14 Mart 2010 Pazar

Artık Mevlüt'ü de konuşalım...


Bu akşam Mevlüt'ün akşamı oldu Fransa'da. Yetiştiği kulüp olan ve onun satışından geçen yaz 8 milyon Euro gibi iyi de bir para kazanan Sochaux'ya 3 gol birden attı PSG forması ile. Yaklaşık 6 hafta ara vermişti Fransa'da gollerine ve bu akşam kaderin bir cilvesi eski takımı onun bu golsüzlüğüne ilaç oldu adeta.

Bu sene lig ve kupada toplam 26 maç oynadı Mevlüt ve 12 gol kaydetti. O gelmeden takımın bir numaralı gol silahı olan Luyindula'nın bu sezon sadece 6 gol attığını düşünürsek, Mevlüt ilk senesinde hiç de fena bir iş yapmıyor Paris'te. En çok gol atanlar listesinde ise Niang ve Nene'nin ardında sadece 3 gol fark ile üçüncü sırada yer alıyor. Yani ciddi anlamda Ligue 1 gol krallığı için de aday milli oyuncu. Her ne kadar PSG yine kötü bir sezon geçiriyor olsa da Fransa'nın en göz önünde olan ve en acımasız eleştirilere maruz kalan kulübünde, hele ilk senesinde şu ana kadar gösterdiği performans bile onun adına mükemmele yakın geçirilen bir sezon değerlendirmesi yapmak için yeterlidir.

Fatih Terim'in A Milli Takım için Mevlüt'teki ısrarı birçok kesim tarafından eleştirilmişti zamanında. Son Avrupa Şampiyonası'nda da ismi maalesef Fatih Tekke polemiklerine malzeme edilip daha milli forma heyecanı tadamadan afaroz edilmeye çalışılmıştı. Belki de bu baskılar yüzünden potansiyelinin çok altında performanslar sergiledi Mevlüt milli forma altında şu ana kadar ancak PSG'deki formu ile Hiddink'in kadrosunda yer bulmayı fazlası ile hakediyor. Topla beraber aniden süratlenebilmesi, kaleyi gördüğü anda etkili şutlar atabilmesi ve ortalama üstü bitiriciliği Mevlüt'ün öne çıkan özellikleri. Karakter olarak da saha içinde oldukça profosyonel ve olgun bir tavır içinde her zaman. Fransa'da her sezon 10'un üstünde gol atabiliyor olmasına rağmen aslında biz ona şu ana kadar hakettiği değeri vermedik maalesef. Daha Türkçe konuşmaktan aciz, türlü skandalların içinde ismi geçen "Sahte Türk" lere binbir çeşit methiyeler düzerken Mevlüt'ün halen bir köşede unutulması benim içime sinmiyor. Bu akşamki mükemmel performansı ile bize kendini bir kez daha hatırlattı.

Hücumcuları ve golcüleri çok formsuz bir sezon geçiren Türkiye için bir şanstır Mevlüt'ün varlığı. Artık aynı isimler üzerine tartışma yapmaktan vazgeçip, biraz da bizleri umutlandıran bu taze isimler üzerinden Milli Takım'ı tartışmamızın zamanı geldi. Umarım Mevlüt de Hiddink ile yeni bir başlangıç yapar Türk Milli Takımı kariyerine ve yeni dönemin en çok konuşulan isimlerinden birisi olur performansı ile.

11 Mart 2010 Perşembe

Beşiktaş'ın geri dönüşü



Galatasaray'ın pazartesi akşamı Eskişehir'de 3 puan bırakması ve Bursaspor'un bugünkü Kasımpaşa galibiyeti puan cetvelinin yukarısındaki takımları yine aynı düzleme getirdi. Geçen sene 24 hafta sonunda yine buna benzer bir tablo vardı karşımızda. Yine Anadolu'dan bir takım (Sivasspor) zirve yarışının içindeydi ve yine Beşiktaş geriden gelip yarışa ortak olmuştu. Geçen seneden farklı olarak Fenerbahçe ve Galatasaray, bu sene 24 hafta sonunda 4-5 puan daha fazla almayı başarıp yarışın tam merkezinde yer buldular kendilerine. Şimdi yine fikstür avantajı, Bursaspor'un bu seviyelerde kalmayı becerip beceremeyeceği gibi bilindik konular gündemde yer alacaktır. Önümüzde daha oynanacak 10 maç olduğunu ve bu zirvedeki 4 takımın da birbirleri olan maçlarını düşünürsek şu an için yapılan tahminlerin havada kalacağını söyleyebiliriz.

