek sadece paranızla elde edebileceğiniz bir başarı olmayacaktır.
Chelsea'nin gerçekten muhteşem bir omurgası var. Bugün yukarıda saydığım dörtlü belki de herkesin rüyalarını süsleyen en komple pakettir bugünün futbol piyasasında. Bugün Barcelona'da bile bu tarz bir 4'lü saymaya çalıştığımızda kalede ve defans hattında geride kaldıklarını görürürüz. Eğer Abramovich hırsının kurbanı olmayıp, bu kadroyu akılcı hamlelerle takviye ederse, önümüzdeki yıl Chelsea'nin Ancelotti ile beraber o rüyayı gerçekleştireceği yıl olabilir. Üstelik Mourinho'nun Londra'daki son küllerinden de kurtularak...
16 Mart 2010 Salı
Aşil'in Akhilleus'a ihaneti!
Milan-Chievo maçını izleyenler bir kez daha futbolun hüzünlü anlarından birine tanık oldular. Son dakikalarda David Beckham'ın topla yalnız başına ilerlerken aniden durup bileğine doğru eğilmesi önce tüm İngilizlerin, sonra Beckham'ın gözyaşları ile beraber tüm futbolseverlerin o dramatik ana tanık olmasına sebep oldu. Sakatlığının boyutunu anında farketmiş olacak ki sekerek saha kenarına gelmesinin ardından, belki de birkaç ay sonra tarihe geçme fırsatını kaçırdığını farkederek gözyaşlarını bırakıverdi yeşil çimlere. Aşil tendonun yırtılması ile 5-6 ay sahalardan uzak kalacak ve dolayısı ile uğruna düzenli oynama fırsatı yakalamak için Milan'a geldiği Dünya Kupası'nda da yer alamayacak Beckham. Böylece Dünya Kupası'na 4. kez katılacak olan ilk İngiliz futbolcu olma fırsatını da kaçırmış olacak.
Daha önce 2002 Dünya Kupası öncesi ayağının kırılmasına rağmen 3 ay gibi bir süreçte iyileşip geri dönebilmesi ve ardından 2006 Kore'de çeyrek final maçının ardından yine ciddi bir aşil tendonu sakatlığı sonrası 2 ay gibi bir sürede Real forması giyebilmiş olması, onun tüm medyatikliğine ve starlığına rağmen kendine çok iyi bakan büyük bir profosyonel olduğunu göstermişti. Belki Beckham bu kez aynı mucize geri dönüşü gerçekleştiremeyecek ama kimse onu 2 sene sonra Avrupa Şampiyonası'nda sahada görürse şaşırmasın. Çünkü o halen bu kadar büyük bir kariyere rağmen, başardıklarına rağmen, elinden kaçırdıklarına ağlayabilen gerçek bir profosyonel. O yüzden içimden bir ses İngiliz futbolunun "Akhilleus" u Beckham'ı son bir kez daha uluslararası bir turnuvada izleyebileceğimizi söylüyor.
15 Mart 2010 Pazartesi
Denizli Hamleleri
Maç hakkında yazılacak, çizilecek fazla birşey yok. Koskoca 90 dakikada iki takım da yaratıcılıktan o kadar uzaktı ki bırakın izleyenleri, topun bile canı sıkılmıştır sanırım. Mustafa Denizli en kritik haftalarda kendisini sonuca götürecek bir sistem ve bir diziliş oturttu takıma. 3 haftadır da bu taktik dizilişle muhtemel bir puan kaybı yaşayabileceği 3 zorlu maçtan galibiyetle ayrıldı. Denizli belki Amerika'yı yeniden keşfetmedi ama elindekiler ile neleri yapabileceğinin ve neleri yapamayacağının farkına vardı. Madde madde bu süreçteki "Denizli hamlelerine" değinirsek şunları sayabiliriz:
1. Dizilişteki en radikal değişiklik Toraman'ın savunmanın göbeğinden önüne kaydırılması idi. Bu hamle Tello'nun da bu 3 haftada yükselen form grafiği ile bütünleşince, işleyen ve işe yarayan bir hamle oldu. Zaten ilk toplara basmada, hava toplarında ve kademe anlamında iyi olan savunmanın önüne bir de arkadaki 2 oyuncunun dilinden anlayan ve onları iyi tanıyan mücadeleci bir oyuncu eklenince ortadan neredeyse hiç açık vermeyen bir savunma hattı oluştu. Bu sistem Ernst'i ve Fink'i biraz daha öne çıkartmaya çalışsa da bu iki oyuncunun bu görevlerini yapacak yeterli donanıma sahip olmaması bu 3 maçta da hücumda sıkıntı yaşamasına sebep oldu Beşiktaş'ın. Gelgelelim bu sistemin çıkış noktası gol yemeyip, oyunu Tello'nun ve Bobo'nun yaratıcılıkları ve Ekrem ile Holosko'nun defans arkasına yapacağı koşular ile kendi lehlerine çevirmek olduğu için netice alındığı müddetçe doğru gözüken ve şu ana kadar da doğru sonuçlar veren bir sistem olduğu gözüküyor.
