Ne gariptir ki Schuster, takımını oynatmak istediği felsefe ile kaybederken, gelecek planlarında olmayan bir sistem ile oynarken kazanıyor. Bunun en son 2 örneği Gençlerbirliği ve bu akşamki Galatasaray deplasmanlarında alınan galibiyetler olarak gösterilebilir. İçerde oynanan Kasımpaşa ve Konya maçları da kağıt üzerinde kolay gözükürken, oturtulmaya çalışılan sistemde verilen açıklar yüzünden puan kaybedilen maçlar olmuştu.
Olması gereken elbette Schuster'in bu sistemde ısrar etmesi. Ancak bu geçiş döneminde de bazı maçlarda macera aramayıp, ligden kopmamak için felsefesinin dışına çıkmak zorundadır. Aynen bu akşam olduğu gibi. Daha önce de değinmiştim oynanmak istenen oyuna tezat oluşturan faktörlerin neler olduğuna dair. Bunlar aslında sadece bu sistemin değil, saha içindeki herhangi bir sistemin düzenini bozacak kadar büyük açıklar. Bu akşam da skor üstünlüğü Beşiktaş'a erken geçmesine rağmen, ileri bölgede yine pas yapamadı, yine top tutamadı Beşiktaş özellikle ilk yarıda. Yani Galatasaray'ın diri olduğu anlarda Beşiktaş kendi oyununu kabul ettiremedi rakibe. Tabata-Holosko-Nobre 3'lüsü ile bunu becerebilmek çok zor. Çünkü bu oyuncuların doğasında yok pasa dayalı futbol anlayışı. Nobre ikinci yarıda attığı gol ile pozitif bir oyun oynamış gibi gözükse de bunun en büyük sebebi Galatasaray'ın temposunun giderek düşmesi ve Servet'in oyundan alınmasıdır. Özellikle ilk yarıda pas trafiğinin içine girmeye çalışınca Nobre rakip takımın stoperi gibi oynadı. Holosko ve Tabata ise bilindiği gibi sırtı dönük oyunda yoklar. Hiç bir zaman da olmadılar ve bu saatten sonra da olamazlar. Holosko'nun bu akşam iyi gözükmesinin tek sebebi onun futbol oynama becerilerine hitap eden bir anlayış ile sahada olunması idi. Hagi de Holosko'ya iyilik borcu varmış gibi o kanada Ali Turan'ı koyunca maçı çözen en büyük faktör olan erken gol, Holosko'nun 30 metrelik deparı ve akabinde Ali Turan'ın hamle hatası yüzünden geldi.
Beşiktaş'ın bu kadrosu geleceğin kadrosu değildir. Ama bir geçiş dönemi kadrosudur. Guti önümüzdeki sene de burada ve ardından muhtemelen takım elbisesini giyip Madrid'e gidecektir. Bu sistemin de tek işleyen parçası o ve onun pozisyonu şu anda. Şayet Schuster ve felsefesini sahipleniyor ise Beşiktaş yönetimi acilen mantıklı arayışlara başlamalı. Guti burada iken bu oyunun nasıl oynanması gerektiğini anlayacak parçalar bulunmalı. Kadro sıfırlansın, sil baştan yapılsın demek değil bu. Sadece eksik parçalar, doğru ve mantıklı hamleler ile tamamlansın. Elde Cenk gibi bir kaleci var, Ersan gibi hamleli ve topla arası nispeten iyi bir savunma adamı bulunmuş, Necip ve Onur gibi altyapı olarak daha dolu ve işlenmeye müsait iki orta saha oyuncusu, 2-3 sene daha verim alınabilecek Ernst, sezon başındaki görüntüsüne dönmesi ve takımın bir parçası olması durumunda Quaresma ve yine yerli kontejyanı şansı oluşan Bobo var. Eksik parçaların neler olduğuna girmeye gerek yok ama hangi özelliklere sahip olmaları gerektiği biliniyor artık bu 5-6 aylık tecrübe sayesinde. İlk hamle, daha resmi olarak açıklanmasa da Valencia'dan Manuel Fernandes ile geldi gibi gözüküyor. Resmi olarak açıklandıktan sonra ayrı bir yazı ile değineceğim ama olursa 2 sene önceki Ernst etkisini yapacaktır bu takımın orta sahasına. Ve pek tabi ki 24 yaşında olması da uzun vadeli bir projeye doğru bir eklenti olacağını düşündürebilir bize.