Gelelim bu akşamki maça. Beşiktaş geçen sene Denizli'nin yazdığı senaryoyu çok sevmiş olacak ki yeni sezonda da aynı oyunu sahnelemekte sakınca görmüyor. Yine göze hoş gelen, hücum varyasyonlarının bol olduğu oyunlar izletmiyor bize siyah beyazlılar ancak kazanma arzuları, son dakikaya kadar yapılan mücadele ve oyunun belli bölümlerinde özellikle skor avantajı yakalamışlar ise yaptıkları tempo, onlara geçen sene şampiyonluğu getiren o ivmeyi yakalamış olabileceklerinin işaretini veriyor bize.

Geçen hafta Kayserispor önünde skor avantajını maçın hemen başında yakalayınca, oyunu da istedikleri gibi yönlendirmişlerdi. Ancak bu hafta bu ligin en sert ve disiplinli takımlarından İBB'ye karşı öyle bir avantaj ile başlayamadılar. Özellikle bu sene birçok maçta İBB'nin oyun disiplinine sadık kalan yapılarına ve zamanla artan dirençlerine tanık olduk. Bu yüzden maçın başında Beşiktaş'ın bu direnci kırmak için daha tempolu ve hızlı bir oyun oynaması gerektiğine inanmıştım. Ancak Denizli bu tarz bir tempo için gerekli ortasahayı kurmayarak, geçen haftaki Toraman'lı oyun kurgusundan vazgeçmedi. Üstelik Ernst'ten yararlanamadığı halde...Alman oyuncunun yokluğunda Necip forma şansı buldu bu ortasaha kurgusunda. Bu tempo olmayınca haliyle İBB bilindik oyununu izletti bizlere. Onlar adına geçen haftalardan farklı olan ise Beşiktaş'ın golüne kadar olan süreçte hücum konusunda yaşadıkları sıkıntı idi. Beşiktaş savunmasını bu anlamda çok zorlayamadılar. Üstelik Ferrari halen eski formundan uzak bir görüntü çizip, özellikle topu oyuna sokma konusunda ürkek ve beceriksiz davranırken. Beşiktaş'ın set oyunu oynamaya çalıştığı her atak ise İBB'nin dirençli ortasahasında eridi kaldı. Oysa topla araları çok iyi olmayan Toraman-Fink-Necip 3'lüsünde bu kadar vakit harcamayıp, oyunu önde ve kanatlarda oynamaya çalışsalar muhtemelen İBB defansının yapısını da arızaya uğratacaklardı. Skor avantajı ise onlar adına çok kritik bir anda ve ceza yayı civarını serseri bir şut ile karıştırdıkları bir pozisyonda, Bobo'nun imza gollerinden birini atması ile geldi. Bobo adına bu tarz golleri çok izledik geçtiğimiz yıllar boyunca. İnanılmaz bir vuruş tekniği olmasa da özellikle sırtı kaleye dönükken mükemmele yakın bir gol sezgisi var Brezilyalı'nın. Bu toplara hangi hızla ve nereye vuracağını bilerek hamle yapması, onun repertuvarındaki en nadide parçasından sık sık bizlere sergilemesine neden oluyor.

İlk yarıdaki bu gol, Beşiktaş'ın ikinci yarıda istediği oyunu oynamasına yol açtı. İBB biraz daha hücumu düşünmeye başlayınca, oyunun başındaki "önde basmalarını" eski disiplinleri ile yapamadılar. Hal böyle olunca Necip de ilk yarıda kaleye yüzü dönük aldığı topları artık önünde almaya başladı ve top kayıplarını azalttı. Kendine güveni arttıkça daha doğru ve cesur hamleler ile birçok top kazandı ortasahada. Onun kazandığı bu toplar, İBB defansının ortasındaki iki ağır oyuncunun (Barbosa ve Can) verdiği açıklardan Beşiktaş'ın yararlanması ile sonuçlandı. Nitekim Holosko'nun golü de bu tarz bir boşluktan geldi.

