13 Şubat 2010 Cumartesi

İki sol bek + İki sağ açık = Sıfır oyun



Gaziantepspor'u maç maç takip etme şansımız olmasa da, bu akşam aldıkları galibiyetin sezonun en rahat galibiyetlerinden biri olduğunu tahmin etmek çok zor değil oynanan oyuna baktığımızda. Elbette Beşiktaş'a göre herşeyden önce daha istekli, bunun yanında daha organize ve akılcı bir oyun oynadılar ki galibiyeti getiren de bu idi. Zaten iki takımı izlerken, kırmızıların dersine iyi çalışmış ve ne yaptığını bilen, beyazların ise ödevlerini son geceye bırakmış ve sonra da yarın dersten önce yaparım diyerek geçiştiren iki öğrenci aklına geliyor insanın. Beyazlar, aynen hocaları gibi haftayı hasta olarak geçirmiş, derse gelmemek için ateşi çıkmış numarası yapan öğrenciye benziyordu. Peki nasıl bir oyun oldu?

Geçen hafta Gençlerbirliği maçından sonra yazdığım gibi, yer yer iyi oyunlar ortaya koysa da Beşiktaş'ta organizasyon eksikliği, takımın istikrarlı olarak hem sezonun genelinde hem de maçın içinde iyi performans göstermesini engelliyor. Hafta arası Beşiktaş teknik kadrosunun, nasıl bir taktik belirlediğini ya da rakibe yönelik hangi hamleleri ortaya koyduğunu anlamak neredeyse imkansız. İşte bu da onların sahada organize olmasını engelliyor. Yetenekleri sınırlı olan Fink'in ilk yarı boyunca araya top atma konusundaki ısrarı ve bunu becerememesi, Beşiktaş'a top kaybı olarak geri döndü. Tabata sık sık geriden top çıkarmak için hamleler yapsa da, pas alışverişinde yanında takım arkadaşlarını bulamadığı için oyun kuramadı. Çünkü Gaziantepspor belli ki dersine çalışmıştı. Gençlerbirliği gibi boş alan bırakmadılar Beşiktaş'a. Bu durumda hücum için ikinci opsiyonunuz kanat akınları olmalı. Ancak Beşiktaş'ın kanatları sanki bilerek işlevsiz hale getirilmiş gibiydi. Solda, geride Üzülmez, önünde Köybaşı ile başladı oyuna Denizli. Ancak her ikisi de bek gibi oynamaya çalışınca bu kanattan verim alamadı Beşiktaş. Hatta kimi zaman oyun içinde pozisyonlarını şaşırdıkları bile oldu bu oyuncuların. Sağ kanatta ise, sol kanatta olan beklerden biri bile yoktu. İki açık oyuncusu Ekrem ve Holosko'nun olduğu kanat, defansif açıdan oldukça eksik kaldı. Ekrem için her maçtan sonra, onun "iyi niyetli oyununa" yapılan takdir, maalesef onun bek oynama konusundaki yetersizliğini açıklamaya yetmiyor. Hızı ile ters kademelere girmeye çalışsa da rakibi karşılamada ve özellikle o bölgeye atılan hava toplarında çok yetersiz kalıyor. Julio Cesar'ın golünde rakibi karşılayamadığı gibi, yine aynı oyuncunun altıpastan kaçırdığı yüzdeyüzlük pozisyonun başlangıcında rakibine kolay bir hava topu verdi. İşin özeti sağda iki açık, solda ise iki bek vardı ama topladığımızda "bir bek ve bir açık" lık oyun koyamadılar ortaya.

Beşiktaş hücumcularının artık yılan hikayesine dönen form tutamama durumları aşikar. Ancak şu anda onları zirvenin kıyısında tutacak kadar puan toplamalarının sebebi olan iyi defansif kurguları ve oyun oynama arzularını kaybedince, ortaya vasatın altında bir takım çıkıyor.

Önünde çok kritik 2 hafta var Beşiktaş'ın. Üstlerinde yer alan iki takıma karşı kaybedecekleri tek puan bile, zaten uçurumun kenarında yürüyen takımı aşağı itecektir.

12 Şubat 2010 Cuma

Terry ile Bridge yanyana oynar mı?