2. Denizli de yukarıdaki Toraman hamlesi ile artık hücumcularının formsuzluğunu iyiden iyiye kabullendi ve gerçekçi bir oyun anlayışına döndü. Son 3 maçta Nobre, Tabata ve her röportajında arkasında durduğu Nihat'ı sürekli yanında oturtması da bu kabullenmenin bir göstergesidir. Bu akşamki Denizli maçında bile 80'deki değişikliklerde kulübeden çıkan iki oyuncu Necip ve Ernst idi. Bu kabullenmenin bir sonucu olsa gerek Necip de bu kritik haftalarda forma şansı buldu. Hatta uzun süredir forma yüzü göremeyen Uğur İnceman bile geçen hafta son dakikalarda sahadaydı. Sonuç olarak Denizli yarışın son dönemecinde formsuz oyuncularda ısrar etmeyi bırakıp, elindeki en iyi malzemeyi kullanan bir kimliğe büründü.
3. Tello'nun yükselen form grafiğini Denizli çok akıllı bir şekilde kullandı ve giderek artan bir serbestlik ve sorumluluk ile ona yeni bir rol tanımladı. Geçtiğimiz haftaların aksine onu yedek kulübesine ya da sol çizgiye sıkıştırmayıp orta sahada istediği özgürlüğü ona verdi. Hatta oyun içinde ortadaki sağlam hatta da güvenerek kimi bölümlerde onun kanatlara saklanmasına ve dinlenmesine müsaade etti. Bu da Şililinin fizik olarak da bu maçların sonunda ayakta kalmasını sağladı.
Bitirmeden kısaca Denizli maçının özeline değinirsem, bildiği ve ezberlediği düzenin dışına çıkmayan bir Beşiktaş izledik yine. İlk yarının 10 dakikalık bir periyodunda Denizlispor'un baskısını üzerinde hissetti her ne kadar buradan ciddi bir pozisyon vermese de rakibine. Bu baskı yeme sürecinin temelinde de herbiri mükemmel kesiciler olan savunma oyuncularının topla çıkmada sorun yaşaması, dahası savunma önü oyuncularının da sırtı dönük aldıkları topların neredeyse tamamını olumsuz kullanması yatıyordu. Özellikle bu bölümde Fink'in yaptığı kayıplar takım olarak kendi sahalarına hapsolmalarına neden oldu. Bu baskıyı atlattıktan sonra yan toptan gelen bir şans golü ile öne geçtiler ve her zaman yaptıkları gibi skor avantajını, oyun kontrolünü ele geçirmede kullanıp maçın sonuna kadar da rakiplerine kontrolü bırakmadılar. Bu esnada Beşiktaş adına yaşanan en büyük negatif nokta ise İbrahim Kaş'ın kafa olarak oyundan tamamen kopmuş bir durumda olması idi. Bir kere Rüştü ile yaşadığı anlaşmazlık ve 2 kere de sağ kanattan üzerinde baskı olmadığı halde çıkarken yaptığı top kayıpları Beşiktaş savunmasının dengesiz yakalanmasına sebep oldu. Bu tarz oyunlarda, sistemin beceriksiz ve dikkatsiz oyunculara tahammülü yok. Denizli belki elindeki seçeneklerin azlığı belki de hamle haklarını fizik olarak düşen ortasahada kullanma isteği ile Kaş'ı oyunda tuttu. Ama şu bir gerçek ki Kaş, bu form durumu ile sahada ve hatta kulübede olmayı haketmiyor. Herkesin kötü günü olabilir ama maça kendini vermemek, kafaca hazırlanmamak bir futbol suçudur ve mutlak suretle cezalandırılması gerekir.