Beşiktaş'ın zirveye tekrar tutunmasındaki en önemli iki isimden bahsetmeden geçmek haksızlık olurdu. Toraman ve Tello son iki maçta mücadele ve verimlilik açısından tavan yaptılar. Tello o bıkkın görüntüsünden sıyrılıp, geçen seneki gibi arzulu ve yaratıcı oyununa geri döndü. Aynı şekilde Toraman da son iki maçta ortasahada oynamasına rağmen oyun içinde insiyatif kullanarak ön plana çıktı. Yeni sözleşme için yönetim ile anlaşması da onun gelecek haftalardaki oyununu pozitif yönde etkileyecektir muhakkak.

Beşiktaş şimdi 24 hafta sonunda 48 puan ile yarışın içine dahil oldu. Şu anki matematiksel ve psikolojik durumları geçen seneyi çok andırıyor. Ancak bu sefer ezeli rakipleri geçen seneki kadar kırılgan bir durumda değiller. Eğer bu oyun yapısının içine yedek kulübesinden, gerektiği anda oyunu çözecek ya da tutacak bir iki takviye yapabilirler ise bu yarışın içinde son haftaya kadar kalacaklardır. Bu durumda Yusuf'a tekrar ve acilen ihtiyaçları var. Aynı şekilde bu akşam kulübede yer alan ve neredeyse bu sezon sıfır verim aldıkları Nihat ve Nobre'nin de bazı maçlarda öne çıkmaları gerekecektir. Aksi halde bugünkü maçta olduğu gibi, eğer Denizli önümüzdeki maçlarda da aynı oyuncuları ortalama 80 dakikanın üstünde kullanmak zorunda kalırsa, onları yarışın içinde tutan fizik güçlerinde birşeyler kaybedecekleri kesindir.

8 Mart 2010 Pazartesi

Piotr Trochowski


Bugün bazı kaynaklarda Hamburg'un ortasaha oyuncusu Piotr Trochowski'nin yeni sezonda takımdan ayrılmak istediği yönünde haberler vardı. Polonya asıllı Alman oyuncunun kulübü ile 1 sene daha kontratı var. Ancak Hamburg'dan ayrılacak olması halinde, özellikle kaliteli ortasaha oyuncusu bulmak konusunda oldukça beceriksiz davranan kulüplerimiz eğer gözlerini açarsa Trochowski onlar için gerçekten büyük bir fırsat.

Bayern Münih'de oynadığı 5 sezonda fazla oynama şansı bulamamıştı. Ancak Hamburg ondaki ışığı farketmede gecikmedi ve 1 milyon Euro gibi bir rakama kadrosuna kattı 2004 yılında. Trochowski'nin kendini göstermesi ve Milli takıma kadar yükselmesi de Hamburg yıllarında gerçekleşti. Son Avrupa Şampiyonası'nda da Almanya kadrosundaydı ve bazı maçlarda oldukça iyi süreler de alıp, iyi performanslar ortaya koydu. Ortasahanın ortasında ve kanatlarda hücuma yönelik oynayabilen çok yönlü bir oyuncu. Fizik olarak diri ve Bundesliga disiplinine sahip ve daha da önemlisi bu özelliklerini ortalama üstü oyun zekası, tekniği ve sert şutları ile birleştirebiliyor. Eğer pazara çıkması halinde ilk tercihi mutlaka bir Bundesliga takımı olacaktır ancak "Money talks" taktiği izlenerek Türkiye'ye getirilebilir.

Transfermarkt.de sitesine göre oyuncunun değeri 9-10 milyon Euro civarında. Yayın haklarının inanılmaz fiyatlara satışı gerçekleştikten sonra bütün kamuoyunun beklentisi artık vasat Güney Amerikalılar ya da Afrikalılardan ziyade Avrupa'da biraz isim yapmış, oyun karakteri yüksek oyuncuları ligimizde görebilmek oldu. Trochowski de benim kıstaslarıma göre bu tanıma fazlası ile uyuyor. Gelmesi halinde ligimizin kalitesine oldukça pozitif bir katkı yapacağı da kesin...