Hafta arası oynanan Everton maçında Ashley Cole'un ayağının kırılması ile Dünya Kupası'na hazırlanan İngiltere'de solbek mevki için alternatif isimlere çevrildi gözler. Ashley Cole'un yetişmeme ya da hazır olmama durumuna göre, en azından hazırlık maçlarında yaz kadrosunu oluşturmak için bu bölgeye isim arayışına şimdiden başlamıştır Capello.

Forma için en güçlü adaylar arasında Wayne Bridge de var. Veeee akla hemen hemen herkesin düşündüğü aynı soru geliyor.

Terry ile Bridge yanyana oynar mı?

Yıllardır Sergen-Mehmet, Sergen-Tümer ya da Alex-Emre yanyana oynar mı diye sorar dururuz. Şimdi aynı soruyu bir stoper ve bir sol bek için soruyoruz. Sebep ise malumunuz...Magazine bayılan İngiliz spor medyasının ağzında çiğnediği son sakız ise, Terry'nin, eşini Bridge'in eski sevgilisi ile aldatması ve bunun açığa çıkması ile Terry'nin Milli Takım kaptanlığının elinden alınması olayı oldu. Ashley Cole'un sakatlığı ise onlara güzel bir malzeme daha vermiş oldu.

Bekleyip göreceğiz. Gerçekten Terry ve Bridge yanyana oynayabilecek mi, yoksa aralarına üstteki resimde görüldüğü gibi bir üçüncüyü alacaklar mı?

2007 yılında Chelsea'nın bir Carling Cup maçında çekilen yukarıdaki fotoğrafta ortada yer alan hanımefendi kim diye sorarsanız, Premier Lig'i Dallas'a çeviren bu aşk üçgeninin baş aktrisi Vanessa Perroncel'in ta kendisi. Kimbilir şu ana kadar manken olarak sürdürdüğü kariyerine belki bundan sonra İngiliz Milli Takımı'nın tandeminde devam eder!

5




Nedir bu 5 sayısı diye merak edenleriniz için, hemen cevap veriyorum. Yerel saatle bu geceyarısı başlayacak olan 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları'na katılacak Türk sporcu sayısı. Yıllardır yaramızdır, olimpiyatlarda halter ve güreş dışında elle tutulur başarılarımızın olmaması. Kış olimpiyatlarında da maalesef henüz bir madalya bile kazanamamış durumdayız. Bu sene de olimpiyatlara sadece 5 sporcu ile katılabiliyoruz.

Sebebini de tabii ki ülkemizin "yazları kurak, kışları ılık ve yağışlı" ikliminde aramamak lazım. Zira sporda başarı ya da başarısızlık kıstasımız, her nedense genelde spor dışı sebeplerle belirlenmeye çalışılır. Örneğin "Neden 3 yanı denizlerle çevrili güzel ülkemizde Derya Büyükuncu dışında yüzücümüz yok" klişesi ne kadar tanıdık geldi değil mi hepimize? Ya da "70 milyonluk ülkede neden futbolcu yetişmiyor da dışardan devşiriyoruz" yakınmaları...

Spor kültürü, çevresel etkenlerden çok, sporun sizin toplumunuzun hayatında ne kadar yer tuttuğu ve tabiki devletinizin spor politikasının nasıl olduğuna bağlıdır. Kabul etmek gerekir ki, spor bizim insanımızın önceliklerinden biri değildir. Futbolun popülerliği de diğer spor dallarının kanını emiyor tabiri caizse. Hal böyle olunca amatör spor dalları için sponsorluk sistemi de çok verimli ve sağlıklı çalışmıyor. Kaynak sıkıntısı, yönetim sıkıntısı ve ilgi azlığı gibi faktörler biraraya gelince bu tablo karşımıza çıkıyor.

Olimpiyatların resmi sitesinden birkaç ülkenin kaç sporcu ile katıldığına baktım oyunlara. Örneğin Avrupa'nın nüfus ve yüzölçüm açısından en küçük ülkelerinden Andorra ve Liechtenstein 6'şar sporcu ile temsil edilecekler. Komşularımızdan Yunanistan 7, Bulgaristan ise 18 sporcusunu gönderiyor oyunlara.