Beşiktaş özeline çok girdim maç değerlendirmesinde ancak Beşiktaş'ın bu akşamki oyununun analizi gereksiz olacaktı çünkü bu oyun değil oynanmak istenen. Sadece puan almak için ve mevcut kadrodaki eksikler yüzünden gidilen bir anlayış değişikliği idi gördüklerimiz. Yani haftaya içerdeki Bursa maçında Beşiktaş yine saçma sapan pozisyon hataları yapıp komik goller yiyebilir. Bu akşam kimseyi aldatmasın.
Galatasaray ile devam edelim. Daha önceki maçlardaki gibi Hagi yine tempo yaparak başlamak istedi maça ve doğru da yaptı. El bombası misali Beşiktaş savunmasını hataya zorladı ve kimi zaman da başardılar bunu. Ancak erken gelen gol Beşiktaş'ın o meşhur açıklar veren savunmasını daha da geriye itti ve oyun merkezinin böyle arkaya kayması, normal şartlar altında sürekli pozisyon hatası yapan Hilbert ve İsmail'in ve hatta Toraman'ın işine yaradı. Bildikleri oyunu oynadılar bundan sonra. Hagi de açıkçası Ali Turan takıntısının cezasını çekti bu akşam. Olması gereken düzen ikinci yarıdaki Sabri'nin bekte olduğu düzendi. Belki bu golü bu kadar erken yemeselerdi o tempodan bir gol çıkarıp öne geçebilirlerdi ve oyunun hikayesi bambaşka olurdu. Yine de bu düzende dahi Pino Beşiktaş stoperlerini zorladı ama onun bu dinamik oyunu o boşluklara girmesi gereken adamların olmaması yüzünden verim vermedi. Hem Elano hem Kewell savunmanın içine sızamadılar. Oysa Beşiktaş'ın savunmadaki yumuşak karnı ortası, kenarları değil. İkinci yarı ise doğru bir değişiklik ile başladı Hagi ancak temposu da ilk yarıdaki seviyelere çıkamadı takımının.
Devre arası Hagi'yi de yoğun bir mesai bekleyecek. Öncelikle Misimovic sorununu çözmesi lazım. Eğer bu sorunu Bosnalıyı takımdan göndererek çözecekse bu sefer de kalite sorunu başgösterecek ve mutlak suretle Arda ve Baros'un yanına transferler gerecektir. Ayrıca Elano'nun bu ruh halinde ne kadar yararlı olacağını düşünmeliler. Bu da ayrı bir denklem Hagi için.
Maç öncesi derbinin kalitesi sorgulandı iki takımın da puan cetvelindeki yerleri gösterilerek. Derbiler futbol kaliteleri yüzünden bu kategoriye girmiyorlar elbette. Zaten akıllara kaç tane futbol kalitesi inanılmaz yüksek derbi gelir ki düşününce. Bu takımlar 17. ve 18. olsalar da merak edilen ve heyecanla beklenilen maçlara çıkarlar her zaman. Bu yüzden bu derbinin değil Türkiye'deki genel futbol kalitesine bakmak lazım. Ama yine de Ali Sami Yen son derbi maçında hakettiği gibi uğurlanmadı.
Not: Maç içinde ve sonunda 3 Türkiye resmi vardı akıllarda kalan. Futbolcuya lazer tutan ve bu esnada geviş getirerek gülen tribündeki yaratık, maç sonu hamile eşi ile kameralara "mazlum" şov yapan Galatasaray taraftarı ve yine sökülen koltuklar ama bu sefer Ali Sami Yen hatırası bahanesi ile...Bunlar da futbol kalitesizliğimize saha dışından örnekler.
28 Kasım 2010 Pazar
27 Kasım 2010 Cumartesi
Elano vs. Niang / Hagi vs. Kocaman
Geçen haftaki Kayserispor-Galatasaray maçı ile bu akşam oynanan İBB-Fenerbahçe maçında benzer iki görüntü ama farklı iki reaksiyon gözüme takıldı. Geçen hafta oyunun sonlarına doğru Elano, değişikliğin ardından direk soyunma odasına gitmek istedi ancak menajer Cenk Ergun araya girerek kulübeye gitmesini istedi. Elano ise hasta olduğunu söyleyerek ısrar etmişti içeri girmek için ama nafile...Hagi'nin dediği oldu ve Elano maçı kulübede tamamladı.