7 Mart 2010 Pazar

Komik...



Murat Öztürk imzalı Star gazetesi haberi...Servet'in açıklamasına dikkat...Acaba gazeteci arkadaş mı Servet'e gazı vermiş "Baba bak Diego senin arkandan atıp tutuyo, bişey diyecekmisin" diye, yoksa bu da efsane Türk spor basınının nadide eserlerinden birisi midir şüphelerim var. Belki bir ihtimal de Maradona torununun babasız kalmasından korkup öfke ile böyle bir açıklama yapmış olabilir kimbilir...Pazar sabahının komiklerinden...

"A.Madrid maçında Agüero’nun yüzüne tekme atıp sakatlayan Galatasaraylı Servet Çetin, Maradona’yı kırmızı görmüş boğaya döndürdü! Almanya ile oynanan hazırlık maçı öncesi konuşan Arjantin Teknik Direktörü, “Bir yıldız futbolcunun kafasını tekmeleyen savunmacıya çok az rastlanır. Maalesef Servet gibi kazmalar futbolcu oluyor” dedi. Telefonla ulaştığımız Servet de, “O hareket pozisyon gereği oldu. Maradona’ya cevap vermem” diye konuştu."

Şimdi 11 Nisan daha heyecanlı olacak...



Dün akşam Barca maçının skoru ile beraber saat 11'i daha bir heyecanla beklemeye başlamıştım. Ama Digitürk bana öyle bir kazık attı ki bu maçın sadece son yarım saatini izleyebildim. Digitürk kutusu ile savaşırken, livescore'dan maçı takip ediyordum bir yandan. Sevilla 2'yi bulunca kaderime lanet okudum. İkinci yarıda Real 60 ve 64'te golleri atınca bir daha lanet okudum. Derken birileri sesimi duydu ve 65'te ben, yanıma Guti'yi de alarak Bernebau'ya girdim.

Öyle bir yarım saat izledim ki, izleyemediğim kısmını bile unutturdu bana. Uzun zamandır bir maçı bu kadar isteyen, başdöndürücü şekilde hücum eden bir takım izlememiştim. Aynı anda sahada Ronaldo, Higuain, Kaka, Van Der Vaart ve Guti vardı. Barca, Almeria'da 2 puan bırakınca Real için liderlik şansı doğmuştu uzun zamandır ilk defa. Bunun heyecanı da eklenince öyle bir iştah ve öyle bir hırs vardı ki takımın üzerinde, top beyazlara geçince adeta avının üstüne çöreklenen bir yılanı andırıyorlardı. Gol pozisyonu/Atak oranı neredeyse 1'e yakındı Real adına. Guti ile V.D.Vaart hücum organizasyonlarının başındaki iki adamdı. Hücumu başlatan her top, belki 10 saniye geçmeden Sevilla ceza sahasına kadar giriyordu. Maç bir ara Sevilla'nın ceza yayı civarında oynanmaya başladı. İstatistiklerde ise Real'in 24-2'lik gol girişimindeki üstünlüğü ve Palop'un 7 net pozisyonu çıkarması sanırım herşeyi anlatıyordur.

Aslında Real galibiyet golünü çok önce de bulabilirdi. Zira Higuain ve onun üstün meziyetleri sayesinde çok net pozisyonlar yakaladılar. Arjantinliye burada bir parantez açmak lazım. Gago ile beraber bu takıma geldiklerinde herkesin kafasında soru işaretleri vardı bu takımın yükünü kaldırıp kaldıramayacakları yönünde. Gago'da göremediğimiz gelişimi Higuain'de fazlası ile gördük. Özellikle vuruş tekniğini inanılmaz geliştirdi. Yay civarında topla buluştuğunda attığı ters çalımlar ve ani şutları o kadar tehlikeli ve isabetli ki...Dengeli ve güçlü yapısı ile de topu çok zor kaybediyor. Dün bir pozisyonda presle kazandığı topu iki kişiden kurtarması, driplingi ve ardından attığı sert şut, ancak çok çok iyi fizik güce sahip bir oyuncunun yapabileceği bir işti.