Amacım tabi böyle basit sayısal bir kıyaslamaya gidip, bakın bizim yarımız kadar olmayan ülkelerden ne sporcular çıkıyor diye bir yargıya varmak değil. Ancak sporda başarı kriterinin, artık yönetimsel anlamda bu işe ne kadar ciddiyet ve istek ile yaklaşmamızla belirleneceğinin bilinmesi lazım. Kaynaklar ve genç nüfus hazır. Onlar sadece doğru yönetilmeyi bekliyorlar.

Katılan 5 sporcumuza da sonsuz başarılar diliyorum. Umarım ilk madalyamızı alacağımız sene bu senedir.

11 Şubat 2010 Perşembe

Finallerin Pehlivanına Elveda...



Türk sporunun yüzaklarından Kırkpınar yağlı güreşleri diyince akla gelen ilk isim Ahmet Taşçı'dır dersek yanılmayız sanırım. Benim için efsane olan başka bir isimden gelen kötü habere üzüldüm bugün. Önce 1994 yılında Taşçı'yı pes ettirerek, ardından da 1998 yılında rakibini bir kez daha yenerek, Ahmet Taşçı'nın yıllar süren saltanatını iki kere bozan Antalyalı pehlivan Cengiz Elbeye'dir bu isim. Altın Kemer sahibi, benim de hemşehrim olan Antalyalı Cengiz Elbeye, çok genç denilebilecek bir yaşta, 42 yaşında, beyin tümörü sebebiyle hayatını kaybetti bugün.

Aynen Ayrton Senna'ya başkaldıran Michael Schumacher gibi, Steffi Graf'a isyan eden Martina Hingis gibi ya da 70'lerin Brezilya'sına dur diyen Rinus Michels'in Hollanda'sı gibi Cengiz Elbeye de Taşçı'nın yıllar süren hükümdarlığına ilk başkaldıran pehlivandı belki. 90'lı yılların başından itibaren Kırkpınar'ın gördüğü en dişediş mücadelelerden birisidir Taşçı-Elbeye rekabeti. 94 ve 98'de kaybettiği finallere, 97'de rakibini alt ederek cevap vermişti Taşçı. Toplamda ise Kırkpınar'da 8 defa karşı karşıya gelen ikiliden, Elbeye'nin kazandığı iki müsabakanın da finalde olması onun finallerin pehlivanı olduğunu göstermişti.

Spor sadece futboldan ibaret değil elbet. Babamla beraber seyrettiğimiz Kırkpınar'ın benim için idol isimlerinden olan Elbeye'ye Tanrı'dan rahmet diliyorum. Toprağın bol olsun Cengiz pehlivan...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Gelenler, Gel(e)meyenler...

Türk futbol tarihinde yeni bir sayfa açmaya hazırlandığımız bugünlerde, yeni yapılanmanın sadece teknik kadroda değil, A-Milli takım kadrosunda ve altyapılarda da olması gerektiğine inananlardanım. Eğer konuşulduğu gibi Guus Hiddink ismi Milli Takım teknik direktörü olarak pazartesi günü açıklanır ise, hepimizin geleceğe daha umutlu bakması için bir sebebi olacak. Teknik kadronun analizini isimler netleşince yapacağım. Ama burada isimlerden bağımsız olarak, yeni yapılanmanın içine altyapıdan gelen oyuncuları ne kadar dahil edebileceğimiz ve 2012 hedefine ulaşmaya çalışırken, 2014 ve 2016'nın ekibini kurma konusunda ne kadar başarılı olabileceğimizdir önemli olan.

Yıldıray Baştürk, 2002 yılında Avusturya ile oynadığımız Dünya Kupası play-off maçında attığı gol ile Türk futbol kamuoyunu, yurtdışında yetişmiş, futbol hayatını oralarda sürdüren Türk oyuncuların da bizim futbol yapılanmamız içinde yer alması gerektiğine ikna etmişti. İşte 2000'li yılların başından bu yana yapılan çalışmalarla Yıldıray gibi birçok oyuncu milli takıma kazandırıldı. Bazılarından ciddi anlamda yararlanıldı ve hala yararlanılır iken, bazı oyunculardan beklenilen verim alınamadı. Belki yöneticilerimizin ihmali, belki de oyuncuların şahsi tercihleri ile birçok önemli oyuncu da Türk Milli Takımı'nda forma giymek istemedi, ya da bir diğer deyişle tercihini büyüdüğü, kültürü ile yoğrulduğu ve karnının doyduğu ülkeden yana kullandı. Zamanında Kubilay Türkyılmaz'ların, Mehmet Scholl'lerin başka bir ülke adına ter döküyor olmasını garip hatta kızgınlıkla karşılayan bizler de, Türk futbolunun artık Dünya futbolunda söz sahibi olması ile "tercih edilmeyen" konumda olduğumuz durumları gayet rahatlık ve olgunluk ile karşılayabiliyoruz. Şimdi bu yeni yapılanma sürecinde yapılması gereken, hiç kuşkusuz çok iyi bir oyuncu tarama komitesi kurup Dünya'nın dört bir ucundaki Türk oyunculara ulaşabilmek ve içlerinden yetenekli olanları keşfedip Türk futboluna kazandırabilmek. Bakalım yeni dönemde, farklı oyuncuları kadroda görüp, yeni yıldız adayları ile heyecanlanabilecek miyiz?