Sonuç olarak Beşiktaş savunması ile bu ligde hala söz sahibi olmaya devam ediyor. Geçen seneki hücum sorunlarını çözmek için ilaç olması beklenen oyuncular kulübeden dışarı adım atamazken ve elde hamle yapmak için neredeyse hiç opsiyon kalmamışken, bir takımın disiplin ve azim ile göze hoş gelmese de belli bir sistem bütünlüğü içinde sonuca gidebilmesi de takdir edilmesi gereken bir durumdur.
14 Mart 2010 Pazar
Düşün futbolun yakasından!
Türkiye'de hangi stadta seyircinin sahaya girmesi yüzünden maç tatil edilecek deseler sanırım Belediye'nin Olimpiyat Stadı'nda oynadığı maçlar cevap sıralamamızda en sonda yer alırdı. Ancak Diyarbakırlılar bugün hem imkansızı başardı hem de takımlarını bir kez daha sabote ederek hayal ettikleri kümeden düşme konusunda oldukça iyi bir yol aldılar, hatta garantilediler de diyebiliriz. "Diyarbakırlıların takımı" tabirini kullanmak bile istemiyorum artık Diyarbakırspor için. Bir futbol takımının isminin ve o kulüpte oynayan profosyonel sporcuların, antrenörlerin, malzemecilerin, aşçının dahi bu kadar çirkin bir oyuna alet edilmesi insanın midesini bulandırmaktan öteye geçmiyor. Eğer kazara TSL de Premier Lig gibi, La Liga gibi geniş kitleler tarafından takip edilen bir lig olsa ve maçların skorunu öğrenmek için yurtdışından herhangi bir yabancı futbol izleyicisi internette bu maçın karşısında yine "susp." yazısını görse, ve üstelik aynı takımın isminin karşısında üstüste iki hafta görse ne düşünürdü acaba? Allahtan biz zannettiğimiz kadar uluslararası düzeyde değiliz de bu çirkinlik bütün dünyanın gözleri önünde cereyan etmiyor.
Bugün İstanbul'da yaşananlardan sonra artık olayların tamamen siyasi olduğunu kimse inkar etmeyecektir. Şu aşamadan sonra futbolumuzun yöneticilerinin de artık bir karar verirken birinci sırada "Türkiye gerçeklerini" değil de ligimizin ismini ve imajını göz önünde bulundurmaları gerekmektedir. Geçen hafta federasyon Diyarbakırspor'a hafifletilmiş bir ceza vererek bu konuda ürkek davrandı. Halen Diyarbakır-Bursa maçı konusunda bir karar verilmemişken, bugün oynanan maçta yaşanan olaylar şimdi bütün gözleri iyice onların üstüne çevirdi. Ne kadar özerk bir yapıda olduğu düşünülse de olayların bu aşamaya gelmesinden sonra, verilecek karar konusunda dış baskılara ve müdahalelere maruz kalacaklardır. Ancak söylediğim gibi, artık düşünülmesi gereken sadece ligimizin ve futbolumuzun daha fazla rezil olmadan ve değer kaybetmeden bu konunun çok hızlı bir biçimde çözüme kavuşturulmasıdır.
Cumartesi ve Pazar akşamları bu sene ligin ne kadar çekişmeli geçtiğinden, kaliteden, mücadeleden bahsediledursun, yaşanılan skandallar bu sezon lige damgasını vurmuştur. Eğer çıkması gereken karar çıkar ve Diyarbakırspor da küme düşürülür ise, ligden düşen 3 takımdan ikisi saha dışında yaşananlar ile belirlenmiş olacak. Söyler misiniz bana tablo bu iken hangi kaliteden ve hangi mücadeleden bahsediliyor burada? Kimse artık yukarıdaki resmi yaşamak istemiyor. Bu insanlar sadece sahaya girmekle kalmıyorlar, Türk futboluna da tecavüz ediyorlar. Bu insanları bu sahadan, bu tribünlerden ve Türk futbolundan çıkarın! Hem de hemen...
"The Truth is Written All Over Our Faces"
"Lost" ve "24" yapımcılarından yeni bir Fox dizisi keşfettim geçtiğimiz hafta. Yorumları, eleştirileri okumadan sadece ismini sevdiğiniz için bir filme gitmeye benzetirim bu yeni dizi kefetme olayını. İçinden ne çıkacağını bilmediğiniz sürpriz bir hediyeyi açmaya benzer. "Lie to me" de önce ismi ile sonra da Tim Roth ile dikkatimi çekti. Pilot bölümü izleyince de benzerlerinden ne kadar ayrılan bir konusu olduğunu farkettim.