Birkaç satır da Guti için karalamak lazım. Özellikle bu tarz maçların adamı olduğunu birkez daha gösterdi. Daha önce de, ağzımı açık bırakan bir asistinin ardından yazmıştım bu adam Avrupa'nın değeri bilinmeyenlerinden diye. Dün akşam sorumluluk almasının yanında Sevilla defansının dengesini bozan o kadar güzel paslar attı ki, bu Pozisyon/Atak oranının yükselmesinin en büyük sebebi de bu idi. Real'in elindeki bu yıldızların yanında Guti'nin varlığı da onlara La Liga'yı getirebilecek en büyük etkenlerden biri kanımca.

Şimdi puanlar eşit, Real averaj olarak 47-45 önde. Barca haftaya Valencia'yı konuk edecek ve 11 Nisan'daki El Clasico'ya kadar da önünde Mallorca gibi zorlu bir deplasman var. Real'in önünde onları zorlayabilecek maç olarak içerideki Atletico maçını sayabiliriz. Herşey bir yana 11 Nisan son yılların en heyecanlı karşılaşmalarından birine tanıklık edecek, bundan eminim.



6 Mart 2010 Cumartesi

Artık siz bize borçlusunuz!



Bugün Diyarbakır'da yaşanan olayların başlangıç noktasının her ne kadar ilk yarıda oynanan Bursa maçından kaynaklandığı düşünülse de aslında olayların siyasi boyutunun ön planda olduğunu söylemeye gerek yok. Aslında olayların çıkacağı da gün gibi aşikardı ancak görünürdeki yüzlerce polise rağmen, onca alınan önleme rağmen olayların bu derece büyümesi destekli, planlı bir eylemi akıllara getiriyor. Nitekim gerek Diyarbakırspor, gerekse Diskispor başkanlarının açıklamaları bunun kendilerine karşı düzenlenen bir komplo olduğunu, federasyonun maçı oynatmama niyetinde olduğunu söylemişler.

Diyarbakır şehri, adeta kendine ait bütün organlarla beraber kendini bu ülkeden soyutlama niyetindeymiş gibi davranıyor. Futbol yöneticileri bile bu olaylarda kendileri dışında herkesi suçlama yoluna gidebiliyorlar. Oysa bu şehrin takımının, bu ülkenin liginde temsil edilmesi onlar adına ne kadar önemli olması gerekirken, şimdi çanak tuttukları bu olayları yapanların tamamen arkasında duruyorlar. Benim buradan anlayabildiğim tek şey ise, bu şehrin takımını bu ligde yine kendi yöneticilerinin ve kendi halkının istemediğidir. Şimdi kalkıp hiçbirisi "Gittiğimiz her şehirde bize terörist muamelesi yapılıyor" bahanesinin ardına sığınmasın. Onları kulüp olarak tribünlerdekilerden ayıran şey, profosyonel bir iş yapıyor olmaları. Ziya Doğan bile ilk yarıdaki maçın ardından duygularına yenik düşüp bu tarz ortamı alevlendirici açıklamlar yapmıştı. Şikayet ettikleri durumu düzeltmenin yolu "takımı çekerim" tehditlerinden ya da bugünkü gibi eylemlerden geçmiyor. O şehrin yerel yöneticileri de, spor kulüplerinin yöneticileri de bu ülkenin devletinin ve bu ülkenin federasyonuna bağlılar. Dolayısı ile dertlerini, haksızlığa uğradıklarını düşündükleri noktaları onlarla çözmeliler. Saha içindeki oyunculara taş atarak ya da attırarak değil...