Şimdi biraz da hafızalarımızı tazeleyip, özellikle yakın dönemde hangi yıldız ya da yıldız adaylarını elimizden kaçırıp, hangilerini Türk futboluna kazandırabilmişiz bunlara bakalım. Aşağıdaki grafiklerde görüldüğü gibi, üstte elimizden kaçırdıklarımızdan, solda ise milli takımımızın çeşitli kademelerinde oynayan ve ilerisi için bizi daha üst seviyelere taşıyacaklarına inandığım oyunculardan oluşturduğum iki takım yaptım. Doğal olarak, atladığım ya da sizlerle aynı olumlu görüşleri paylaşmadığımız seçimler vardır bu kadrolarda, ancak içlerinde ilerisi için bize umut veren oyuncular da mevcut. Pek tabii ki, bizimle olmadıkları için içimizin buruk kaldığı oyuncular da.





Burada oyuncuların hepsi için ayrı ayrı değerlendirme yapmayacağım. Elimizden kaçırdıklarımız arasında özellikle Mesut Özil, Serdar Taşcı, Eren Derdiyok ve Gökhan İnler, Almanya ve İsviçre için üzerine uzun vadeli planlar yapılan hepimizin bildiği önemli oyuncular. Bu dört oyuncu da aslında şu an bizim aksayan bölgelerimizde ihtiyacımız olabilecek tipte oyuncular. Stoper Ömer Toprak ise Bundesliga'da Freiburg forması giyiyor. Maalesef bu yaz üzücü bir olay ile ismi gündeme gelmişti Ömer'in. Go kart pistinde geçirdiği bir kaza sonucu bir süre yoğun bakımda kalan genç oyuncu uzun bir aradan sonra tekrar formasına kavuştu. Şu anda Almanya Ümit Milli takımında oynayan genç oyuncu, stoper mevkiindeki eksikliğimiz ve kronik oyunu geriden kuramama hastalığımız düşünüldüğünde ileride kadromuzda olmadığı için pişman olmamıza sebep olabilir.

Gelelim Türk milli takımında oynamayı seçen, bizler için asıl önemli olan isimlere. Burada tabi, Hamit gibi, Önder gibi tecrübeli isimlere neden yer verdiğimi sorgulayabilirsiniz. Kanımca bu iki oyuncunun milli takıma verecekleri katkı henüz bitmedi. Yaş olarak da iki uluslararası turnuva daha görebilecek durumda olan bu oyuncular, formda olmaları ve forma bulmaları halinde katkı yapacaklardır.