Bu hafta ise Niang, Elano'nun başaramadığını Olimpiyat Stadı'nda başardı. Kendisine müdahele etmeye çalışan kimse de yoktu. Gerçi maçın son dakikası idi ancak yine de kural kuraldır denilebilirdi eğer Aykut Kocaman oyuncularına böyle bir dayatma yapmış olsa idi. Alex ise 70'de kenara gelmesine rağmen maçı kulübede izlemeyi tercih etti.
İki farklı uygulama, iki farklı reaksiyon...Sporcu sağlığının önemini göz önüne alarak Hagi'nin koyduğu bu kuralın basit bir disiplin gösterisinden öteye gitmeyen bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Bir hafta önceki Misimovic'in tepkisine karşı alınmış bir önlemdi belki de. Ancak fazla basit ve sığ bir anlayış bana kalırsa. Aynı maçta saha içinde Ayhan ve Hakan Balta birbirlerinin boğazına sarılacak kadar maçın atmosferinden çıkmışlarken, kenarda Elano üzerinden gösteri yapmanın bir anlamı yok. Oyuncunun kendi tercihine bırakılmalı. Hatta bana kalsa zorla soyunma odasına yollarım sağlıkları açısından.
Saha içindeki birliği ve disiplini sağlamak lazım önce. Kenarda 5 kişi oturmuşsun 6 kişi oturmuşsun fazla önemi yok.
Bu hafta ise Niang, Elano'nun başaramadığını Olimpiyat Stadı'nda başardı. Kendisine müdahele etmeye çalışan kimse de yoktu. Gerçi maçın son dakikası idi ancak yine de kural kuraldır denilebilirdi eğer Aykut Kocaman oyuncularına böyle bir dayatma yapmış olsa idi. Alex ise 70'de kenara gelmesine rağmen maçı kulübede izlemeyi tercih etti.
İki farklı uygulama, iki farklı reaksiyon...Sporcu sağlığının önemini göz önüne alarak Hagi'nin koyduğu bu kuralın basit bir disiplin gösterisinden öteye gitmeyen bir anlayış olduğunu düşünüyorum. Bir hafta önceki Misimovic'in tepkisine karşı alınmış bir önlemdi belki de. Ancak fazla basit ve sığ bir anlayış bana kalırsa. Aynı maçta saha içinde Ayhan ve Hakan Balta birbirlerinin boğazına sarılacak kadar maçın atmosferinden çıkmışlarken, kenarda Elano üzerinden gösteri yapmanın bir anlamı yok. Oyuncunun kendi tercihine bırakılmalı. Hatta bana kalsa zorla soyunma odasına yollarım sağlıkları açısından.
Saha içindeki birliği ve disiplini sağlamak lazım önce. Kenarda 5 kişi oturmuşsun 6 kişi oturmuşsun fazla önemi yok.
26 Kasım 2010 Cuma
Sevinme özürlüler 2
Son yazının üstüne cuk diye oturan görüntüler geldi Eskişehir'den. 2-1 kazanılan bir Manisa maçının ardından başkan Halil Ünal'ın, Batuhan'ın iteklemeleri ile soyunma odasına gelmesi ve akabinde yaşanılanlar...Vıcık vıcık, seviyesizliğin son haddinde bir ortam ve bu bağırış çağırışın ortasında kalmış, ne yapacağını şaşırmış olan o kulübün başkanı. Hep alışık olduğumuz Türk sporcusunun prim dilenciliğine de bir kez daha şahit olduk sayelerinde bu akşam. Neresinden tutsanız elinizde kalacak görüntüler. Ayrıca neyin sevinci ki bu, böylesine abarttınız. Bu adamlar sporcu olacak da, topluma örnek olacak da vs. vs...Futbolcusundan, teknik adamına, başkanına kadar sevinmesini dahi bilmiyoruz.