Şimdi gelinen nokta ne oldu? Eğer amaçları kendilerini bu ülkeden soyutlamaksa bunu başarıyorlar. Diyarbakır halkı ile bu ülke arasındaki bir bağ daha koptu sayelerinde. Takımları bu maçtan alabileceği bir 3 puandan oldu. Muhtemelen de 3-4 maç seyircisiz oynama cezası alacaklar. Şimdi diledikleri gibi ikinci ligin yolunu tutabilirler. Ondan sonra ne olacak peki? Yarın bir gün Malatya deplasmanında yuhalanınca kendi evlerine gelen Malatyalıları da mı taşlayacaklar? Yeni hedef 3. lig mi olacak? Bu olayların sonu yok. Halkın tepkisinin faturasını siz yöneticiler kendi takımınıza, kendi halkınıza kesemezsiniz. Hoş, o halkın da ne kadarı bu "soyutlama" sürecinden ayrı hareket edip düşünüyor onu da bilmiyorum ama o tribünlerde hala "Bize bir özür borcunuz var" diyebilecek kadar olgunca tepkisini gösterebilen insanlar da vardı. Artık siz yöneticilerin de bu ülkedeki "futbolseverlere", maç izlemek için ekran başına oturan ama onun yerine bir "rezalet tiyatrosu" izleyen yüzbinlerce insana özür borcunuz var.

4 Mart 2010 Perşembe

Serdar, Messi, Arda?



Portekiz basınından ilginç bir tanımlama gözüme çarptı bugün. Haber Serdar Özkan'ın Porto'ya transfer olacağı yolundaki bir söylenti ile ilgili. Correrio isimli gazetenin attığı başlık ise beni gülümseten cinsten bir başlık:


"Porto, Türklerin Messi'si Serdar'ı istiyor"


Benim aklıma ilk gelen soru ise şu oldu. "Serdar Messi ise, Arda ne?". Messi artık performans açısından günümüz futbolunun en üst noktası kabul ediliyor. Sürekli yapılan "yeni Pele" ve "yeni Maradona" yakıştırmaları artık Messi için yapılmaya başlandı. Bu gazetenin başlığında gördüğümüz ama pek inanamadığımız benzetme gibi.

Bu tarz haberler kontratının son yılındaki oyuncular hakkında genelde çıkan haberlerdir. Tamamına yakını asparagas olmakla beraber, bazıları da mantık sınırlarını zorlayacak sekildedir. Correrio gazetesi de zaten Portekiz'in "The Sun" ı olarak kabul gören bir gazeteymiş.

Serdar da maalesef Türkiye'de çıkışı yarım kalmış, her daim patlama beklenen ama bunu bir türlü gerçekleştiremeyen bir oyuncu olarak anılmaya başlandı. Lucescu zamanında 16 yaşında iken Şampiyonlar Ligi kadrosuna girebilmeyi başarmış ancak sonrasında pişmesi için ikinci ligin yolunu tutmuştu. Sebat ve Samsun yıllarının ardından Ertuğrul Sağlam dönemidir ona o yarım kalacak çıkışını yaşatan dönem. Tigana zamanında da özellikle Serdar Kurtuluş ile beraber iyi bir grafik yakalamıştı ama son iki sezondur ortadan kayboldu. Kendisine sorulsa da sanırım şans verilmediğinden yakınmayacaktır. Bir kaç maç üstüste istikrarlı oyunlar sergileyebilse belki kendine olan güveni yerine gelebilirdi ama son zamanlarda Beşiktaş ve futbol ile olan ilişkisinde büyük zedelenme oldu genç oyuncunun. Bu transfer döneminde yeniden futbola dönebileceği bir transfer yapsa kendisi için de Türk futbolu için de hayırlı olacaktır. Beşiktaş aynen İbrahim Akın'da, Burak Yılmaz'da olduğu gibi ona iyi fırsatlar verdi ama şu an gelinen nokta onun için yeni çıkışın adresinin siyah beyazlı forma olmadığı bir nokta. Dolayısı ile yukarıdaki haber başlığının Porto ya da başka bir takım için doğru olmasını diliyorum.
Çünkü hücumcu bir kanat oyuncusu için şu ana kadar gösterdği 135 maçta 6 gol ve 3 kez de A-millilik, onun daha çok maç oynamaya ve kendisini geliştirmeye ihtiyacı olduğunu açık açık ortaya koyuyor.