Nuri Şahin ise Türk futbolunun "wonderkid" i olarak tanıtılmıştı hepimize. Özellikle mükemmel oynayp bir de gol attığı Almanya maçında herkesi ikna etmişti genç yıldız Türkiye'nin "10 numarası" olacağına. Ondan sonraki 2 sene içinde ise kariyeri istediği gibi gitmedi. Ancak şu anda, geçen sene kiralık gittiği Feyenoord'dan geri döndüğü Dortmund'da kaptanlık yapacak kadar iyi durumda Nuri. Umarız yeni yapılanmanın içinde önemli roller üstlenebilir. Tünay ve Tolgay ise Hamburg'da bu sene çok ciddi süreler almakta. En büyük avantajları ise teknik direktörleri Bruno Labbadia. Zirveye oynamalarına rağmen bu iki oyuncuya da kritik maçlarda görev verecek kadar güveniyor onlara Labbadia. Tünay ve Tolgay'ın Bundesliga'da edindikleri bu tecrübe, milli takım kariyerleri için de oldukça önemli. Sinan Bolat ise mevki olarak, Rüştü'nün bırakması ile ikinci kaleci krizine girmeye aday olan kaleci bölgemizde güvenebileceğimiz bir isim. Belçika liginde Standart Liege'de forma giyen Sinan, 88 doğumlu olmasına rağmen şimdiden, bir kaleci için oldukça iyi bir uluslararası tecrübe edindi bile. Diğer genç oyuncular Bayram, Aykut, Ergün ve Deniz henüz A-Milli takım seviyesi için yeterli olmasalar da oldukça potansiyelli oyuncular. Özellikle Aykut Demir'in Gençlerbirliği'nde gösterdiği performans ilerisi için çok olumlu. O da aynen Tünay ve Tolgay gibi teknik direktörü konusunda şanslı bir isim. Thomas Doll'un güvendiği ve çokça da ilk 11'de forma verdiği Aykut, sol bek için iyi bir yatırım olabilir futbolumuz adına.

Evet, Türk futbolu yine bir kriz sonrası çıkış arıyor. Bu iki 11, kaçırdıklarımız ile, kazandıklarımız ile aslında ne kadar büyük bir potansiyeli olan futbol ülkesi olduğumuzu gösteriyor. Her ne kadar "bizim ürünlerimiz" olmasalar da bizim toprağımızdan hepsi. Bu genç oyuncuları bıktırmadan, küstürmeden üzerlerine titreyerek kazandırmalıyız futbolumuza ki ilerde bu gibi birkaç 11 yapabilelim.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Ah Hocalarımız Ah!







Az önce, Uğur Meleke'nin Lig Radyo'da yayınlanmakta olan programında Türk futbolu adına dersler çıkarabileceğimiz ufak iki detay çalındı kulağıma. Önce haftanın flaş takımının teknik adamı olarak Ziya Doğan bağlandı yayına. Klasik "bu zafer nasıl kazanıldı" hikayesini anlatarak başladı sözlerine Ziya Hoca. Konunun aslına gelmeden, burada şunu söylemeden geçemeyeceğim. Elbette alt sıralardaki takımların kısıtlı imkanlar ile verdikleri mücadeleyi ben de takdir ediyorum ama haftalık başarıların ardından, sürekli sezonluk kahramanlık hikayeleri yazılması da bizim neden uzun vadeli projeler ve fikirler üretemediğimizi açıklıyor aslında.

Peki gelelim duyduğum o iki detaya. İlki Ziya Hoca'nın maçta yapacağı Erhan Şentürk değişikliğinden neden vazgeçtiği ile ilgili verdiği bilgi oldu. Ziya Doğan haftaiçi yaptığı çalışmaların tamamen kazanmaya yönelik olduğunu anlatırken, Uğur Meleke biraz da kinaye yaparak Erhan Şentürk gibi bir hücumcuyu oyuna alırken neden aniden vazgeçip yerine defansa yönelik bir oyuncu aldığını sordu. Hocanın cevabı ise trajikomikti açıkçası. Meğerse 4.hakem, Erhan'ın parmağındaki yüzük ile sahaya giremeyeceğini söylemiş ve bunun üzerine yüzük çıkarılmaya çalışmış ama başarılamamış. Aslında bu küçücük detay, 10-15 yıl geride kalan saha içinde takı takma saçmalığını bizim hala bazı beyinlerde aşamadığımızı gösteriyor. Sadece Erhan değil, özellikle hazırlık maçlarında buna dikkat etmeyen o kadar oyuncu ve hakem var ki şaşırmamak elde değil. Sporcu sağlığını tehdit etmesi bir yana, çok açık ve net bir kural olduğu halde, futbolcunun bunu hala algılayamayarak belki de maçı kazanmalarına neden olacak bir hamleden hocasını mahrum bırakmasıydı önemli olan. Daha önceki yazılarımda da yeri geldiğinde vurgulamıştım. Maalesef futbolcularımızın birçoğu, küçük ya da büyük, bu tarz profosyonellikle bağdaşmayan hareketleri yapıyorlar. Bu yüzden de yetenekleri doğrultusunda hakettikleri yerlere, bu mental eksikliklerinden dolayı gelemiyorlar. Burada ikinci nokta ise Ziya Doğan'ın bu detayı, iyi niyetle olmasına rağmen, medya ile paylaşması oldu. Biz bunu öğrendiğimiz için bu yorumları yapabiliyoruz ama oyuncusunu medyaya polemik malzemesi yapmış olması da Ziya Doğan adına kanımca iyi bir hareket olmadı.