Gole sevinecekken oyuncusunu azarlayan teknik adam bizde, gol attığında sevineceğine rakip tribüne sus işareti yapan topçusu bizde, basit bir galibiyetin ardından takımın havaya girmesini engellemek yerine soyunma odasında amigoluk yapan başkan bizde...Fazla söze hacet yok!
Sevinme özürlüler
Futbolcuların gol sevinçleri ile ilgili bir çok haber, video, belgesel tarzı işler yapılmıştır da şu teknik direktörlerin kenardaki hallerini bir derleyen toplayan çıkmadı bugüne kadar. Hem sevinç hem de üzüntü adına Yılmaz Vural'ın performansına ulaşanı ben görmedim henüz. Gerçi hafta içinde kulübe camını tekmeleyerek kıranını da gördük ilk defa ancak Yılmaz Hoca'nın o duygu seli halinde maçı yaşamasına hiçbiri erişemedi daha.
Bir de klişeleşmiş bir gol sevinci, daha doğrusu gole sevinememe durumu var ki benim asıl değinmek istediğim budur. Türkiye'deki temsilcilerinden Hikmet Karaman ve Ziya Doğan'ın başını çektiği bu ilginç tepkinin ana teması gole sevinmeyip, işini ciddiye alan adam rolüne bürünmektir. Bu teknik adamlar golden sonra abartılı sevinçlere girmezler. Hemen saha içinden bir oyuncu seçerler kurban etmek adına ve onu yanına çağırarak destansı talimatlar yağdırırlar zavallıya. Diğer arkadaşları gol sevinci yaşarken, hatta bazıları iki dakika yatıp dinlenme fırsatını değerlendirirken o ise bitip tükenmek bilmeyen ve benim o kısacık anda neler anlattığını bir türlü çözemediğim bir teknik adamdan talimatlar dinlemek zorundadır. Sahi ne anlatırlar ki o kısacık ve gerilimli anlarda bu kadar önemli?
Bir de klişeleşmiş bir gol sevinci, daha doğrusu gole sevinememe durumu var ki benim asıl değinmek istediğim budur. Türkiye'deki temsilcilerinden Hikmet Karaman ve Ziya Doğan'ın başını çektiği bu ilginç tepkinin ana teması gole sevinmeyip, işini ciddiye alan adam rolüne bürünmektir. Bu teknik adamlar golden sonra abartılı sevinçlere girmezler. Hemen saha içinden bir oyuncu seçerler kurban etmek adına ve onu yanına çağırarak destansı talimatlar yağdırırlar zavallıya. Diğer arkadaşları gol sevinci yaşarken, hatta bazıları iki dakika yatıp dinlenme fırsatını değerlendirirken o ise bitip tükenmek bilmeyen ve benim o kısacık anda neler anlattığını bir türlü çözemediğim bir teknik adamdan talimatlar dinlemek zorundadır. Sahi ne anlatırlar ki o kısacık ve gerilimli anlarda bu kadar önemli?
25 Kasım 2010 Perşembe
Tecrübe, tecrübe, tecrübe...
Bursaspor'un Avrupa macerası hayalkırıklığı ile devam ediyor. Atılan tek gol ve yenilen 15 gol bir yana, sahada bu kadar aciz kalmasını kimse beklemiyordu açıkçası Bursa'nın. Bugün İspanyol gazetelerinde Bursa'nın geçen sene Süper Lig'de nasıl şampiyon olabildiğini sorgulayan başlıklar vardı. Elbette bu 5 maçlık seriye bakınca, dışarıdan bizi izleyen gözlere çok mantıklı gelmiyordur bu takımın yıllar süren saltanatı yıktığına inanmak. Ama İspanyolların sorduğu soruyu kaale alıp, içindeki küçümseyici manayı bir kenara bırakırsak cevabımız dirençli, inatçı bir oyun ve bireysel/takımsal istikrar olarak verebiliriz. İspanyollara İnönü'deki Beşiktaş maçını ve yine içeride kupa rövanşında oynadıkları Fenerbahçe maçının kasetlerini göndersek sanırım onlar da bizim kadar şaşırır bu gece-gündüz kadar farklı oyuna.