İnsanların jestlerinin, mimiklerinin, vücut dillerinin aslında düşündüklerinin bir yansıması olduğunu keşfediyoruz diziyi izlerken. Tim Roth da bu bilimi kullanarak insanların doğru mu yoksa yalan mı söylediğini bulmaya çalışan Dr. Lightman rolünde karşımıza çıkıyor. Özel bir birimin başında ama devletle de çalışan, kritik davalarda bilgisine başvurulan zeki ve her daim şüpheci bir adamı canlandırıyor. Tarantino filmlerinde çok özel karakterleri oynamıştı geçtiğimiz yıllarda. Şimdi bu dizide yine özel bir rol ile yer alıyor. Dr. Lightman'ın sanıkları sorgulaması ve ardından da vücut dillerini "super slow motion" ile inceleyerek, aslında tüm insanlığın ortak duygulara benzer tepkiler verdiklerini bizlere sunması oldukça ilginç. Türk televizyonlarında yayınlanıyor mu ya da yakın zamanda yayınlanacak mı bilemiyorum ama kesinlikle izlenmesini tavsiye edebileceğim bir dizi.
Henüz değil Volkan!
Hafta arasında Volkan Demirel ile yapılan bir röportajdan medyatik cümleler takıldı kulaklarımıza. Kısaca hatırlamak gerekirse şöyle diyordu Fenerbahçeli kaleci:
"...28 yaşındayım. Kaleciliğin çıkış noktasındayım. Verimli olmam lazım. Ortalama olarak iyi sezon geçirdim kendi adıma. Şu anda istediklerimin içindeyim. Fenerbahçe kalesini koruyorum. Adımıdan söz ettireceğim. Bana göre zaten dünyanın en iyi 10 kalecisi içindeyim ama hedefim en iyi 3- 5 arasına girmek."
Volkan şu an Türkiye'nin bir numaralı kalecisi, bu bir gerçek. Ancak Rüştü'nün emekliliğinin yaklaştığı şu zamanlarda biz halen Milli Takım'a ikinci kaleci olabilecek ve güven verecek bir isim arayışındayız. Sinan Bolat Standart Liege forması ile o mucizevi golü atmasa onun da farkında olmayacaktık belki. Demek istediğim Volkan'ın alternatifsizliği ve Türkiye'nin kaleci fukaralığıdır Volkan'a bu açıklamaları yapabilecek özgüveni ve cesareti veren. Kartalspor'dan Fenerbahçe'ye geldğinde belki bu kadar gelişim göstereceğini kimse tahmin etmiyordu. Fiziğine göre çevikliği onun kaleciliğinde en büyük avantajı ancak herkesin hafızasında yediği o kadar çok "talihsiz" goller var ki, Volkan hiçbir zaman %100 güvenoyu alamadı Türk futbol seyircisinden. Tabii ki Dünya'yı etkisi alan bu kaleci kısırlığında Volkan'ı uluslararası düzeyde o en iyi 10'un içinde sayabilmeyi ben de isterdim ancak o seviyelere gelebilmesi için katetmesi gereken çok yol var kanımca. Bir de en iyi 10 içinde olabilmek için sadece kendi isminin değil, dahil olduğu takım(lar)ın da uluslararası arenada olabilmesi lazım. Yani demek istediğim Volkan, Fenerbahçe forması ile Avrupa'da baharı, Milli Takım forması ile de Dünya'da yazı göremediği sürece akıllarda sadece "Fenerbahçe'nin birinci kalecisi" olarak kalacaktır. Cech, Buffon, Van Der Sar, Cesar, Casillas, Reina, Valdes ve hatta Rus Akinfeev isimlerini ve kariyerlerini biraz da takımlarının başarısına ve Avrupa'daki konumlarına borçlu. Volkan da kendi takımını bu seviyelere çıkarabilirse o hedeflediği yerlere gelecektir. Bir de bu saydığım isimlerin, Volkan'da biraz eksik olan ve geliştirmesi gereken çok önemli ortak bir özelliği var. Bilmem anlatabildim mi...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




.jpg)