İkinci detay ise Yılmaz Vural'dan geldi. Milli takımı kendisinin hakettiği yolundaki konuşmalarından arta kalan zamanlarda takım ve futbol ile birkaç sey duyabiliyoruz hocanın ağzından. Haklı olarak bu hafta oynadıkları RTE stadının zemininden şikayet etti. Bu kadar paranın döndüğü bu ligde, hala bu zeminlerde futbol oynamaları ile ilgili serzenişlerinde sonuna kadar haklı Yılmaz Vural. Ancak çözüm için kulüp yöneticileri ile konuşup, tanıdığı bir ziraat mühendisini zemini inceletmek üzere getirtmesini, çözüm adına bir aksiyon olarak göstermesi ise aslında bizim futbolumuz için çözümsüzlüğün tam başlangıcı oluyor. Maalesef bu kadar büyük problemleri, bu kadar küçük sözlerle normalleştirebiliyoruz. Evet, belki o, takımı adına iyi niyetle birşeyler yapmaya çalışıyor ama en azından kendi kulüp yöneticilerini eleştirme olgunluğunu göstermişken bunu sadece bir gün ile bırakmasa ve bu tarz çalışmaların daha uzun vadeli hesaplanması gerektiğini vurgulasa gözümüzdeki sempatisini bir kademe daha arttıracaktı.

Amacım bu iki ufak detaydan büyük büyük anlamlar çıkartıp, söylem ve eylem sahiplerini sopalamak değil tabi. Ancak bu detayları o kadar yaşıyoruz ve o kadar görüyoruz ki, büyük resme baktığımızda, futbol altyapısında ve futbol yöneticiliğinde neden geride kaldığımızın sebeplerinin aslında bu detaylarda gizli olduğunu da biliyoruz.

7 Şubat 2010 Pazar

Inter'in devre arası kapkaçı: Pandev




18 yaşında Ancona'da oynamaya başladığında, Makedonların efsanevi ismi Darko Pançev'in ardından Serie A'ya gelen ikinci Makedon oyuncu oluyordu Goran Pandev. Aslında Pandev'in ilk adresi Inter idi İtalya macerasında. Ancak oynama fırsatı bulamadan önce Ancona'ya, ardından da Stankovic karşılığında Lazio'ya gönderildi. İşte İtalyanlara kendini kabul ettirmesi ise Lazio forması altında oldu. 2005/2006 yılından itibaren düzenli olarak 10 gol barajını geçmesi ile bu zorlu ligin kalburüstü forvetlerinden biri oldu. Bu sezonun başında ise kontratından memnun olmadığı için kulübü ile arasında sorun oldu ve sezon arasında bedavaya, ilk gelişinde bir kez bile formasını giyemediği Inter'e bu kez bir yıldız olarak döndü.

Şu ana kadar Inter'de de çok iyi maçlar çıkardı. Özellikle Eto'o nun Afrika Kupası'nda olmasını iyi değerlendirdi. Hareketli ve agresif oyun yapısı onun en büyük avantajı. Golleri kadar gol bölgelerine yaptığı servislerle de çok etkili olan bir forvet. Belki Eto'o dönünce ilk 11'de başlayamayacak ama Mourinho'ya kendini ciddi şekilde gösterdi. Zaten Portekizli de 3-0 kazandıkları bugünkü Cagliari maçının ardından, maçta bir de gol atan oyuncu için "...Goran Pandev'in takıma yaptığı katkı ortada. Gerçekten iyi bir form grafiği çiziyor. Beni etkilemeyi başardı"
açıklamasını yaptı.

Pandev için bu devre arasının en iyi transferlerinden biri diyebiliriz. Bu transferi bedavaya kapatan Inter için de "devre arasının en acar hırsızı" dersek yanılmayız sanırım. 2-3 sene öncesine kadar oyuncu alıp harcaması ile ünlü Inter'de, artık ne kadar akıllı transferler yapıldığının da bir göstergesi oldu Pandev transferi.