Aslında bu tablonun benzerini Sivasspor yaşatmıştı bize Anderlecht karşısındaki oyunu ile. Henüz ön eleme maçı olsa dahi o dirençli ve sert takım yerini dağınık ve yumuşak bir takıma bırakmıştı geçen sene. Bursa'nın da bu sene Avrupa'da düştüğü durumu aynı sıfatlar ile nitelendirebiliriz. Geriye düştüğünde geçen sene İstanbul'da Kadıköy ve İnönü'de gösterdiği inadı ve geri dönüş çabasını Avrupa arenasında gösteremedi. Göstermek bir yana buna çabalamadı dahi. Bunda geçen seneki takım kurgusu ile Ertuğrul Sağlam'ın bu takımı bir adım daha öne götürmek adına bir miktar oynamasının payı var elbette ama Hüseyin yerine neden Insua oynuyor eleştirisini ben asla kabul etmem. Ertuğrul Sağlam da gayet farkında ki sadece kapanarak ve savunma yaparak bu seviyelerde tutunamazsınız. Insua özelinde belki takımına bir fırsat vermek istedi. Savunma yapmak için değil top oynamak için burdayız mesajı! Bu mesaj tutmadı ama bu başarısızlığı sadece bu mentalite değişikliği ile açıklarsak Sağlam'a haksızlık etmiş oluruz. Oyuncular da bireysel performanslarını biraz fazla göz önünde tuttular bu hezimet ile biten maçlarda. Özellikle Volkan ve Sercan'ın bu fırsatları biraz fazla bireyselleştirmesi o bilinen takımdaşlık duygularının arka plana itilmesine sebep oldu. Buna hem TV'de izlediğim maçlarıda hem de yerinde izlediğim içerdeki Manchester maçında oyuncularının vücut dilleri sayesinde tanık oldum. Beklenilen bir tehlike idi Bursa adına ancak ben Ömer gibi, Hüseyin gibi ya da Ali Tandoğan gibi diğer oyuncuların toparlayıcı olacağını düşünmüştüm ama işte tecrübe denilen özellik sadece yaş ile orantılı değil.
Bursaspor dışarda kaybetti ama içeride istikrar ve direncini devam ettiriyor. Yine Sivas örneğinden gidersek bu ağır yenilgilere rağmen takımı toplayabilmesi Ertuğrul Sağlam adına olumlu bir puan ve sadece bu bile istifa söylentilerinin geçtiği bugünlerde onun takımda kalması için yeterli bir sebep. Dün maçın ardından biraz da geçmiş Metalist tecrübesinin verdiği duygular ile ayrılma lafını ima etti hoca ama buna hiç lüzum yok. Bu takım ligin içinde kalacak güce sahip. Bir maç sonra da kabusa dönen bu maceradan kurtulacaklar. Evet Türkiye Bursa yüzünden imaj kaybetti gibi gözükebilir dışarıda ama burada sorgulanması ve yargılanması gereken ilk faktör de Bursaspor takımı ve teknik kadrosu değildir.
Kötü bitse de bu macera da bir tecrübe olacak onlar için. Ve tecrübenin ne demek olduğunu da en iyi onlar anlamış olacak...
24 Kasım 2010 Çarşamba
İhanetin fotoğrafı
Dün akşam oynanan Ajax-Real Madrid maçında, Mesut'un Benzema'ya yaptığı mükemmel asistin ardından hafızalara kazınan diğer resim de bu an oldu. 4-0'lık galibiyet ile bir üst turun garantilenmesinin ardından, Xabi Alonso ve Sergio Ramos sarı kartlarını temizlemek adına son dakikalarda bilerek ikinci sarı karttan kırmızıyı görerek oyun dışında kaldılar. Böylece üst tura sarı kart problemi olmadan başlayacaklar.
Kartları görme biçimleri futbol adına çok şık durmadı sahada. Ramos, serbest atışı geciktirmek için ayağından geleni yaptı desem yanlış olmaz! Alonso da aynı yolu izledi ayakkabasını bağlama numarası çekerek. Sonuçta rakibe zarar veren hareketler değildi bunlar ama sonuç ne olursa olsun o saha içinde oynanan bir oyun ve rakip var. Real Madrid gibi bir takımın bu görüntüleri vermek pahasına bu yola sapmasına lüzum yoktu.
İlginç olan da bu kararın maç oynanırken alınması idi. Yukarıdaki fotoğraf da ihanetin fotoğrafı olarak tarihe geçer sanırım. Mourinho önce Dudek'e, Dudek Casillas'a ve o da saha içine bu mesajı iletti. Aslında bu karar maç öncesi de rahatlıkla alınabilirdi ve biz de bunu saha içinde görmek zorunda kalmazdık. Hani daha profosyonelce ve dikkat çekmeden yapılabilirdi ikinci sarı kartı görme işlemi. Ama onlar bu yolu seçtiler. Dudek de Casillas'ın arkasında yıllardan beri boşuna beklememiş olduğunu gösterdi. Kalecilik yeteneklerini uzun zamandır görmedik ama kulaktan kulağa olayını iyi çözmüş.
Bu kararı alan adam ile yani Mourinho ile uğraşılacaktır yine. Bir taraftan haklı eleştiriler de olacaktır elbette ama Mourinho bu işte. Başarı yolunda kimi değerleri görmezden gelebilen bir karakter. Ancak Real Madrid de sonuç isteyen bir kulüp. Karşılarında ise daha birkaç gün önce rakibini ısırdı diye kendi oyuncusu Suarez'e 2 maç ceza verebilen bir kulüp olan Ajax vardı. Biraz da bu yüzden beyaz daha beyaz, siyah da daha siyah gözüktü gözümüze Amsterdam Arena'da.
23 Kasım 2010 Salı
Deliler koğuşundan ilk firar
Emmanuel Adebayor, Manchester City'nin transfer pazarını birbirine kattığı harekatın ilk hamlelerindendi. Geçen sene takımın ileri uçtaki ilk adamı iken bu sene Mancini'nin rotasyonunda giderek geri plana düşmeye başladı. Manchester United maçında aldığı 1 dakikalık sürenin üstüne son 3 maçta kadroya girmekte dahi zorlandı. Zaten Mancini'nin sistemi de temelde tek santrafor ve iki forvete dayanıyor. İleri uçtaki banko tercihi de Carlos Tevez İtalyan teknik adamın. Sağlıklı olduğu (fiziken ve ruhen) takdirdeTevez her zaman sahada olacaktır, gözüken o. İlginçtir, City'nin hücum silahları isim olarak çok fazla ama hepsi disiplin ve devamlılık yönünden sabıkalı adamlar. Tevez, Santa Cruz, Adebayor, Balotelli ve Jo rotasyonda yer bulan isimler bu sene. Düşünün bu grubun arasında sezon başında Craig Bellamy de vardı. Santa Cruz dışında tüm bu isimlere klinik vakalık olarak bakarsak yanlış olmaz sanırım. Ama Mancini bu tarz oyuncular ile oynamayı seviyor ve yaz döneminde gözünü karartıp Balotelli gibi bir el bombasını bile bu grubun arasına koymakta sakınca görmedi. Velhasıl bu kadar istikrarsız bir hücum hattında dahi Adebayor 3 ya da 4. tercih durumuna düşmüş iken onun City'deki günlerinin sayılı olduğunu tahmin etmek zor değil. Zaten o da kenara itilmeyi kabullenebilecek tipte bir karakter değil. Ön planda olmayı ve yıldız gibi davranılmayı seven, egosu yüksek bir kişilik Adebayor. Bugün, Ocak ayında Juventus'a gideceğini kendi ağzından söylediği iddia edilen haberler vardı. Juventus'un Adebayor'a çok ihtiyacı var burası kesin. Ama o Torino'ya ve İtalya futboluna ne kadar adapte olabilir orası bilinmez.
Sonuç olarak City'nin deliler koğuşuna benzeyen hücum hattından firar edecek Adebayor er ya da geç. Ama gideceği takım Juventus değil de Premier Lig'in başka bir ekibi olursa da hiç şaşırmam doğrusu. John Henry ile kış pazarının en önemli müşterisi olacak Liverpool aday olabilir mi?
Sonuç olarak City'nin deliler koğuşuna benzeyen hücum hattından firar edecek Adebayor er ya da geç. Ama gideceği takım Juventus değil de Premier Lig'in başka bir ekibi olursa da hiç şaşırmam doğrusu. John Henry ile kış pazarının en önemli müşterisi olacak Liverpool aday olabilir mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







.jpg)